Assos'taki Kazı ve Onarım Çalışmaları
Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu başkanlığındaki kazılar, ilk yıllarından itibaren, koruma ve onarım uygulamaları ile birlikte sürdürülmüştür. Ayrıca, yine başlangıcından beridir, Türkiye'deki dönemin diğer kazı çalışmalarına (yerli ve yabancı) kıyasla, yıl içerisinde çok daha uzun süre çalışılmış ve bu konuda mevcut ölçütlerin üstüne çıkılmıştır.* Ören yerinde, ünlü Athena tapınağının yeniden ayağa kaldırılmasına yönelik çalışmalar başlamıştır. Athena Tapınağı, mimarlık tarihi açısından oldukça önemli bir yapıdır. Anadolu'daki “ilk ve tek” Arkayik Çağ Dor tapınağıdır. Eseri özgün kılan diğer bir özellik, kabartmalı firiz ve süslemeleriyle kuvvetli bir İyon etkisi taşımasıdır. Anadolu kıyılarında ortaya çıkan karmaşık ve üretken iklimin iyi bir göstergesidir. Pek çok parçası yurtdışına götürülen tapınağın, bulunduğu yer, kazı ve onarım çalışmaları başlamadan önce boş bir düzlükten ibaretti. Daha ilk yıllarda (seksenli yıllar), el yapımı, ilkel üç ayaklı vinç sistemi ile birkaç sütun ayağa kaldırıldı. Daha önceki kazılarda saptanmamış, tapınağa ait önemli bazı mimari öğeler keşfedildi. Tapınakta uygulanan kısmi restorasyon sayesinde, alanı gezen ziyaretçilere, bir mekân duygusu yaşatmak mümkün olmuştur. Ayağa kaldırılan sütunlar, Assos'un simgesi hâline gelmiş, onunla özdeşleşen bir anlam kazanmıştır. Bu noktada bir parantez açıp, tapınağın restorasyonu ile ilgili bazı konuları aydınlatmak yerinde olacaktır.
Athena Tapınağı Restorasyonu ve Son Güncel Gelişmeler
Doksanlı yılların başında, ülkemizdeki kazı ve koruma çalışmaları açısından bir ilk gerçekleşti. Assos Athena Tapınağı'nın önyüzü, birebir ölçülerde kopyalanıp ayağa kaldırıldı. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden öğrenci ve öğretim üyelerinin katkıları ile sütun başlıkları, arşitrav ve tamburların polyester malzemeden kalıpları çıkarıldı.** Sütun parçalarındaki kırık yivler tamamlama çalışması ile düzeltilmiş, daha sonra da bu tamburların kalıpları alınmıştır. Böylece, tapınağın ön cephesini oluşturan bütün mimari parçaların kopyalarını yapmak mümkün hâle gelmiştir. Serdaroğlu'nun Assos kitabının ön kapağında yer alan fotoğrafta bazı sütun tamburları üzerinde beyaz kısımlar göze çarpar. Bu beyazlıklar, kalıp almak maksadı ile özgün sütun tamburları üzerindeki kırık yerlerin alçı ile tamamlanması işleminden kalmıştır. Daha sonraki yıllarda özgün tamburların kırık yerlerindeki alçılar sökülüp parçalar temizlenmiştir. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde (Assos Salonu'nda), eski eser olmamasına rağmen büyük ilgi çeken, Assos Athena Tapınağı'nın birebir boyuttaki ön cephesini görebilirsiniz. Müzeyi ziyaret edenler, mimarlık tarihi açısından oldukça önemli bu tapınağın antik dönem insanı üzerinde nasıl bir etki yarattığını (en azından bir cephesi ile ve özgün yerinde olmamasına rağmen) bizzat deneyimlemektedir. Bir maket veya herhangi görsel malzeme ile aktarmanın çok güç olduğu mimari duygu, ancak bu tür yeniden inşa uygulamaları ile tekrar yaratılabilir. Belirtmek gerekir ki, söz konusu ayrıcalık çok az antik yapıya nasip olmuştur. Tapınağın ön cephesinin yeniden inşa edilmesi, Serdaroğlu'nun bu alanda ortaya koyduğu öncü çalışmalardan biridir.
Assos Athena Tapınağı'nın özgün sütun tamburlarından alınan kalıplar, daha sonraki restorasyon çalışmalarında da kullanılmıştır. Böylece, tapınağın günümüze kalan mimari öğelerine en yakın şekle sahip örnekler elde edilmiştir. Yeni parçaların yapımında “yapay taş” tekniği uygulanmış, doğal Assos taşına benzeyen bir karışımla, yeni sütun tamburları üretilmiştir. Yapının özgün parçaları ve sonradan üretilen yapay taşlar ile beraber ayağa kaldırılan ve Assos'un simgesi hâline gelen tapınak sütunları bu şekilde ortaya çıkmıştır.
Restorasyonda yapay taş tekniği uzun zamandır uygulanmaktadır. Antik yapıların doğal taş malzeme ile tümlenmesi, hem maliyet hem de teknik bazı sorunlar nedeniyle her zaman elverişli bir tercih değildir. Kazı bilim geleneğimiz, mimari anlamda koruma çalışmaları ile nispeten yeni tanıştığı için, doğal malzemenin “en iyi” seçenek olduğuna yönelik basmakalıp bir anlayış söz konusudur. Oysa yalnız saydığımız nedenler yüzünden değil, restore edilecek yapıyı daha iyi anlamak için de, yapay taş tekniği oldukça yararlıdır. Bu görüşümüzü daha sonra bir örnek ile açıklayacağız.
Yapay taşın bünyesine, doğal malzemenin sahip olmadığı yararlı bazı özellikler katılabilir (su geçirmezlik, ısı farklılıklarına direnç, dayanıklılık vs. gibi). Bu şekilde üretilmiş bir taşın, yapı tekniği açısından çok daha elverişli olduğu açıktır. Ayrıca, örneğin iki yapay taş, çok çeşitli yöntemler ile birbirine kenetlenebilir ki doğal taş kullanıldığında bunu ancak sınırlı şekilde yapabiliriz. Eğer yapıda zorunlu olarak (ya da tercihen) yeni malzeme veya yapı tekniği kullanılacak ise (çelik taşıyıcılar gibi), yapay taş ile uyum her zaman daha yüksek olacaktır. En basit şekilde açıklarsak, taşıma sistemi yapay taşın içine yerleştirilebilir, ama doğal malzemede bunu yapmanın olanağı yoktur. Üstelik, yapay taşın tüm bu olumlu özellikleri, ocaktan çıkarılan, taşıması yapılmış ve işlenmiş doğal taşa göre çok daha düşük bir maliyet ile elde edilmektedir.
Yapay taşın dokusunu istediğimiz şekilde belirleyebildiğimiz için, yapının estetik bütünlüğünü koruyan bir görünüm kazandırabiliriz. İstenildiği takdirde, yapay taşı doğal taştan ayırt etmek laboratuvar ortamında bile mümkün olmaz. Bu konudaki çarpıcı bir tespit, kimya mühendisi Davidovits'in Mısır piramitleri ile ilgili ortaya attığı tezdir.* Davidovits, piramitlerin dış yüzeyinin kaplandığı büyük ve düzgün taşların (kireç taşı), Mısırlılar tarafından yapay olarak imal edildiğini ileri sürmektedir. Bu tezin, tarihi gerçekler ile ne ölçüde örtüştüğü bir yana bırakılacak olursa, düşüncesini ispatlamak için kullandığı gerekçeler (ve deneyler), yapay ve doğal taşı birbirinden ayırt etmenin ne kadar zor olduğunu açıkça göstermektedir. Restorasyonda yapay taş malzemenin kullanılması ile ilgili en bilinen örneklerden biri, Atina'daki ünlü Parthenon Tapınağı'dır.**Yapının bazı mimari öğeleri bu yöntemle tamamlanmıştır. Ülkemizde yabancılar tarafından gerçekleştirilen ender restorasyon uygulamalarından biri olan Efes'teki Kelsos Kütüphanesi'nin kimi parçalarında yine aynı işlem gerçekleştirilmiştir. Yabancı meslektaşlarımızın çalıştığı bir diğer önemli kent olan Pergamon'da da (Bergama) söz konusu yöntemin örnekleri bulunmaktadır.
“Yapay taş” kavramının kapsama alanı hayli geniş. Doğal bir taşın yapısal özelliklerine benzeyen ve insan eli ile üretilmiş her malzemeyi bu kavram içine sokabiliriz. Çok çeşitli yapay taşlar mevcuttur. Uzay mekiklerinde kullanılan seramik kaplamalardan tutun, en popüler inşaat malzemeleri olan tuğla ve betona kadar farklı yöntemler ile oluşturulan pek çok “yapay taş” bulunmaktadır. Kilden yapılan ilk yapay taş, günümüzden yaklaşık on bin yıl önce Mezopotamya'da ortaya çıktığına göre, bu yöntemin medeniyet kadar eski olduğunu belirtmeliyiz.
Serdaroğlu'nun Assos'ta yürüttüğü restorasyon uygulamalarında, özellikle tapınak ve tiyatro yapılarındaki tümlemelerde, yapay taş malzeme kullanılmıştır. Bu yapay taşın içeriğinde, portland çimento, doğal Assos taşı parçaları ve demir oksit gibi bileşenler bulunur. Çok sayıda denemeden sonra hem Assos taşına benzeyen ama aynı zamanda koruma anlayışına uygun şekilde, farklı dokuya sahip bir yapay taş elde edilmiştir. Esere sonradan eklenen bölümlerin, özgün malzemeden ayırt edilebilir olması restorasyonda genel bir ilkedir. Bu nedenle, Assos taşının tıpatıp aynısının yapılması amaçlanmamıştır. Yapay taşın oluşturulması ile, ören yerinde tümleme çalışmaları gerçekleştirmek için gerekli ana malzeme, hazır duruma getirilmiştir. Hem işlevsel hem de maliyeti düşük bu yöntem sayesinde, seksenlerden bu yana -kazı bütçesinin elverdiğince- bir kent kazısı için gerekli restorasyonları yapmak mümkün olmuştur.
Koruma bilincinin ülkemizde henüz emekleme dönemini yaşıyor olması, konuyla ilgili mesnetsiz bazı algıların doğmasına meydan vermektedir. Restorasyonun büyük bir bütçe olmadan yapılamayacağı, bunların başında gelir. Elbette, restorasyon, maliyeti yüksek “olabilen” bir bilim dalıdır. Diğer taraftan, maliyetin yüksek olması, uygulamanın “bilimsel” olacağını garanti etmez. İyi bir restorasyonu belirleyen, harcanan bütçe dışında, çok başka ölçütler bulunmaktadır. Maalesef ülkemizde, koruma çalışmalarının gerektirdiği “hassasiyetin”, rant elde etmek için bahane edildiğini görüyoruz. Çeşitli restorasyon uygulamaları, devlet tarafından büyük bütçelere ihale edilmekte ama maliyetin ayrıntılı bir dökümü hiçbir zaman rapor edilmemekte ve denetlenmemektedir. Sonuç olarak, iki belirgin eğilimin ortaya çıktığına şahit oluyoruz. Bunlardan ilki, koruma yapmaya hevesli ama bu alanın mahiyeti konusunda bilgi sahibi olmayanları içeriyor. Restorasyonun pahalı bir iş olduğunun farkında oldukları kesindir. Ne kadar büyük harcama yapılırsa, o kadar iyi ve kaliteli bir iş yapıldığına sorgusuz inanırlar. Diğer eğilim ise en hoş olmayanı. Restorasyonu, ülkemizin parlayan yıldızı olan inşaat sektörünün bir yan gelir kapısı olarak gören bazı şirketler, devlet kurumlarının da teşviki ile, şişirilmiş bütçeler eşliğinde bu alanda boy göstermektedir. Bu iki eğilim de, restorasyonda asıl takip edilmesi gereken ilkeleri, kazanç telaşı yüzünden gölgelemekte, olan yine kültürel mirasa olmaktadır.
Serdaroğlu'nun Assos'ta yirmi beş yıl boyunca uyguladığı restorasyon sistemi, özellikle çok fazla tahrip olmuş ören yerleri için geliştirilmiştir. Mevcut koşullara en uygun malzeme ve tekniklerin seçilmesi ile maliyet olabildiğince düşürülmüş, bununla birlikte, bir restorasyon çalışmasından beklenen temel hedeflere ulaşılmıştır. Bu yönüyle, özellikle arkeolojik değerdeki yerleşim ve eserlerin korunmasına yönelik olarak, iyi incelenmesi gereken bir model oluşturur.
Serdaroğlu'nun 2005 yılında vefat etmesi ile, Assos'ta farklı bir seyir izlenmeye başlandı. Kazının yeni başkanı, Serdaroğlu'nun uyguladığı restorasyon sistemini sürdürmeyeceğini açıkladı. Bu kararı mazur görmek mümkün, ancak Serdaroğlu gibi ömrünün yaklaşık elli yılını restorasyon konusunda kafa yorarak ve sayısız uygulama gerçekleştirerek geçirmiş birini eleştirmek için, konuyla ilgili en azından asgari düzeyde bir birikime sahip olmak gerekir. Aksi durumda, hatırlatmak isteriz ki, kulaktan duyma bilgiler ile bilimsel konularda yorum yapmak, kendini rezil etmenin en kestirme yollarından biridir. Diğer taraftan, olayın boyutları yurtdışına da taşmıştır. Amerika Arkeoloji Enstitüsü, Serdaroğlu'nun ardından Assos'a tekrar gelebilmek için büyük bir fırsat görmüş olmalı ki yeni kazı başkanı ile işbirliği yapma kararı alır. Enstitü'nün üyelerini ve yönetim kadrosundaki kişileri tenzih etmek ile birlikte, kuruma bağlı bazı kişilerin konuyla ilgili gösterdiği yaklaşım, saygınlıktan uzak bir nitelikte olmuştur. Enstitü'nün çıkardığı dergide editörlük yapan bir kişinin kaleme aldığı yazı* Assos'a tekrar dönmenin bazı Amerikalıların gözünde ne denli ihtiras konusu olduğunu alenen göstermektedir. Yüzyıldan fazla bir zaman boyunca uğramadıkları Assos ile ilgili hissiyatları elbette onları bağlar; ama Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen çalışmaları küçük görme hakkına sahip olmadıkları kesindir.
Bahsi geçen Amerikalılar ve maalesef onlara çanak tutan bazı Türk meslektaşlarımız bilmelidir ki, Assos'un tarihi boyunca başına gelmiş en büyük tahribat, Amerikan kazısı sayesinde olmuştur. Bu açıdan, konuyla ilgili en son yorum yapması gerekenler de onlardır. Amerikan kazıları neticesinde, antik kentin kültür tabakaları önemli oranda zarar görmüştür. Kentin hoyratça kazılması ve çıkan toprağın tahliye edilmemesi nedeniyle bu sonuç yaşanmıştır. Ayrıca ve daha önemlisi, pek çok yapı, toprağın koruyucu özelliğinden arındırıldığı için, doğa ve insan tahribatına açık hâle getirilmiştir. Assos'un 19. yüzyılın sonlarından itibaren taş ocağı olarak kullanılmasının başlıca nedeni, Amerikalıların yaptığı kazının, toprak altındaki kullanmaya elverişli yapı malzemelerini açığa çıkarmasıdır. Anadolu özelinde, en az yüzyıllık tecrübemiz gösteriyor ki, yabancıların (ve kendi ülkesine yabancılaşanların) sıkça dile getirdiği “biz kazıp çıkarmasak yok olacaklardı” tezi doğru değildir. Bugün ülkemizde pek çok çağdaş yerleşim yerinin yakınında antik kentler olmasına rağmen, toprak altında kalmış bölümlerin gayet iyi korunduğunu, sayısız örnekten biliyoruz. Dolayısıyla, Amerikalılar Assos'a lütufta bulunmamış, tam tersine, büyük çapta bir yok oluşun (elbette kazıyı yapanlar bunu amaçlamamıştı) önünü açmışlardır. Samimi şekilde inanıyoruz ki, eğer Amerikan kazıları olmasaydı, hem bu topraklara ait eserler yurt dışına gitmeyecek, hem de kentin önemli yapıları günümüze çok daha sağlam bir şekilde ulaşabilecekti.
En iyisi şimdi, Serdaroğlu'nun koruma çalışmalarına getirilen harcıalem eleştirilere değinerek, hem Assos'ta yapılanlara açıklık getirelim hem de konu hakkında bilgi sahibi olması gereken bazı meslektaşlarımıza yardımcı olalım.
Serdaroğlu'nun vefatından sonra, tapınak sütunlarının yapay taştan olan kısımları, doğal taş malzeme ile değiştirilmiştir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu süreç boyunca, Assos kazısındaki restorasyon faaliyetleri ile ilgili alınan kararlar, bilimsel olmaktan çok, Serdaroğlu'nu yok sayma gayesi taşıyor gibi durmaktadır. Yeni kazı başkanının tapınak restorasyonundaki değişiklikler için sarf ettiği gerekçeler bunun en açık göstergesidir. Athena Tapınağı'nda yapay taş ve özgün tamburlar kullanılarak ayağa kaldırılan sütunların yapısal olarak bozulmaya başladığı, kullanılan metal aksamın paslanma olasılığı olduğu ileri sürülmüştür. Velakin bunların hiçbiri doğru değildir. Sütunları değiştirirken, kendilerinin de gördüğü gibi, yapay taştan imal edilmiş sütun tamburları gayet sağlam ve daha uzun yıllar vazifelerini yapabilecek durumdaydılar. Bu nedenle, ortada zorunlu nedenler ile yapılmış bir değişiklikten ziyade, başka bazı güdülerin söz konusu olduğu hissedilmektedir.
Athena Tapınağı ile ilgili, 2005 yılından sonra alınan kararların koruma bakışı açısından tutarsız olduğu rahatlıkla söylenebilir. Şöyle ki: Serdaroğlu, Athena Tapınağı'nda, eldeki olanakların kısıtlı olması nedeniyle ancak “kısmi” restorasyon uygulamıştır. Bu tür bir uygulamada, eserin tamamının yeniden inşası yerine, yapının gözlemci tarafından anlaşılmasına yetecek düzeyde müdahale yapılmaktadır. Kısmi restorasyonun bir faydası, zaman içinde olanaklar arttıkça, eserin daha çok bölümünü tamamlama fırsatının olmasıdır. Yeni ekip başkanı da aynı yönde ilerlemiş ve tapınakta kısmi restorasyon yapacaklarını belirtmiştir. Bununla birlikte, eğer eser ile ilgili daha önce yapılmış bir yeniden inşa çalışması mevcutsa, konunun daha hassas ele alınması gerekir. Eserin tamamını kapsayan bir çalışma yapılmayacak ise evvelki uygulama ile birleştirerek restorasyonu sürdürmek tutarlı olacaktır. Böylece daha fazla mimari öğe ortaya çıkacağı için, yapının görsel anlamı da artacaktır. Peki Athena Tapınağı'nda öyle mi yapılmıştır? Hayır. Tam tersine, 2005'ten itibaren yürütülen çalışmalar, eski uygulamaların değiştirilmesinden ibarettir. Serdaroğlu, tapınağa ait 5 sütunu ayağa kaldırmıştı. Yeni çalışmalar ile bu sütunlardaki yapay taşlar değiştirilmiş ve fazladan “bir” sütun dikilmiştir. Bugün için tapınakta 6 sütun ayaktadır ve açıklandığına göre çalışmalar bu düzeyde bırakılacaktır. Oysa Serdaroğlu'nun diktiği sütunların yanına 6 tane daha eklenmiş olsaydı, tapınağı çevreleyen toplam 34 sütunun 11'i özgün konumlarına kavuşacaktı. Bu durum, özgün sütunların üçte birinin yeniden inşa edilmesi anlamına gelecekti ki, tartışmasız, görsel anlamda yapının çok daha etkileyici bir kimliğe kavuşması mümkün olabilirdi. Maalesef böyle yapılmamış, sadece Serdaroğlu'nun kullandığı yapay taşların değiştirilmesi ile yetinilmiştir.
Ayrıca, anlaşıldığı kadarı ile, 2005 yılından sonraki çalışmalarda ayağa kaldırılan sütun tamburlarında (özellikle yeni yontulan tamburlarda) “zıvana” kullanılmamıştır. Athena Tapınağı'nın inşasında tamburları birbirine bağlamak için metal çubukların kullanıldığını biliyoruz.* Antik dönemde, üst üste konan sütun parçalarının hareket etmesini önlemek ve yatay sallantılarda direnç yaratabilmek adına, her tamburun diğerine temas ettiği yüzeyin merkez noktasına bir girinti açılır, içine konan tahta veya metal çubuk ile mimari ögeler birbirine geçirilirdi. Assos Athena Tapınağı'nın özgün sütun tamburları üzerindeki zıvana delikleri bugün de görülebilir. Oysa yeni yontulan tamburlar ve diğer özgün parçalar, yeni restorasyonda hiçbir bağlantı kullanılmadan üst üste konmuştur. Mimari parçaları birbirine bağlamak önemlidir; çünkü bölge deprem kuşağında yer almaktadır ve Assos'taki kalıntılardan biliyoruz ki (örneğin tiyatroda) sarsıntıların yapılar üzerinde ciddi etkileri olmuştur.** Tamburların birbirine bağlanması, şiddetli bir sarsıntıda, sütun parçalarının dağılarak savrulmasını önlemek için hayati işleve sahiptir. Yine kalıntılar gösteriyor ki olasılıkla depremin etkisi ile Athena Tapınağı'na ait bazı parçalar yamaçtan düşerek aşağılara yuvarlanmıştır. Restorasyon uygulamasında yapının bu denli zayıf bırakılması, olası bir doğal afette, yaralanma ve hatta can kayıplarına neden olabilir.
Serdaroğlu'nun uyguladığı yapay taş tekniği ise, tapınağı inşa eden eski ustaların kullandığı zıvana sistemine göre daha güvenli bir bağlantı şekli yaratmaktadır. Doğal olarak, yapay tamburların iç kısmına müdahale etmenin kolaylığı, bu imkânı sağlamıştır. Restorasyon ilkelerinin bir gereği olarak, bu gibi ayrıntılara önem verilmesi zorunludur. Koruma uygulamalarında, çevre ve yapı güvenliğinin hesap edilmesi her zaman için elzem bir konudur.
Netice itibari ile Assos kazısının yaklaşık üç-dört sezonluk bütçesine denk harcama yapılıp, bu kadar “yavan” bir restorasyon politikasının izlenmiş olması üzücüdür. Üstelik, mesele yalnızca kaç sütunun ayakta olduğu ile ilgili de değildir.
Bir mimarlık yapıtının hikâyesi, yapı harabeye döndüğü zaman sona ermez. Tam tersine, ister çıplak temelleri ile kalmış olsun isterse taşları başka bir yapıya hayat versin, o eserin tarihi yazılmaya devam eder. Bu süreç boyunca yapıya yeni ekler veya işlevler kazandırılmış olabilir. Kuşkusuz restorasyon sırasında bu özelliklerin korunmasına özen gösterilmelidir. Aynı şekilde, yapının görmüş olduğu restorasyon da onun tarihinin bir parçası hâline gelir ve mümkün olduğunca korunmalıdır. Yapıyı tümüyle ve çok farklı bir teknik ile yeniden restore etmiyorsanız, eserin daha önce geçirdiği evreleri (örneğin önceki restorasyon uygulamalarını) aynen veya kısmen korumanız, işin felsefesi gereğidir. Belli durumlarda elbette bu kurala uyulmayabilir. Yapının daha önce geçirdiği onarımda kullanılan malzeme ömrünü tamamlamış veya tarihsel bir hata (örneğin yapının özgün mimarisinde olması gereken bir kaide unutulmuştur veya yapı hakkında yeni bilgiler keşfedilmiştir) yapılmış ise, eski uygulamada değişikliğe gidilebilir. Yapının daha önce bilinmeyen parçaları sonradan bulunabilir ve yapıya eklenmek istenebilir. Ayrıca eğer eski yapılan çalışmada kullanılan malzemenin özgün parçalara zarar verdiği görüldüyse kaldırma/değiştirme işlemi takip edilebilir. Assos Athena Tapınağı'nda ise, bu istisnaların hiçbiri tam olarak yaşanmamıştır. Serdaroğlu'nun gerçekleştirdiği restorasyonlarda tarihsel hata olmadığı gibi özgün parçaların 20 yıllık zaman diliminde yapay malzeme ile temasından kaynaklı herhangi bir bozulmaya maruz kaldığı gözlenmemiştir. Yapay taş malzemenin yüzeyinde çevre şartlarının etkisi ile oluşan kısmi bozulmaların taşın mukavetine etkisi yoktur. O nedenle yapay taş ve özgün parçalar kullanılarak ayağa kaldırılan sütunların “ömrünü tamamlaması” da söz konusu değildi. Dolayısı ile Serdaroğlu'nun yaptığı restorasyon uygulamaları değiştirildiğinde, başarılan tek şey, yapıya ait tarihin bir parçasını yok etmek olmuştur. Koruma amacıyla yok etmek veya kaş yapayım derken göz çıkarmak, üzerinde fazla düşünmeden yapılan her işin kaçınılmaz sonucudur. Nesnel ve yapıcı bir değerlendirme ile konu ele alınmış olsaydı, bugün Athena Tapınağı'ndaki estetik değerlerin çok daha “etkileyici ve anlaşılır” hâle getirildiği bir mekân yaratılmış olacaktı. Eşine az rastlanır bir biçimde, yapının geçirdiği restorasyon evreleri çıplak gözle takip edilebilirdi. Aynı zamanda hangi uygulamanın ne derece farklı ve “iyi” olduğunu dileyen herkes yakından inceleme fırsatı bulacaktı. Ne yazık ki böyle olması istenmemiş veya en acıklısı, akla bile gelmemiştir.
Rastlantısal olayların bir sonucu olarak devir alınan bir antik şehir kazısının yıllar boyunca binbir emekle gerçekleştirilen uygulamalarını apar topar değiştirmeye girişmeden önce, kendini bunu yapacak kadar ehliyetli görenlerin elbette yanıtlaması icab eden bazı sorular ve üzerinde düşünmeleri gereken birtakım konular bulunmaktadır. Eğitici olması dileğiyle bazılarını burada dile getirmek isteriz.
Girit adasında yer alan Kunosos sarayının restorasyonunu yüzyıl önce dönemin kazılarından elde edilen bilgilere ve büyük ölçüde hayal gücüne dayanarak gerçekleştiren Artur İvıns'ın yaptıkları, bugün hâlâ ören yerinde duruyor. Çağdaş restorasyon ilkeleri bakımından oldukça geri kalmış bu uygulama neden bugüne kadar kaldırılmamış yahut düzeltilmemiş olabilir? Neden her yıl milyonlarca insan ören yerini ziyaret etmekteye devam etmekte ve bir asır önceki çalışmaları eleştirip kötülemeye kalkışmamaktadır?
Bir başka örnek verelim. Sergilenen eserlerin çoğunun Anadolu'dan ve dönemin Devleti Aliyye sınırları içinden toplanıp götürüldüğü, Almanya'da yaklaşık yüz yıldır en çok ziyaretçiyi toplayan (ve en fazla gelir bırakan) bir müzeyi ele alalım. Pergamon Müzesi'nde sergilenen eserlerin büyük bir bölümü yeniden inşa yöntemi ile bir araya getirilmiş mimari parçalardır. Bunlar arasında Pergamon Sunağı (Altar), Miletos Çarşı Kapısı, İştar Kapısı başlıca eserlerdir. Almanlar her ne kadar yaptıkları kazılardan elde ettikleri sergilemeye değer eserleri ülkelerine götürme konusunda ustalık göstermiş olsa da, Pergamon Müzesi'ndeki kalıcı sunumların bilimsel anlamda “gerçekliği” soru işaretleri ile doludur. Pergamon Sunağı ki müze içerisinde eserin batı cephesi tamamen ayağa kaldırılmış olarak sergilenmektedir; neredeyse %90 oranında yeni malzemeden yapılmıştır. Vahim olan ise varsayıma dayalı (haddinden fazla) olarak inşa edilmiş bir yapı olmasıdır. Sergilenen sunak üzerinde özgün olan parçaların çoğu kabartmalardan (Olimpiya tanrılarının devler ile savaşı ve Herakles'in oğlu Telefos'un betimlemeleri) ibarettir ve Bergama'daki Alman kazıları sırasında bulunup götürülmüşlerdir. Pergamon Sunağı'nın özellikle üst yapısı ile ilgili kazılardan yeterli bilgi sağlanamamıştır dolayısı ile yeniden inşa edilmesi büyük ölçüde yoruma dayalı olup, bilimsel ve etik açıdan restorasyon ölçütlerine uymamaktadır. Berlin'de yeniden inşa edilen Pergamon Sunağı'nın yapının özgün biçimini yansıtmadığı 1900'lerin başından beri bazı Alman uzmanlar tarafından da dile getirilmiştir. Elbette Almanya'da bugün müzecilik ve koruma anlayışı yüzyıl öncesinden çok daha ileri seviyede ama bu durum bazı soruları da beraberinde getiriyor. Almanlar Pergamon Müzesi'ndeki hatalı uygulamaları bunca sene boyunca neden kaldırma gereği görmediler? Pergamon Müzesi'ndeki yeniden inşa denemeleri artık “tarihin” bir parçası olduğundan dolayı ve dönemin Alman düşünce yapısını yansıttığı için olabilir mi acaba? Kim bilir!
Pergamon Müzesi'nde restorasyon açısından hatalar olduğu gibi olumlu taraflar da mevcut. Hatalar arasında örneğin Pergamon Sunağı üzerindeki kabartmanın kopyasının çıkarılarak -büyük ihtimalle kabartmaların uzunluğunu arttırmak amaçlı- yapı üzerinde tekrar kullanıldığını görüyoruz ki bu hem gereksiz hem de etik olmayan bir işlemdir. Milet Çarşı Kapısı'nın yeniden inşasında ve müze içindeki diğer benzer uygulamalarda yüksek oranda mevcut olan yeni malzemenin bilerek eskitildiği anlaşılmakta. Kuşkusuz bu gözlemcinin aldatılmasından başka bir şey değildir ve hiçbir koşulda kabul edilemez. Zamanla renk değişimi gösteren yeni malzemenin bile elden geçirilip belirgin hale getirilmesi gerekir. Diğer taraftan Pergamon Müzesi gibi örnekler müzecilik ve koruma anlayışı açısından “yeniden inşa” tekniğinin günümüzde çoğunlukla yadsınan yararlarını göstermesi bakımından son derece değerlidir. Bu yalnızca insanların ilgisini tarihi kalıntılara çekmekten ibaret bir konu olarak görülmemeli. Yeniden inşa tekniği, uzmanların antik mimariyi daha iyi anlamalarını sağlayan bir yöne de sahiptir. Restorasyon ve kazı bilim, özetlersek, kaybolmuş veya saklı kalmış bilginin yeniden hayat bulmasını hedefler. Restorasyon ölçütlerine uygun ve her tür kurgudan uzak bilimsel bilgiye dayanarak yapılan yeniden inşa uygulaması, yapının kağıt üzerinde ulaşılması olanaksız olan özelliklerini açığa çıkartmak için elimizde bulunan eşsiz bir yöntemdir. Bununla birlikte önemli bir noktayı hatırlatmak isteriz; yeniden inşa uygulamasının ana hedefi eser ve onunla etkileşim içinde olan çevresi hakkında olabildiğince çok bilgiye ulaşıp onları korumaktır. Amaç, bir çeşit fetiş duygu ile yapının ilk inşa edildiği zamanki durumunu elde etmek değildir. Yeniden inşa faaliyeti hayal gücü ile yapılamaz. Bu teknik ancak ve ancak eldeki bilginin bir yansıması olabilir. Kuşkusuz eğer yeterli veri yok ise bu uygulamadan ya kaçınılmalı ya da kısıtlı ölçüde gerçekleştirilmelidir.
Pergamon Müzesi, Alman toplumunun 20. yüzyılın başında var olan düşünce yapısını gösteren bir aynadır. Almanların kendi kimliklerini Helen kültürüne veya Hitit medeniyetine dayandırmaya çalışması ne kadar gerçekçi ise Pergamon Sunağı'nın yeniden inşa edilmesi de ancak o kadar gerçeğe yakındır. Sunağın merdivenlerinin pırıl pırıl yeni mermerler ile döşenmiş olması (basamak sayısı da ayrı bir muamma) belki “özgün malzeme” ile iyi restorasyonu eş tutan zihniyet için tatmin edici gelebilir; diğer taraftan yapının bilimsel tutarlılığına katkı verdiği söylenemez. Bugün müzeyi gezenler Pergamon Sunağı'nın Alman tasarımı merdivenlerinde oturup dinlenme fırsatı bulabiliyor ama yanılmasın kimse, mermerin verdiği serinlik, Ege'nin bağrında kopan rüzgarlardan değil Şıpri Nehri'nin rutubetinden sirayet etmektedir ziyaretçilere.
Eğer Berlin yeterli gelmediyse Pergamon'a geri dönelim. Asklepiyon'da (sağlık merkezi) Almanlar tarafından restore edilen tiyatro yapısı Bergama'da uzun zamandır ziyaretçileri ağırlıyor. Oturma sıralarındaki farklılıklar hemen dikkati çekecektir. Burada ve antik kentin bir çok yerinde “yapay taş” ile gerçekleştirilmiş tamamlama çalışmalarına rastlamak mümkün. Bergama'da hemen hemen 140 yıldır çalışan Alman ekipleri, kendilerinden önceki kuşağın uygulamış olduğu çalışmaları nedense değiştirmeye yeltenmemiştir. Hiçbir ekip kazıyı devraldıktan sonra geçmiş emekleri “yok etme” cehaletine kapılmamış ise burada alınması gereken bazı dersler mutlaka vardır.
Bahsini ettiğimiz, onarım ve koruma konusundaki duyarlılık ancak bu alanda yeterli birikim ve görgü elde edilmiş ise su yüzüne çıkacaktır. Sembolik de olsa konuyla ilgili bir örnek verelim. Kavnos (Muğla Dalyan) antik kentinde, Serdaroğlu'nun 60'lı yıllarda restore ettiği bir çeşme yapısı bulunmaktadır. Antik kentteki kazı çalışmalarını artık Cengiz Işık başkanlığında bir ekip sürdürüyor. Yapılan araştırmalar neticesinde çeşme yapısı ile ilgili yeni bulgular elde ettiler. Bu nedenle antik çeşmenin restorasyonu tekrar ele alındı. Yarım asır önce, özgün parçaları ile restore edilen çeşmenin duvar taşları yerlerinden kaldırıldı. Bu esnada, eski onarımdan kalma bir dizi taş sırası, Serdaroğlu ve ekibinin anısına olduğu gibi korundu. Bugün antik kenti ziyaret edenlerin bu ayrıntıyı bilmesine olanak yok ama bize düşen görev, koruma çalışmalarında gerekli “görgü” ve “birikimin” iyi bir göstergesi olarak bu gibi yaklaşımların altını çizmektir.
Restorasyon uygulamalarını, kazı bilim özelinde, taşları üst üste koymaktan ibaret zannedip basit bir tamir işi olarak ele almak yanlış olur. Yapılması düşünülen onarım koruma faaliyeti kavramsal bir zemine oturtulmadığı takdirde, eleştiri almamak adına istenildiği kadar “özgün malzeme kullanıyoruz” bahanesine sığınılsın ya da “çok para harcanmış olsun”, koruma disiplini ilkelerine ve felsefesine uygun tutarlı sonuçlar elde edilemez. Kısaca değindiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere, restorasyon tarihinde ve birikiminde yapay taş, yeniden inşa gibi teknikler kayda değer bir öneme sahiptir. Bu onarım işlemleri yıllarca dünyanın değişik bölgelerinde koruma odaklı uygulamalarda kullanılmıştır. Doğru şekilde uygulandıklarında son derece başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Restorasyon genel ilke ve yaklaşımları ile uyumlu olan bu gibi teknikleri anlamak, uygulamak ve hatta eleştirmek için de belli seviyede bir uzmanlık zorunludur.
Bu gerekçeler çerçevesinde vurgulamaya çalıştığımız gibi Assos'ta tapınak alanında 2005 yılından sonra yürütülen çalışmalar ne yazı ki anlam ve dayanaktan yoksundur. Antik kentin diğer yapılarında Serdaroğlu tarafından gerçekleştirilen restorasyonların bakımlarının yapılmayıp kaderlerine terk edilmesi ile ilgili kazı politikasını da koruma kültürü açısından mantıklı bir şekilde açıklamak mümkün görünmüyor.
Amerika Arkeoloji Enstitüsü'nün dergi editörünü es geçmek istemeyiz. Assos ile ilgili değerlendirmelerinden hareketle, pek de donanımlı ve bulunduğu konumu dolduran biri olduğunu düşünmüyoruz. Bununla birlikte, ülkemizde az da olsa benzer zihniyete sahip kişiler olduğunu bildiğimiz için, bazı konularda açıklama yapma gereği doğmuştur. Maalesef, sömürgecilik döneminden kalma bir çokbilmişlik ile karşı karşıyayız. İster yabancı ister yerli olsun, ehliyetsiz kişilerin, konu ile ilgili mesnetsiz değerlendirmelerini Türk Arkeolojisi'ne yapılmış bir hakaret olarak kabul ediyoruz. Arkeoloji disiplini, ülkemizin uluslararası alanda söz sahibi olduğu bilim dallarından biridir ve bu noktaya kolay gelinmemiştir. Yıllar boyu sebat ile sürdürülen çalışmalar, başlangıcından itibaren, çok zor şartlarda ve büyük emek sarf ederek yapılmaktadır. Bu alanda yetişmiş, hizmet vermiş ve eser ortaya koymuş kıymetli bilim insanları, çok fazla yetişmemektedir. Bundan dolayıdır ki ülkemizde kazı yapma ayrıcalığına sahip bir ülkenin hiçbir vatandaşı, Türkiye Cumhuriyet'nin yetiştirdiği değerlere saygısızlık edip, arkeoloji adına ortaya koyulanları yok sayamaz. Eleştiri, bilimin özünde olmasına rağmen, kifayetsiz ellerde kolayca işgüzarlığa dönüşebilir. Kuşkusuz Serdaroğlu'nun Assos'ta yaptığı koruma çalışmalarını eleştirmek mümkün ama ileri sürülenlerin mantık ve bilgi üzerine temellendirilmiş olmasını beklemek bilimsel yaklaşımın bir gereğidir. Bu nedenle, hak edilen yanıtları vererek konuyla ilgili görüşlerimizi paylaşmayı bir ödev sayıyoruz.
Restorasyon ile ilgili basmakalıp bazı bilgilerin, bilimsel bir niteliği varmış gibi kullanıldığına daha önce değinmiştik. Bu konuda verebileceğimiz bir diğer örnek de, “beton” malzemenin restorasyonda kullanımına yöneliktir. Herhangi bir koruma uygulamasını eleştirmek için, en yüzeysel ve kestirme yol, restorasyonun beton ile yapıldığını ileri sürmektir. Başka bazı malzeme çeşitleri için de (örneğin demir gibi) bu yaftalama yapılmaktadır. Oysa bilim esnek düşünmeyi zorunlu kılar. Her şeyi siyah ve beyaz olarak tasnif etmenin, bilimsel düşüncede yeri yoktur. Bir malzemenin koruma uygulamasında ne ölçüde yararlı veya zararlı olacağını “koşullar” belirler, malzemenin salt kendisi değil. Bugün tıp alanında, özellikle cerrahi müdahale söz konusu olan durumlarda, vücudu kısmi veya tümden uyuşturmak için kullanılan etken maddelerin birçoğu aslında zehirli (toksik) özelliğe sahiptir; yani organizmaya zararlıdır. Bununla birlikte, ne ölçüde ve nasıl uygulandığına bağlı olarak, organizmanın yararı için önemli rol oynamaktadırlar. Benzer şekilde, restorasyonda, nerede ve nasıl kullanıldığına bakmaksızın bir malzemeyi zararlı ilan etmek yanlış olduğu kadar bilim dışıdır da. Elbette betonun (daha doğrusu çimentonun) uygun olmadığı durumlar vardır ama vurguladığımız gibi, bu her durumda söz konusu değildir.
Tipik bir şekilde, Amerikalı editör, Serdaroğlu'nun Assos'ta beton ile restorasyon yaptığını belirtiyor. Az çok uygulama yapmış herkesin bileceği gibi, Serdaroğlu'nun ürettiği yapay taşın “beton” olarak adlandırılması bariz bir hatadır. Assos Athena Tapınağı ve tiyatro yapısındaki tümleme çalışmalarında üretimi yapılıp uygulanan malzeme, inşaat sektöründe yaygın şekilde kullanılan “beton” değildir. Assos'ta gerçekleştirilen tümlemelerde yararlanılan malzemeyi, Assos'un yerel taşından elde edilen bir “yapay taş” olarak tarif etmek en doğrusudur. Bu yapay taşın içinde çimento olması, onun “beton” olarak adlandırılması için yeterli neden değildir. Asgari düzeyde bir mantık yürütme ile bile içine limon suyu koyulan her sıvının “limonata” olarak tanımlanamayacağı gibi yapay taş ile beton malzeme arasındaki farkı görmek de pek zor olmamalıdır. Kaldı ki, Serdaroğlu'nun restorasyon çalışmalarında kullandığı malzemenin (yapay taş) içeriğinin % 70-80'i yörenin doğal taşından oluşmaktadır. Bu oranlara sahip bir içeriği “beton” olarak adlandırmak için konuya vakıf olmamak yeterlidir.
Amerikalı editörün bir diğer şahikası, ayağa kaldırılan sütunların “hatalı” olduğu yönündeki fikridir. Belirtildiğine göre, Serdaroğlu'nun yaptığı sütun tamburları hep aynı boyutlardaymış ama Dor sütunları aşağıdan yukarıya doğru inceldiği için, tamburların farklı boyutlarda olması gerekmekteymiş. Sayın editörü mimarlık tarihi ile ilgili verdiği bu çarpıcı ders için kutlarız; böylelikle kaleme aldığı yazının muhattabını pek tanımadığı da açıkça anlaşılmaktadır. Zira Ümit Serdaroğlu'nun mimarlık tarihi alanında ülkemizin sayılı uzmanlarından biri olduğu gizli bir bilgi değildir. Amerikalı editörün tamburlar ile ilgili gafını hangi ruh hâli içinde yaptığını bilemiyoruz ama değerlendirmesinin ne kadar saçma olduğunu görmesi için Assos Athena Tapınağı'nın restorasyon sonrası çekilmiş bir fotoğrafına bakması yeterli olurdu. Amerikalı “arkeoloji sever” dostlarımızın bunu yapabilecek teknolojiye sahip olduğuna inanıyoruz. Tekrar hatırlatmak isteriz ki sütunlardaki tamburların yapay olanları, özgün parçaların birebir kopyalarıdır. Serdaroğlu'nun hatalı olduğunu farz edelim; o zaman editörümüzün kendine sorması gerekir: Amerika Arkeoloji Enstitüsü'nün desteklediği 2005 yılından sonraki uygulamalarda, sütunlardaki özgün parçaların ve yeni tamburların koyuldukları “yerler”, Serdaroğlu'nun daha önce yaptıkları ile niye “aynıdır”? Üstelik, yeni yontulan parçaların ölçüleri de Serdaroğlu'nun ürettiği tamburlardan elde edilmiştir. Editörün mantık ve bilgisine göre, Amerika Arkeoloji Enstitüsü'nün kaynak sağladığı çalışma, Serdaroğlu'nun yöntemini tekrar ettiği için (malzeme türü dışında) “hatalı” olmalıdır. Amerikalı editörün “dâhiyane” saptamaları ile ufkumuz açılsın isterdik ama en azından kendisini bahane ederek derdimizi bir nebze anlatmış olduk.
Olağan şartlar altında, önemsenmeyecek düzeyde olan bu mesnetsiz yorumları dile getirmemizin bir nedeni de, kazı bilim alanında ülkemizin geldiği noktaya dikkat çekmektir. Kazı bilimin ülkemizde çok ciddi sorunları olmasına rağmen, şundan eminiz ki, yetkinlikten uzak yorumlarını yukarıda zikrettiğimiz Amerikalı editör gibilerin kapasitesi, ülkemizdeki ölçütlerin epey aşağısındadır. Bu derece tutarsız ve bilgiden yoksun yaklaşımların ülkemizde geçer akçe olmayacağına olan düşüncemiz, kazı bilim konusunda katettiğimiz meşakkatli yolun değerinden ve nispeten iyi yetişmiş kadroların varlığından güç almaktadır.
Onarım ve koruma çalışmalarında yapay taş tekniği kullanılmasının yapıyı daha iyi anlamak için faydaları olduğuna daha önce değinmiştik. Şimdi bunu bir örnek ile açıklayalım.
Assos Athena Tapınağı, belirttimiz üzere, İyon ve Dor mimari geleneklerin harmanlandığı özgün bir yapıdır. Ayrıca, bu hâli ile, farklı toplulukların Batı Anadolu'da buluştuğunu gösteren önemli bir kanıttır. Mimarlık tarihi açısından ender özelliklere sahip Athena Tapınağı'nın yapay taş kullanılarak ayağa kaldırılması, yeni bazı keşiflere olanak tanımıştır.
Mimarlık yapıtları belli bir işlevi yerine getirmenin dışında, ortaya çıktıkları toplumun düşünce yapısının tezahürüdürler. Helen tapınaklarını da böyle değerlendirmek gerekir. Bu nedenledir ki Helen kültüründe var olan “mükemmellik arayışı”, mimari alanda da kendini dışa vurur. Helen tapınağı, basit bir dikdörtgen şemaya sahip olsa bile eserin inşa aşamaları epey karmaşıktır. İşin mühendislik tarafı bir yana, antik dönemin yapı ustaları aşılması gereken pek çok estetik sorun ile uğraşmak zorunda kalmışlardı. Estetik kaygılar, din ve düşünce hayatında oldukça önemli bir konuma sahip olduğu için mimarın işi daha da zordu. Örneğin, sütunların uzunluk ve genişlik ölçülerinin görsel algıda yarattığı etkiler yüzünden, çeşitli sorunlar çıkıyordu. Biliyoruz ki, insanın göz yapısı ve mimari yapıya tek bir noktadan bakmanın getirdiği fiziksel sınırlamalar, eserin dışarıdan algılanmasında ister istemez bozulmalara neden olur. Tüm sütun parçaları birebir aynı oranlarda yontulmuş olsa bile, yan yana dizili sütunların boyutları farklı algılanacaktır. Algıda meydana gelen bu yanılsama, özellikle yapı boyutu büyüdükçe, etkisini daha da arttırır. Mükemmellik arayışı içinde olan antik dönem mimarları, algıda meydana gelen bu etkiyi ortadan kaldırmak için çeşitli çareler aradılar. Sütun parçalarının oranlarında ve zemin yüksekliğinde değişiklikler yaparak, mevcut görsel çarpıklıkları gidermeyi denediler. Oldukça başarılı olduklarını ifade edebiliriz. Bu konuda en iyi örneklerden biri Atina'daki Parthenon Tapınağı'dır.* Gerek sütunların oturduğu taban yüksekliğinde, gerekse sütun tamburlarının genişlikleri ile oynayarak, yapının görünümünde belirgin bir uyum ve simetri sağlanmıştır. Parthenon, kalınlığı aşağıdan yukarıya doğru incelmekte olan Dor üslubunda sütunlara sahiptir. Olağan şartlarda (bir müdahale yapılmadığı sürece), bu sütunların ortasında içe doğru bir kavis varmış gibi algılanır; bu izlenimi gidermek için sütunun ortasındaki tamburların çapı dış bükey şekilde (tabana oturan tamburun çapını geçmemek koşuluyla) biraz daha kalın bırakılmıştır (entasis uygulaması).** Bazı sütunlar ise, yine görsel yanılsamaları düzeltmek amacı ile birbirlerine daha yakın konumlandırılmıştır. “Altın Oran” ve bazılarına kabaca değindiğimiz pek çok teknik sayesinde, insan algısında kusursuz oranlara sahipmiş gibi görünen bir yapı ortaya çıkarılmıştır. Burada mimarın, bir edebiyatçı gibi, gerçekliği yeniden kurguladığına şahit oluyoruz. “Gerçek” anlamda simetrik bir görünüm yakalamak için, birbirine eşit olmayan mimari parçalar, eğri yüzeyler, farklı yükseklikler kullanılmıştır. Oysa, Parthenon'a bakarken, duyularımız tam tersine, düz çizgiler, eşit yükseklik ve oranlar algılar. Matematiksel (ve fiziksel) açıdan “gerçek” olmasa da, gözümüzde mükemmele yakın duran bir simetri yaratılmıştır. Gerçeğe “rağmen” bir gerçekliktir bu.
Assos Athena Tapınağı, yalın mimarisi ile, sonraki çağların teknik ve estetik yönden gelişmiş yapılarından ayrılır. Büyük boyutlu bir tapınak olmadığı için, bahsini ettiğimiz, algıda meydana gelen yanılsamalar, çok önemli sorunlar yaratmamıştır. Bununla birlikte, tapınağın inşasında, benzer kaygılardan hareketle, bazı düzeltmelerin yapılmış olması muhtemel görünmektedir. Serdaroğlu'nun, kazılarda ortaya çıkan özgün parçalar ve yapay taş kullanarak ayağa kaldırdığı sütunlar üzerinde, bu yönde izler bulunmuştur.
Yukarıdan aşağıya doğru genişleyen tambur çapları, Dor mimari geleneğinin tipik özelliklerindendir. Estetik veya mekanik kaygılar (örneğin taşıyıcı özelliğin arttırılması hedeflenerek) nedeni ile böyle bir uygulamanın antik mimarlar tarafından tercih edildiği varsayılabilir. Sütunun alttan yukarı doğru incelerek yükselmesi, farklı açılardan yapıya yaklaşıldığında kavisli bir görünüm oluşturur ve bu da göze hoş gelmemektedir. Yakından bakıldığında, sütunlara olduğundan daha görkemli ve uzun bir görünüm verse de, doğrusal çizgiler çoğu zaman yeğ tutulduğu için, oluşan eğrilikler düzeltilmek istenmiştir. Antik Helen mimarlarının “olabildiğince” düz görünümlü sütunlar elde edebilmek için bu gibi optik sorunları alt etmeleri gerekiyordu. Assos Athena Tapınağı'nda ise, yukarıdan aşağıya doğru genişleyen sütunlar, Serdaroğlu'nun fark ettiği üzere, ortalarına doğru iki kenardan düzleştirilmiştir. Sonrasında, tambur çapı aşağıya doğru tekrar genişlemeye devam eder. Bu, bildiğimiz kadarı ile daha önce saptanmış veya kayda geçirilmiş bir özellik değildir. Entasis (sütunun ortalarına doğru tambur çapının biraz daha geniş tutulması)* uygulamasında olduğu gibi, estetik bir kaygı ile bu müdahalenin yapıldığı düşünülebilir. Aşağıdan yukarıya incelmesi nedeni ile sütunun dış kenar çizgileri birbirine paralel değildir. Söz konusu eğriliği belli ölçüde gidermek ve olabildiğince düz bir doğrultuda yükselen sütunlar elde etmek için, bu yola başvurulmuş olabilir. Athena Tapınağı'nda bir entasis uygulamasına rastlanmamıştır;** ama anlaşıldığı kadarı ile, Assoslu ustaların Dor sütunlarına yaklaşımı kendine has bir yoruma sahiptir.
Assos Athena Tapınağı ile ilgili, daha önce kayda geçmemiş böyle bir özelliğin saptanmasında, yapay taş tekniğinin kullanılması önemli rol oynar. Kazılarda ortaya çıkarılan mimari parçaların kalıplarının alınması ile başlayıp yapay malzemeden yenilerinin dökülmesiyle devam eden restorasyon süreci, yapı öğeleri üzerinde daha ayrıntılı gözlemlerin yapılmasına olanak verir. 2005 yılından sonra değiştirilen bazı sütun tamburlarının, bu özelliği ne ölçüde taşıdığı tartışmalıdır; çünkü bu parçalar doğal taştan yontularak elde edilmiştir. Yontma işlemi uygulandığında, özgün mimari öğeleri birebir ölçülerde taklit etmek zordur. Dolayısı ile, o güne kadar fark edilmemiş bazı mimari özelliklerin, restorasyon çalışmasında yer bulması imkân dahilinde olmaz.
Sonuç olarak, Assos Athena Tapınağı, yalnızca türünün tek örneği değil, aynı zamanda Helen mimarisindeki teknik ve estetik gelişmenin ilginç bir basamağıdır. Bu nedenle, daha fazla ilgi ve özeni hak etmektedir.
Diğer Çalışmalar
Assos'ta yürütülen çalışmalar, bir kent kazısının gereği olarak, aynı anda birden fazla bölgede yürütülmüştür. Mezarlık alanı, verdiği önemli bilgiler nedeni ile, kazı yapılan yerlerin başında gelir. Nekropol (mezarlık) alanında pek çok buluntu ortaya çıkarılmıştır. Bunlar arasında: Pişmiş toprak heykelcikler, gözyaşı şişeleri, içki ve koku kapları, kandiller vs. gibi çeşitli eserler yer alır. Bu eserler bugün Çanakkale Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. Yine nekropol alanında, estetik özelliğe sahip lahit ve anıt mezarların onarım çalışmaları yapılmıştır.
Assos’un dik bir yamaç etrafına kurulmuş olması, toprak akıntısının fazla olmasına neden olduğundan ve Amerikalıların çalışmaları sırasında hoyratça kazılan alanlardan çıkan büyük miktardaki toprağın etkisiyle, tüm kent dokusu oldukça kalın bir dolgu tabakası ile kaplanmıştır. Bu yüzden, yeni yapılan çalışmalarda karşılaşılan en büyük zorluklardan biri, kazıdan çıkan eserlerin tarihlendirilmesi (topraktaki tabakalaşmanın tespiti) ile ilgilidir.
Kentin agora (çarşı) binası, mimarlık tarihi açısından önemli bir diğer yapıdır. İki katlı kuzey ve dört katlı güney sutoğadan oluşan agora, çevresindeki diğer yapıların işlev ve konumları itibari ile özgün bir yapı bütünlüğüne sahiptir.* Kamu yapılarının yanı sıra, gimnazyonun güneyindeki teraslarda ve kentin doğu yamacında saptanan konut alanlarında da kazılar sürdürüldü.
Özel bir firmanın, kazı çalışmalarına 2 yıl boyunca verdiği destek sayesinde, kentin tiyatro yapısını ortaya çıkarmak mümkün oldu. Türk arkeolojisinde ilklerden biri yapılmış, 2 yıl boyunca, yaz ve kış mevsiminde kazı ve onarım çalışmalarına aralıksız devam edilmiştir. Bu istikrarlı süreç neticesinde, tamamı toprak altında olan tiyatro ortaya çıkarılmış ve eksik kısımların onarımı gerçekleştirilmiştir. Tiyatro kazısı sırasında edindiğimiz önemli bilgilerden biri, yapının ciddi bir depreme maruz kaldığıdır. Bugün tiyatronun bazı özgün oturma sıralarında görülen dalgalanma, depremin yüzyıllar önce yerleşim üzerinde yarattığı etkiyi hatırlatır bize. Tiyatro restorasyonu sırasında, bu ciddi sarsıntının izleri, bir ibret ve tarih değeri taşıdığı için olduğu gibi bırakılmıştır. Maddi destek yeterli şekilde devam etmediğinden, tiyatronun ilk kaveyası* onarılmış fakat yapının genel restorasyonu tamamlanamamıştır. Ülkemizde özel sektörün kültürel faaliyetlere özellikle de kazı bilim gibi masraflı alanlara destek vermesi, yeni yeni gelişmekte olan bir olgudur. Ülkemiz koşullarını, eğitimli bile olsa insanların tarihten, sosyal bilimlerden ve koruma bilincinden ne kadar anladığını hesaba katarak düşündüğümüz zaman, istikrarlı bir maddi desteğin sağlanamaması çok garip gelmemeli. Bununla birlikte, Assos tiyatrosunun onarımı, koruma tarihi açısından ele alınması gereken önemli bir girişimdir. Yapılan kazılar neticesinde, toprak altından çıkarılan tiyatronun, oldukça kötü bir durumda olduğu saptanmıştır.* Yapı bir tür taş ocağı olarak kullanıldığı için, pek çok duvar ve oturma sırası eksiktir. Dahası, yamaçtan dolayı oluşan toprak akıntısı ve deprem nedeni ile, yapının oturduğu yarım daire şeklindeki yay üzerinde ciddi seviye farklılıkları oluşmuştur. Oturma sıralarının altındaki dolgunun kaymış olması, yapının onarımına apayrı bir zorluk getirmektedir. Tüm bu etkenler göz önüne alındığında, Türkiye sınırları içerisinde, bu kadar kötü durumdaki bir tiyatronun onarımının daha önce gerçekleştirilmediğini rahatlıkla ileri sürebiliriz.
Assos kazısına özel bir firmanın yaptığı maddi katkı, Serdaroğlu'nun kişisel ilişkileri sonucunda başlamıştır. Türk kazısı olarak, önemli bir firmanın desteğinin alınması, bu alandaki gelişmenin ilk örneklerinden sayılabilir. 2000'li yıllar ile birlikte, yerli meslektaşlarımızın yaptığı kazılara büyük firmaların verdiği katkıda artış görmekteyiz ve bu da sevindirici bir gelişmedir.
Restorasyon çalışması yarım kalmış olsa da, tiyatro, çeşitli etkinliklerin düzenlenmesine uygun duruma gelmiştir. Dönem dönem, çeşitli tiyatro gösterileri, felsefe toplantıları ve konserlere ev sahipliği yapmaktadır. Salt bir dekor olmaktan öteye geçip (ki o da kendince değerlidir), işlevselliğini sürdürmesi sevindiricidir.
Son yıllarda (2005), kentin antik dönemdeki iç yollarının günümüze kadar sağlam kalmış olan bölümleri kazılarak açığa çıkartılmıştır. Yine son dönemde yapılanlar arasında, kentin güney sur duvarlarının onarım çalışmaları gelmektedir. M.Ö. 6. yüzyıl ve 4. yüzyıl olmak üzere iki farklı dönemden kalma duvar kalıntıları, oldukça düzgün ve görkemlidir. Tespit edilen özgün sur taşları belgelenmiş, duvardan düşen taşların yerine yerleştirilmesine başlanmıştır.
1981'den itibaren sürdürülen Assosaki kazıların bir diğer özelliği, farklı disiplinlerden gelen bilim insanlarına kapılarını açmasıdır. Arkeolojik kazılarda, farklı tarihsel dönemlerin aynı anda kazılması, çok sık rastlanan bir durum değildir. 1995 yılında Prof. Dr. Gönül Cantay'ın başında bulunduğu sanat tarihi ekibi, Assos Batı Bazilikası'nın kazı çalışmalarını gerçekleştirdi. M.S. 4. yüzyıla tarihlenen bazilikanın kazısı sonucunda, kentin Geç Antik Çağ ile Erken Orta Çağ arasındaki geçiş dönemi hakkında, değerli bilgilere ulaşma imkânı oldu.* Klasik dönemin yanı sıra sürdürülen, kentin görece daha geç dönemlerinin araştırılması, bugün Ayazma Tepe* olarak bilinen, kentin batısına düşen bölgedeki yapı kalıntılarının kazısı ile devam ettirilmiştir. Yürütülen çalışmalar neticesinde, M.S. 6. yüzyıla tarihlenen bir bazilika ve çevresinde irili ufaklı pek çok yapı ortaya çıkarıldı. Anadolu'daki piskoposluk merkezlerinden biri olduğu bilinen Assos'un, Hıristiyanlık açısından önemli bir kent olmayı sürdürdüğü anlaşılmaktadır.
Assos Limanı ve Su Altı Araştırmaları
Her kıyı kentinin olduğu gibi Assos'un da limanı bulunmaktadır. 1981 yılında başlayan kazıların ilk yılından itibaren, limanda ve çevresinde saptanan eserlerin çizimleri ve belgeleme işlemleri yapılmıştır. Limandaki yapılardan (çoğu eski palamut deposu) bazılarının koruma tasarımları, Ü. Serdaroğlu'na aittir. Bu yapıların çoğu, tasarılara uygun şekilde restore edilmiş ve otel olarak hizmet vermektedir. Limanın, antik dönemde iki adet mendireği olduğunu biliyoruz. Mendireklerden biri, bugün denize girmek için kullanılan sahil şeridinin hemen açıklarında suyun altında kalmıştır. Diğeri, onarım çalışmaları neticesinde bugün hâlâ kullanılmaktadır. Kazı çalışmalarının başladığı 80'li yılların başında, bu mendirek yıkık ve ancak birkaç kayık barındırabilecek durumdaydı. Kazı ekibi, mendireğin koruma tasarımını gerçekleştirmiş ve belirlenen ilkeler doğrultusunda, yapı iki kez onarım geçirerek bugünkü hâlini almıştır.
Bir ticaret limanı olması nedeniyle, Assos'ta su altı araştırmaları da başlatıldı.** 1988 yılından itibaren, liman ve yakın çevresindeki kıyı şeridinin su altı yüzey araştırması yapıldı. Bu tür çalışmalar, teknik donanım gerektiren, dolayısı ile yüksek maliyetli işlerdir. Yine de, eldeki imkânlar oldukça kısıtlı olmasına rağmen, bu önemli tetkik ve belgeleme görevi tamamlandı. Gönüllü katılımcıların oluşturduğu ekiplerin özverili çalışmaları neticesinde, bölgenin özellikle kuzey istikametinde mevcut su altı birikimini gözlemlemek mümkün oldu. Assos limanı ile Babakale mevki arasındaki kıyı şeridi incelendi. Doksanlı yılların başlarında elde edilen belgelerin ışığında, bölgede yoğun bir tahribatın olduğu anlaşıldı. Aynı kıyı şeridinde birkaç yıl arayla tekrarlanan araştırmalar, saptanan ve belgelenen eserlerin yüzde doksana varan bir oranda yok olduğunu göstermiştir. Bazı balıkçılık teknikleri (dip taraması gibi) ve eser kaçakçılığı, bu tahribatın başlıca nedenleridir.
Assos Kazı Evi ve Hüdavendigar Cami
Kazı evi, köy ile liman arasında kalan bir düzlükte kuruludur. Kazı evinin konuşlandığı alan, daha önceleri köyün mezrası olarak kullanılmaktaydı. Assos kazı evi, kazılar başladığından beri, her yıl yeni eklemeler yapılmak sureti ile bugün en donanımlı kazı evlerinden biri hâline gelmiştir. Kültür Bakanlığı ve Özel İdare'nin verdiği bütçeden düzenli pay ayrılarak, bu gelişim sağlanmıştır. Kazı evini oluşturan unsurlar arasında: Yemek salonu, kiler ve mutfağın olduğu bir yapı, toplam yirmi kişinin kalabileceği yatakhane (iki kişilik odalar), laboratuvar binası, kütüphane (yaklaşık on bine yakın kitabın olduğu Serdaroğlu'nun şahsi kütüphanesi yararlanmak isteyenlere açık olmuştur), seramik atölyesi, marangozhane, seramik pişirmek için bir adet taş fırın gibi, diğer kazı evlerinde rastlanması pek mümkün olmayan birimler mevcuttur. Kurulan seramik atölyelerinde, antik dönemin pişmiş toprak eserlerinin kopyaları yapılmaktaydı. Kilin şekil verilmesinden, pişirilmesi ve boyanmasına kadar tüm aşamalarda eski yöntemlerin kullanıldığı bu çalışmalar, çeşitli sergilerin açılmasına vesile olmuştur. Kazı evi sınırları içerisinde kalan boş alanlarda, teraslar oluşturulmak sureti ile organik tarım yapılmıştır. Böylece, kazı ekibinin sezonluk mutfak ihtiyacının (oldukça maliyetlidir) önemli bir bölümü karşılanmıştır.
Vurgusunu yaptığımız özellikler, Assos kazı evini benzerlerinden ayırır. Fiziki donanımı bir tarafa bırakırsak, çok değerli konukları olmuştur kazı evinin. Ressam, heykeltıraş, seramik ustası, felsefeci, yazar, fotoğraf sanatçısı gibi farklı alanlardan insanlar, kazı evinde dönem dönem çeşitli faaliyetlerde bulundular. Böylelikle, yalnızca kazı ekibine hizmet veren bir kamp alanı değil, bölgede çalışma olanaklarına ihtiyaç duyan, bilim ve sanat insanlarına yönelik bir merkezin var olması hedeflenmiştir. Türkiye'de kazı bilimin maruz kaldığı, çağın gerisinde kalmış idari zihniyet ve yönetmeliklere rağmen, amaçlanan hedef gerçekleştirilmiştir.
Assos'u en iyi anlatan yapının Hüdavendigâr Cami olduğunu söylemek mümkün. On dördüncü yüzyılda yapılmış bu yapı, dikdörtgen bir temel üzerine oturmaktadır. Antik dönemde kullanılan “templum in antis”* yapı düzenine oldukça benzemektedir. Olasılıkla kendinden önce var olmuş bir tapınağın üzerine kurulmuştur. Hıristiyanlık döneminde kiliseye çevrilen yapı, 14. yüzyılda Türkler tarafından bir kubbe eklenerek, cami olarak kullanılmıştır. Anadolu'da alçı mihraba sahip, bilinen iki camiden biridir. Önce tapınak, sonra kilise ve cami olan yapı, Assos'un kültürel sürekliliğinin bir yansımasıdır.
Bu kültürel süreklilik, Assos'un araştırılması ve korunması için çaba sarfeden bilim insanları için de geçerlidir. Kılark, Bekın ve Serdaroğlu'nun ortak noktaları, Assos için verilen mücadele, emek ve tarih sevgisidir. Artık aramızda olmayan bu üç insanın bıraktığı yerden devam etmek, yeni nesillerin görevi. Umarız, Assos'un kültürel özgünlüğü içinde, onun gün yüzüne çıkması ve korunması için verilen büyük çabaların çok daha iyisi ortaya konur.