Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu
Serdaroğlu, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde kazı bilimi öğrenimini tamamladıktan sonra, aynı kurumda Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal'ın asistanı olarak bilim kariyerine devam etti. Asistan olarak çalışırken, aynı zamanda Ankara Devlet Mimarlık-Mühendislik Akademisi'nde mimarlık öğrenimi gören Serdaroğlu, Türkiye'de bu iki dalda öğrenim görüp kariyer yapmış ender insanlardan biridir. 1965 yılında doktorasını, 1969 yılında doçentlik çalışmalarını tamamladı. Bilimsel sorumluluğu kendisine ait olan ilk kazıyı, Keban Projesi kapsamında gerçekleştirdi. Su altında kalacak bölgelerdeki kurtarma kazılarını, Halet Çambel ile birlikte ilk kazmayı vurarak başlattılar. Özellikle kazı tekniği ile ilgili olarak, Serdaroğlu, Çambel'den çok şey öğrendiğini ifade edecektir. Keban'da yürütülen kurtarma kazıları, kazı bilim açısından, Cumhuriyet tarihindeki ilk büyük bilimsel çalışmalardır. İnsanlık tarihi ile ilgili çok önemli bilgiler elde edilmiştir. Bu süreç, ne yazık ki yine çağdaş “gereksinmelerin” doğurduğu nedenler yüzünden ortaya çıkmıştır. Aradan neredeyse yarım yüzyıl geçti; bu bölgede yapılan barajların ülke ve bölge ekonomisine ne ölçüde yarar getirdiği tartışmaya açık durumdadır. Bildiğimiz bir şey varsa, insanlık tarihini daha iyi anlamamızı sağlayacak, henüz açığa çıkmamış pek çok bilginin de bu barajların suları altında kaldığıdır. Kuşkusuz, kaybettiğimiz değerlerin bir kısmı asla geri döndürülemeyecek. Acı olan şu ki, neyi yitirdiğimizi hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz.
Serdaroğlu, yetmişli yılların sonuna doğru ailesiyle İzmir'e yerleşti. Ege Üniversitesi'nde restorasyon bölümünü kurdu ve aynı yıl profesör oldu. Yine aynı dönemde, Gayrı Menkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu'na seçildi. 1984 yılında, üniversite ve öğretim üyelerinin maruz kaldığı duruma daha fazla dayanamayarak, uzun bir süre, akademide kadrolu olarak çalışmaktan uzak durma kararı aldı. Üniversiteden ayrıldıktan sonra, Türkiye Anıt Çevre ve Turizm Değerlerini Koruma (TAÇ) Vakfı Genel Sekreterliği'ni üstlendi. Bu esnada, Mimar Sinan ve İstanbul Üniversitesi bünyesinde dışarıdan dersler vermeyi sürdürdü. Serdaroğlu, kazı bilim ve mimarlık gibi iki farklı disiplinin getirdiği özgün bakış açısı ile Türkiye'de korumacılık (restorasyon) alanında önemli adımların atılmasında öncü bir rol oynamıştır.
Serdaroğlu, mesleki kariyerinin başından itibaren, zamanının ötesinde bir anlayış ile kazı ve koruma faaliyetlerini beraber sürdürmüştür. Bu yaklaşım, uluslararası kazı bilim çevrelerinde hele ki Türkiye'de çok geç gelişmiştir. Hâlen daha, kazı bilimin, bir tür tahribat olduğu görüşü çok yaygındır. Kazı bilimin tarihsel gelişimi göz önüne alındığında, bu yaklaşımı destekleyen haklı gerekçeler bulunmaktadır. Türkiye'deki kazı bilim ve onun geldiği düzeyin bir göstergesi olan ilgili mevzuat, koruma bilinci konusunda kayda değer gelişmeyi ancak 2000'li yıllarda başarabilmiştir. Kazı ve koruma çalışmalarının koşut yürütülmesi hususu, daha yeni yeni yönetmeliklere girerken, bu anlayışı altmışlı yıllardan beri sürdüren az sayıda akademisyenin olduğunu belirtmek gerekir ki Serdaroğlu bunların başında gelir.
Çağdaş kazı bilim, hem kuramsal açıdan yol katetmiş hem de yöntem ve tarih algılayışı bakımından ileri bir düzeye gelmiştir. Günümüzde artık kazı bilimini koruma felsefesi olmadan düşünemeyiz. Alanın kendine has yöntemleri ile toprak altından çıkarılan kalıntılar, çok da eski olmayan bir geçmişte, bilimsel verilerin elde edilmesinin ardından çoğunlukla kendi kaderlerine terk edilmekteydi. Kazı bilim açısından muazzam zengin olan ülkemiz, bu şekilde akıbete uğramış çok sayıda ören yeri ile doludur.
Serdaroğlu henüz daha doçentlik yıllarından itibaren, katıldığı kazılarda restorasyon uygulamalarına ayrı bir önem vermiştir. Kavnos antik kentinde ekibi ile birlikte gerçekleştirdiği çeşme restorasyonu (1968-69) bunun ilk örneklerinden biridir. Milas'ta Evromos (Selimiye Ayaklı Köyü) antik kenti Zevs (Zeus) tapınağının kazı ve restorasyonu (1969-1975), 1978-1982 yılları arasında Çeşme Ildırı'da antik Erütray (Erythrai) kenti tiyatro restorasyonu, 1974-1983 yılları arasında Bodrum tiyatrosunun kazı ve restorasyonu gibi faaliyetleri yönetmiştir. Bu çalışmalar, Türk kazı bilim tarihindeki ilk mimari restorasyon uygulamaları arasında gelmektedir.
Bu faaliyetlerin yapıldığı yıllarda, uluslararası arenada bile arkeolojik eserlerin yeniden inşası (rekonstürüksiyon) çok sıcak bakılan bir konu değildi. Bunun başlıca nedeni kültürel değil maddi kaynak yetersizliğiydi. Ülkemizde ise koruma/korumacılık henüz bilinen ve üzerinde kafa yorulmuş bir uygulama alanı hâline gelmemişti. Ören yerlerinin fazlalığı ve maddi kaynakların yetersiz olması, dönemin ithal edilen “arkeolojik eserlere dokunmama” yaklaşımı ile birleşince, ülkemizde restorasyonun gelişmesi yeterli oranda sağlanamadı. Özellikle Avrupa'da, 20. yüzyılın ikinci yarısı, büyük kentsel yıkımların olduğu bir döneme denk gelir. Pek çok önemli şehrin tarihi kent dokusu tahrip olmuştur ve doğal olarak bu durum, devrin koruma anlayışına da yansıyacaktır. Arkeolojik eserlerin korunmasından ziyade, kentlerin içindeki tarihi sivil veya kamu yapılarına öncelik tanınır. Arkeolojik eserlere koruma amaçlı müdahaleler, örneğin yeniden inşa uygulamaları, yalnızca mevcut özgün malzemenin tekrar kullanılması ile (anasitilosis) sınırlı tutulur.*Büyük oranda ekonomik nedenler ve dönem koşullarının bir zorlaması ile oluşmuş bu koruma algısı, kavramsal bir temele dayanmamaktadır.** Batı'nın kendi özel şartlarında gelişen koruma ile ilgili bu bakış açısı, ülkemizde ne yazık ki “arkeolojik eserlerin kendi hâline bırakılması” şeklinde yorumlanmıştır. Koruma bilincinin önemli bir halkasını oluşturan mimarların büyük bir kısmı, kendi yetki ve uzmanlıklarının dışında kalan (mevzuata göre kazı ve restorasyon yapılan ören yerlerinde baş sorumlu arkeolog olan kazı başkanıdır ve bu nedenle sorun aynı zamanda iki meslek alanı arasındaki iktidar çatışması ile de ilgilidir) arkeolojik yapıları yıllarca göz ardı etmiştir. Bu durum uzun dönemde çok olumsuz sonuçlar doğurmuştur. En başta bundan ülkemizdeki restorasyon eğitimi etkilenmiştir. Yakın zamana kadar restorasyon eğitiminin yalnızca 2 yıllık meslek yüksekokulu düzeyinde kalmış olması, anlatmaya çalıştığımız bir çok şeyi özetler. Lisans düzeyinde bir eğitimin verilmemesi, o alanda akademik ilerlemenin de engellenmesi anlamına gelir ve restorasyon özelinde bu durum bilinçli olarak böyle kurgulanmıştır. Uzun yıllardır 2 yıllık restorasyon eğitimi verilen üniversitelerde aynı zamanda mimarlık fakültelerinin olması tesadüf değildir. Ülkemiz için büyük ihtiyaç olmasına rağmen bu bölümlerin 4 yıllık lisans düzeyine çıkarılmasının önüne geçilmiştir. Söz konusu bölümlerin vaziyeti bugün de aynıdır. Türkye'deki ilk lisans düzeyinde (4 yıllık) restorasyon eğitiminin mimarlık fakültesi olmayan bir üniversitede ve ancak 90'lı yılların sonunda hayata geçmesi manidardır.* Uzun lafın kısası, doğru dürüst eğitim verilmeyen bir konuda gelişme beklenemez. Restorasyon eğitiminin büyük bir öngörüsüzlük ile baltalanması sonucunda, koruma bilincinin yerleşmesi büyük zarar görmüş ve arkeoloji disiplini ile birlikte ilerlemesi gereken özellikle bizim ülkemiz için çok ihtiyaç duyulan bir alan kısır kalmıştır. Bugün, kazı bilim alanında uluslararası bir düzeye gelmiş bulunuyoruz; oysa restorasyon disiplini, benzer başarıyı göstermekten çok uzaktır.
Ümit Serdaroğlu, hem arkeolog hem de mimar olmanın getirdiği kazanımla, Türkiye'deki baskın bakış açısına göre daha farklı bir yol takip etmiştir. Kısaca betimlemeye çalıştığımız koşullar göz önünde tutularak değerlendirildiği zaman, Serdaroğlu'nun özellikle kazı bilim alanı içinde uyguladığı koruma anlayışının önemi daha açık ortaya çıkacaktır.
Serdaroğlu'nun çalışmaları, yalnızca kazı bilim sınırları içinde kalmamıştır. Örneğin, 1978-1979 yılları arasında, Türkiye'de “yerleşme bütününü kapsayan ilk koruma tasarımını” (Kayseri Gesi) gerçekleştirmiştir. Koruma tasarısı, bir yerleşimin arkeolojik, doğal ve kentsel niteliklerinin ortaya çıkarılmasını amaçlar. Yerleşimin doğal ve tarihsel özellikleri muhafaza edilerek, sağlıklı bir gelişimin sağlanmasını hedefleyen, geleceğe yönelik tasarımlardır. Doğal ve kültürel niteliklerin kaybedilmesinin önüne ancak yerleşimlerin bu tasarılara uygun şekilde gelişmesi sağlanarak geçilebilir. Kayseri Gesi koruma tasarısı, ülkemizde bu konudaki ilk örnektir. Serdaroğlu'nun kent ve yerleşim odaklı koruma tasarıları arasında: Ildırı koruma tasarısı, İzmir tarihsel sit alanlarının (Kemeraltı, Alsancak) koruma tasarıları, Prof. Dr. Aykut Karaman ile birlikte İstanbul Fatih, Prof. Dr. Sümer Gürel ile İstanbul Küçükçekmece koruma amaçlı imar tasarıları ve Behramkale (Assos) koruma amaçlı imar tasarımı, gerçekleştirdiği çalışmalardan bazılarıdır.
Serdaroğlu'nun tarihsel değerlerin korunması ile ilgili çabaları çok yönlü bir nitelik arz eder. Yukarıda saydığımız çalışmaların yanı sıra, ülkemizde maalesef büyük eksikliğini gördüğümüz, restorasyon eğitimi konusunda da önemli çalışmaları olmuştur. Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde restorasyon bölümünü kurmuş (1978) ve Maltepe Üniversitesi Mimarlık-Mühendislik Fakültesi'nde lisansüstü restorasyon programını açmıştır. Restorasyon eğitiminde her zaman farklı disiplinlerin işbirliğine önem vermiştir. Ne yazık ki disiplinler arası akademik çalışmalar, ülkemizde son derece ihmal edilmiş bir konudur. Serdaroğlu, açtığı restorasyon bölümüne ve uzmanlık eğitimi öğrenci kadrosuna, her zaman farklı disiplinlerden gelen katılımcıları dahil etmiştir. Oysa bugün ülkemizde, mimarlık bölümünde açılmış bir lisansüstü restorasyon eğitimine, arkeolog, sanat tarihçi veya işin ilginç tarafı “restoratör” olsanız bile girmeniz mümkün değildir. Çok ender de olsa bir mühendisin alındığı olmuştur. Mimari restorasyonu yalnızca mimarların yapabileceği bir iş olarak görmek akademi ruhuna tamamen aykırıdır ve uygulama açısından da elle tutulur nedenlere dayanmamaktadır. Üzücü ama bu ilkel bakış açısı, ülkemizde pek çok kötü restorasyon örneğinin ortaya çıkmasının en temel nedenleri arasındadır.* Bir başka mesleğin “haklarını” korumak adına, restorasyonun gelişimine zarar verilmiştir.
Sözünü ettiğimiz koşulları göz önüne alarak değerlendirdiğimizde, Serdaroğlu'nun restorasyon eğitimine getirdiği yaklaşımın, içinde savaş vermek zorunda kaldığı ortamın seviyesinden çok daha ileri olduğunu söyleyebiliriz. Bu mücadeleyi uzun yıllar “bazı” mimar meslektaşlarına karşı vermek zorunda kalmış, ancak büyük gayretler sonucunda, mimarlık ana bilim dalı içinde kendi açtığı restorasyon eğitim programlarına farklı disiplinlerden katılımcılar sokmayı başarabilmiştir. Üzülerek belirtmek gerekir ki onun dışında bunu yapabilen biri de olmamıştır. Bu satırların yazarı, Serdaroğlu'nun sağladığı “ayrıcalık”tan yararlanma fırsatı bulan ve mimar olmadığı halde, bir mimarlık ana bilim dalındaki restorasyon programından mezun olmuş ülkemizdeki tek kişi (restoratör olarak) olma ünvanını taşımaktadır. Kişisel olarak övünç duyulacak bir durummuş gibi görünse de ülkemiz açısından bu bir utanç tablosudur. Bu kadar önemli bir kültürel mirasın üzerinde otururken, onarım koruma ile ilgili disiplinlerin yeterli düzeyde gelişmemiş olması son derece büyük bir talihsizlik ve beceriksizlik örneği olarak karşımızda durmaktadır. Serdaroğlu'nun restorasyon eğitimine getirdiği çağdaş tutum ise koruma tarihimizde müstesna bir yere sahiptir. Ülkemizdeki eski eserlerin korunması için sağlıklı bir restorasyon eğitimi kurgulamak ve hayata geçirmek zorundayız.
Serdaroğlu'nun yönetiminde gerçekleştirilen, vurgusunu yapmamız gereken bir diğer önemli çalışma, İstanbul Kara Surları'nın restorasyonudur. Bu çalışma 1986'da başlatılmıştır ve onu, Cumhuriyet tarihinde şimdiye kadar yapılmış en büyük onarım-koruma faaliyeti olarak tanımlayabiliriz. Surlara yönelik bundan önce yine İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin (İBB) yaptığı uygulamalar, bilimsel olmaktan uzak örnekler olarak günümüze kalmıştır. İBB adına, 1987-1989 yılları arasında gerçekleştirilen çalışmalar neticesinde, ana sur kapılarından bazıları ve bunlar arasında kalan bir kısım sur yapısı restore edilmiştir. Serdaroğlu'nun yönetiminde başlayan bu ilk sistemli restorasyon faaliyeti ile Belgrad, Silivri ve Mevlevihane Kapısı onarım tasarıları yapılmış, ayrıca, Belgrad ve Mevlevihane Kapısı'nın onarımı gerçekleştirilmiştir.
Bu ilk ve kapsamlı koruma girişiminin başladığı tarihlerde, ne koruma imar mevzuatımız ne de korumacılık konusunda sahip olduğumuz bilinç düzeyi, çalışmaları yeterli şekilde destekleyecek nitelikteydi. Ne yazık ki surlara yönelik uzun vadeli oluşturulan bu çalışmalar, sonraki yıllarda, düzenli ve tasarılara uygun bir şekilde sürdürülmemiştir. Günümüzde, yeniden inşa uygulamaları hâlen görülmekte olan bu tasarıların, maalesef yapı çevresinin ihyası ve korunması ile ilgili bölümleri (eserin çevre koruması) yetkili kurumlarca yeterli ölçüde hayata geçirilmemiştir.
Cumhuriyet tarihimizin bu en büyük onarım koruma çalışması sürerken, yapılan bazı eleştiriler, koruma bilinci ve felsefesinin o dönem için ne kadar yetersiz seviyede olduğunu göstermektedir. Bunların arasında, surlarda yapılan yeniden inşa faaliyetini, “düşman saldırısı mı bekleniyor” şeklinde yorumlayan, yetkinlikten uzak ifadeler bile vardır. Benzer düşüncelerin günümüzde bile dile getirildiğine şahit olmaktayız ki, bu durum, ülkemizdeki koruma anlayışının, en azından bazılarının zihninde pek fazla yol katetmediğinin iyi bir göstergesidir.
Bilindiği gibi, 2005 yılında, Hitit İmparatorluğu'nun başkenti Hattuşa'daki (Çorum/Boğazkale) iç surların 65 metre uzunluğundaki bir bölümü yeniden ayağa kaldırıldı.* Bugün ören yerini gezen ziyaretçiler, kuleleri ile birlikte görkemli bir görüntüye sahip kerpiç sur duvarları sayesinde, kalıntılara farklı gözle bakabilme olanağı bulabiliyor. Alman kazı heyetinin bu restorasyon uygulaması, ülkemizde yabancılar tarafından yapılmış az sayıdaki önemli örnekten biridir. Bu değerli çalışmanın, bazı “bilirkişiler” tarafından, “yeni bir düşman saldırısı mı bekleniyor” şeklinde yorumlanmamış olması ayrıca sevindiricidir. En azından yabancı meslektaşlarımızın yaptıklarından şikayetçi değiliz demek ki.
“Restorasyon” terimini, onarım ve koruma faaliyetlerinin bütününü kapsayan bir kavram olarak tanımlayabiliriz. Yeniden inşa (rekonstürüksiyon) ise restorasyon alanında kullanılan bir tekniğin adıdır. Bu uygulamanın amacı, bir eseri tamamen veya kısmen yeniden ayağa kaldırmaktır. Bunun yapılabilmesi için eser ile ilgili “yeterli” bilgiye sahip olmamız gerekir. Bir eserin yeniden ayağa kaldırılması neden istenir? Yapım tekniğini daha iyi anlayabilmek, bir geleneği canlandırmak, eserin özgün estetik özelliklerinin ortaya çıkarılması veya sadece eserin mevcudiyetini sağlayıp korumak gibi çok çeşitli gayeler söz konusudur. Eğer ele alınan bir mimarlık eseri ise, yeniden inşa faaliyetinin genellikle iki temel hedefi vardır; yapıya eski/yeni işlevini kazandırmak ve eser ile temas kuracak olanların, onun özgün özelliklerini (belge ve estetik nitelikleri) gerçekçi şekilde (olabildiğince) kavrayabilmelerini sağlamak. Bu bakımdan, “kültürel varlık” niteliğine sahip her tür eser, yeniden inşa faaliyetinin konusu olma hakkına sahiptir. Tartışma ancak ele alınacak eserin seçimi konusunda, “öncelik” sırasının nasıl belirlenmesi gerektiği üzerine yapılabilir.**
İstanbul Kara Surları'nın yeniden inşası ile ilgili olarak yerli yersiz pek çok eleştirinin yapıldığını dile getirdik. Tuhaf bir tesadüftür ki, Serdaroğlu'nu eleştirenlerin bazıları, surlara yönelik aynı faaliyetin devamında, onun ekibi ile gerçekleştirdiği tasarımların neredeyse aynısını uygulamıştır. Bunun bir tarihi gerçek olarak altını çizmemiz şarttır. İstanbul gibi tarihi bir kenti en iyi anlatan mimari eser, surlardır. Her ne kadar koruma tasarımı istenilen düzeyde değerlendirilmemiş olsa da, tutarlı şekilde onarılıp yeniden ayağa kaldırılan bölümleri ile, surlar, bugün kentin önde gelen simgeleri arasındadır.
Serdaroğlu'nun gerçekleştirdiği çok sayıda onarım koruma etkinliğinden söz edebiliriz (danışmanlık, restorasyon tasarımları ve uygulamaları vs.). İzmir Saat Kulesi restorasyonu, Çemberlitaş onarım koruma çalışması, Çanakkale Aynalı Çarşı restorasyonu, Bursa Surları ve Saltanat Kapısı restorasyonu, Topkapı Sarayı Harem Dairesi röleve tasarımı, Adana Kemeraltı Çarşısı röleve ve restorasyon tasarımları (1978-1981), Kayseri iç kalesi ve Kuyumcular Çarşısı restorasyon tasarımları yaptığı çalışmalardan bazılarıdır.
İzmir Saat Kulesi'nin onarım çalışmalarında, Serdaroğlu'nun girişimi ile, su kullanılarak kimyasal ve mekanik temizleme yapılmıştır ki bildiğimiz kadarı ile Türkiye'de bu yöntemin ilk uygulandığı eserlerden biridir (belki de ilk olanı). Bu işlemde, yapının cephesi özel olarak hazırlanmış bir tesisat ile donatılır ve cephenin üstünden aşağıya doğru asit seviyesi dengelenmiş suyun akması sağlanır. Suyun akışı, cephenin tüm yüzeyine temas edecek şekilde ayarlanır ve aşınmayı önlemek için aşağıya doğru akan su belli aralıklar ile toplanır. Yerçekiminin etkisi ile aşağı doğru akan su, hem mekanik hem de kimyasal olarak cephe yüzeyinin temizlenmesini sağlar. Maalesef çok az kullanılan bu yöntem, İzmir Saat Kulesi'nde çok başarılı sonuçlar vermiştir. Günümüzde, cephe temizliği genelde yapı yüzeyinin tıraşlanması (veya kumlama denilen yüzeyin aşındırılması işlemi) şeklinde olmaktadır ki bu yöntem hem tahribat içermekte hem de cephenin kısa süre içerisinde tekrar kirlenmesine neden olmaktadır. Restorasyon kürsüsüne sahip bazı üniversitelerin, kendi binalarının cephe temizliğini bile bu ilkel yöntemle yaptırdığına şahit olduğumuz için, bahsini ettiğimiz başarılı uygulamanın altını çizmek önem arz etmektedir.