Assos Gösteri Sanatları Festivali ve Hüseyin Katırcıoğlu

 

Hüseyin Katırcıoğlu (1953-1999), Assos'un tarihinde meydana gelmiş en güzel olaylardan birinin baş sorumlusuydu. Assos Gösteri Sanatları Festivali, 1995-99 yılları arasında, onun ve arkadaşlarının üstün gayretleri ile gerçekleştirilmiştir. Annesi İngiliz babası Türk olan Katırcıoğlu'nun Assos ile olan ilişkisi ailesinden geliyordu. Katırcıoğulları, Assos'un büyüsüne kapılıp buradan ev almış ilk ailelerden biriydi. Hüseyin Katırcıoğlu, İngiltere'de uzun yıllar yaşamış ve oyunculuk eğitimi almıştır. 1981-89 yılları arasında, İngiltere'de pek çok tiyatro, televizyon ve sinema eserinde oyunculuk ve yönetmenlik yapmıştır. Doksanlı yılların başında, sanat çalışmalarını Türkiye'de sürdürme kararı almış ve dönüşünü takiben, 1991 yılında Ya Da Tiyatro'yu kurmuştur. Bu esnada, yurtdışındaki çeşitli sanat etkinliklerine hem oyuncu hem de yönetmen olarak iştirak etmeyi sürdürmüştür.* Türkiye'ye dönüşü sonrası kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle demektedir:

“...biz de burada doğduk, bir sorumluluğumuz var. Ortamdan şikayet etmenin bir anlamı yok, farklı bir ortam istiyorsan kendin kuracaksın...”**

Özellikle Amerika'daki ünlü deneysel tiyatro kulübü La Mama'da yaptığı çalışmaların devamı olarak, sahne sanatında yeni bir ifade arayışına ihtiyaç olduğunu savunuyordu. “Sanatın dil ve kültür farklılıklarının ortadan kalkması için en iyi araç olduğunu kabul ettiği için, dil kullanılmayan, görsel ağırlıklı, müziğin ve beden dilinin öne çıkarıldığı bir anlatımı tercih etti.”*** Bu ilkelerden yola çıkarak, farklı dilden ve sınıflardan insanların birlikte anlayabileceği, kültürler arası bir tiyatronun hayalini kuruyordu. Yapılan değil “yaşanan” bir tiyatroyu düşlüyordu.****

Geleneksel tiyatronun oldukça kalıplaşmış ve değişmez bir unsuru olan “sahne” tasavvuru da, bu yeni ifade arayışından nasibini almıştır. Fiziki sınırları belirlenmiş bir sahne algısı, yerini sonsuz olasılığa açık, “sanatsal anlatımın var olabildiği her yer, sahnedir” görüşüne bırakmıştır. Katırcıoğlu, tiyatronun, aydın (entelektüel) kesim için bir eğlence aracı hâline gelmesinin, bize uzak öykülerin, tiyatro salonlarının ve sözel ifadeye hapsolmuş oyunculuk tarzının değişmesi gerektiğini düşünüyordu. Tiyatronun, insanın günlük hayatının bir parçası olduğuna inanıyordu. Bu yeni bakış açısına göre sanatçı da kendini yeniden konumlandırmalıydı. Sanatçının toplumdaki işlevini şöyle tarif ediyordu Katırcıoğlu:

Sanat ortamı bir toplumun iç dünyasının yansımasıdır. Eğer bu dünya kendine değişik açılardan bakamıyorsa, düş gücünü kullanarak başka boyutlar yaratmıyorsa, dinamizmini kaybetmiş ise, kendi yarattığı durağan batağın içinde çürümeye mahkûm olur. Bu iç dünyanın sorgulanması, eleştirilmesi, yönlendirilmesi ve değişimin sağlanması sanatçının etkinlik alanına girer.”*

Bu düşüncelerin yansımaları, önce tekil çalışmalarda kendini gösterdi. Sonrasında ise, Assos Gösteri Sanatları Festivali'nde tam anlamı ile bir gerçeklik kazandı. Katırcıoğlu, yerli ve yabancı sanatçıları Assos'a davet ederek başladı işe. Olanaksızlıkların zenginleştirdiği bir festival içeriği hazırlandı. Sanatçılar, festivalin başlamasına üç hafta kala Assos'a geldi. Farklı dil ve disiplinlerden gelen bu insanlar, guruplara ayrılarak yoğun bir yaratım sürecine girdiler. Oyunların konusu, yer tespiti, kostüm ve müziklerin oluşturulması ile ilgili tüm süreç, bu üç hafta içerisinde gerçekleştirildi. Her aşamada yerel halk işin içine dahil edilmekteydi. Kimi ulaşımdan sorumlu oldu, kimi kostümlerin hazırlanmasına yardım etti. Yerli halktan çocuklar, genç yaşlı erkekler ve hatta zor da olsa kadınlar, sadece işin mutfak kısmında değil, oyuncu olarak da görev aldılar. Gösterilerde sözel anlatım çok azdı; ama ses, mimik, jest ve dans, aktarılmak istenen düşünceyi ziyadesiyle ulaştırıyordu. Mekân seçenekleri ise oldukça genişti. Diyebiliriz ki, Assos'un tamamı, koca bir sahne hâline gelmişti. Köy meydanından, evlerin çatısına, tarlanın ortasından, antik yapılardan birinin köşesine veya Tuzla Çayı üzerindeki Osmanlı köprüsüne kadar ne varsa bu yerleşimin bağrında, Assos hazırdı sanat için sunmaya.

Festival başladığında, Assos'un bir tiyatro sahnesine dönüştüğünü hissetmeniz için, orada olmanız yeterliydi. Festival öncesi hazırlıklara şahit olabilir, sanatçılar ile bir barda veya denizde sohbet edebilirdiniz. Gösteri bitiminde oyuncularla birlikte Assos'un taş döşeli yollarında yürüyebilir, kıskançlıkla bu tarafa bakan Midilli Adası'nı seyrederdiniz. Asıl önemli olan ise, bu süre boyunca, sanatın hayatın içerisine karıştığını duyumsamak ve o ortam içerisinde nefes almanın keyfini yaşamaktı. Ancak kuru sözcükler ile tasvir edebildiğimiz bu ilham verici atmosfer, daha önce vurgusunu yaptığımız, Helen kentinin felsefe ile olan ilişkisini kavramak için iyi bir örnektir. Antik bir kentin içinde felsefenin nerede ve nasıl yapıldığını tam olarak göstermek mümkün değildir. Felsefeyi kentin içinde takip edecek olsak, kendimizi agoranın veya bir sundurmanın köşesinde, bazen bir incir ağacının altında veya gimnazyonda gençlerin arasında bulabilirdik; çünkü yeri zamanı yoktu, kent ve insanın iç içe geçtiği her yerde, felsefe de yerini alıyordu. Betimlemeye çalıştığımız konu, bir fiziki çevre ve onun içinde olanlar üzerine yoğunlaşan hissiyat ile ilgilidir. Ne gösterilere katılmaya ne de felsefe yapmaya hâliniz olmayabilirdi, olan bitenin içerisinde doğrudan yer almayabilirdiniz; ama havadaki farklılığı iliklerinize kadar hissederdiniz. Şu bir gerçek, siz büyük bir umursamazlık ile olup bitenlerden uzak durmaya çalışsanız bile, felsefe ve sanatın etrafınızda yarattığı etkiden kurtulamazsınız. İstediğiniz kadar edilgin davranın, bu ortam size dokunur, dönüştürür. İşte felsefenin bir yaşam biçimi ve temel ülkü olarak görüldüğü Helen kentinde, ortam tam da bu niteliğe sahipti. Assos Gösteri Sanatları Festivali, çok eskilerde kalmış bu duyguları, kısa süreliğine de olsa, tekrar kentin üzerine yağdırmıştır.

Maalesef bu değerli etkinlik ancak dört yıl sürdü. Hüseyin Katırcıoğlu'nun beklenmeyen ölümü, festivalin de sonunu getirdi. Festivalin fikir babası ve emekçisi olarak verdiği katkının yerini doldurmak elbette mümkün değildi. Üzerinden on beş yıl geçmesine rağmen, ne yazık ki aynı düzeyde bir organizasyon gerçekleştirilemedi. Bu olumsuz tablo, yapılan işlerin kıymetini bize daha iyi göstermektedir.

Hüseyin Katırcıoğlu, İstanbul Kasımpaşa'da satın aldığı eski un fabrikasını, gösteri sanatları için bir merkez hâline getirmeyi düşlüyordu. Tadilat geçirmekte olan fabrikanın çatısından düşerek, aramızdan ayrıldı. Umarız, onun donanım ve tutkusuna sahip insanlar ileride bayrağı bir şekilde devralırlar. Hipokrates'in hekimlik sanatı için sarfettiği ünlü söz, her şeyi özetlemektedir:

Sanat uzun, hayat kısadır...”* (ars longa vita brevis)

Bugün belki Katırcıoğlu'nun bir heykeli yok Assos'ta; ama limana doğru inen yolu takip ederseniz, tiyatroyu geçtikten sonra karşınızda Assos kazı evi belirir; o sırada sol tarafınızda yolun hemen aşağısında bir fidanlık göreceksiniz; orası ona aittir. Fidanlık uçurumun kenarında, denize doğru uzanır. Bir adım fazla atsanız havalanacakmış gibi olursunuz. Deniz ayaklarınızın altında, Lesbos önünüzde eğilmektedir. Katırcıoğlu'nu gayet iyi ifade etmektedir bu fidanlık; köklerini Assos'un toprağından alan ve sonsuz maviliklere uzanan bir mekândır burası.