Assos'taki Araştırmaların Tarihi
İlk Çalışmalar
Assos hakkındaki en erken yayınlar, yabancıların Osmanlı İmparatorluğu’na yaptıkları gezilerin neticesinde ortaya çıkmıştır. Bu anlamdaki ilk bilgiler, 1784-91 yılları arasında sefirlik yapan Fıransız Gufiye’nin kaleme aldığı eserin II. cildinde yer almaktadır.* Yine aynı dönemlerde, Assos başka gezginlere de ev sahipliği yapar. Bunlar arasında: Albay Like (1800), Dr. Hant (1801), Rihter (1816), Osten (1826) gibi isimler bulunmaktadır. Anadolu hakkında oldukça önemli çalışmalar yapan, Fıransız gezgin Şarl Teksiye de Assos’u ziyaret edenler arasındadır. Gezisinin sonuçlarını, 1849‘da üç cilt halinde yayınlamıştır. Bu değerli eseri ödüllendirmek isteyen Sultan II. Mahmut, Assos tapınağının kabartmalı arşitrav parçalarını Luvr Müzesi’ne hediye etmiştir.
İki Amerikalı, Fıransis H. Bekın ve Cosıf Teçhır Kılark, 1879’da Assos’a uğrayan gezginlerden ikisidir. Ziyaretlerinin sebep ve sonuçları, diğerlerinden farklı olacaktır.
Dor mimarisi üzerine çalışmakta olan Kılark, 1879 yılında kurulan Amerika Arkeoloji Enstitüsü’nden aldığı destekle, Yunanistan ve Anadolu’da araştırmalarda bulunuyordu. Kılark, mimari incelemelerin yanı sıra Enstitü tarafından uygun bir kazı alanı bulunması konusunda da görevlendirilmişti. Kılark ve Bekın, gezilerinin sonunda hazırladıkları yayında, Assos kentine yaklaşık yirmi sayfa ayırdılar ve burada kazı çalışmaları yapılmasını Enstitü’ye önerdiler. Kurum hemen karşılık vererek araştırmanın organize edilmesini istemiş ve oldukça iyi bir bütçe ayırmıştır. Assos, teknik açıdan, Helenizm sonrası uzun bir yerleşim geçmişi olmadığı için seçilmişti. Böylelikle, tipik bir Helen kent dokusu mimariden günlük yaşama kadar kolayca incelenebilirdi.* Assos'un tercih edilmesindeki bir diğer önemli neden ise, Yunanistan gibi ülkelerde, kazılar sonucu elde edilen eserlerin ülke dışına çıkarılmasında çeşitli zorlukların baş göstermesiydi. Tarihi mirasa sahip ülkelerde, koruma bilincinin gelişmeye başlaması, buna yönelik düzenlemelerin ortaya çıkması ile sonuçlanmıştır. Bu durum, eser “toplama” meraklısı Batılı “tarih severlerin”, işlerini eskisi kadar rahat yapmalarını engellemekteydi. Oysa Osmanlı henüz bu aşamaya gelmemişti ve çok daha büyük başka dertler (toprak kayıpları ve siyasi çalkantılar) ile boğuşuyordu. Bölge, kazı faaliyetleri açısından bakirdi ve yasal düzenlemeler açısından da zorluk taşımıyordu.** Böylece, Devleti Aliyye'den gerekli izinler alınarak, 1881 yılında Assos antik kentinde kazılara başlandı. Kazı çalışmaları, Athena Tapınağı, nekropol alanı ve agora gibi kamu yapılarında gerçekleştirildi. Kazılar, 1884 yılında son buldu. Bu çalışma, Anadolu’daki ilk Amerikan kazısı olma özelliğini taşımaktadır. Kazılarda çıkan mimari parçalar ve nekropol (mezarlık) buluntuları, Osmanlı Devleti ile yapılan anlaşmaya göre, iki taraf arasında paylaşıldı. Amerikalıların payına düşen eserler, bugün Boston Müzesi’nde sergilenmektedir. Giden eserlerin niteliğine baktığımızda, kimin kazançlı çıktığı açıktır. Müze'de çalışmakta olan Amerikalı meslektaşlarımızın, Assos kazısını ziyaretlerinde belirttiklerine göre, pek çok eser ve özellikle de kent ile ilgili önemli bilgiler vermesi muhtemel yazıtlar, hâlen müzenin depolarında saklanmaktadır. Henüz üzerlerinde çalışılmadığı ifade edilen yazıtların, Assos ile ilgili bilgilerimize yapacağı katkı yadsınamaz. Bu gibi sorunların, geçmişte yaptığımız bazı “iş birliklerinin” katlanmamız gereken sonuçları olduğunu unutmamalı ve onlardan dersler almalıyız. Tarih biraz da bunun için var.
Kılark, giriş niteliğinde kazı raporları yayınlamışsa da, ailevi sorunlar nedeni ile kazı ve yayın çalışmalarına ara vermek durumunda kaldığından, daha ayrıntılı bir yayın gerçekleştiremez. Kılark'ın, Amerika Arkeoloji Enstitüsü ile arasının açılması, yayın çalışmalarına devam etmemesinin sebeplerinden biri olarak kabul edilebilir. Kurumun Assos kazısından beklentisi, çıkan buluntuların tamamının Amerika'ya getirilmesiydi. Özellikle Athena Tapınağı'nın parçaları çok fazla önemseniyordu; çünkü Amerika topraklarında yapının tekrar inşa edilmesi söz konusuydu. Diğer taraftan, Kılark'ın Osman Hamdi Bey ile pek de sıcak olmayan ilişkisi, işlerin ters gitmesine yol açmış ve arzu edilen eserlerin ancak üçte biri için söz alınabilmişti. Enstitü için büyük bir düş kırılığıydı bu ve durumun baş sorumlusu olarak Kılark gösteriliyordu. Oysa Osmanlı'da dönemin kuralları gereği paylaşım zaten bu şekilde yapılıyordu. Elde edilen eserler, devlet, toprak sahibi ve kazıyı gerçekleştiren olmak üzere üçe bölünüyordu. Toprak sahibi Sultan olduğu için 2/3 orandaki eserlerin Osmanlı'da kalması olağandı. Bununla birlikte, Pergamon örneğinde olduğu gibi, kazı yapılan toprağın Osmanlı'dan satın alınması ile eserlerin 1/3 hakkını daha elde etmek mümkündü. Almanlar, kibarca ifade etmek gerekir ise “uyanık” davranıp, kazıda bulunan değerli eserlerin varlığını Osmanlı yetkililerinden gizlemişlerdi.* Kazı yapılan toprakları ucuza ve kolay bir şekilde satın aldıktan sonra eserleri ortaya çıkarmışlar, böylece buluntuların üçte ikisi üzerinde hak sahibi olmuşlardı. Avrupa'nın en önemli ve rağbet gören müzelerinden biri olan Pergamon Müzesi bu şekilde kurulmuştur. Amerikalılar herhalde henüz tecrübesiz olduklarından, bu gibi yöntemlere başvurmayı akıl edemediler.
Kültürel konularda Osmanlı Devleti'nin haklarını çağdaş bir anlayış ile savunan Osman Hamdi Bey, eserlerin yurt dışına çıkarılmasına sıcak bakan biri değildi. Amerikalılar, diğer mimari parçaları satın almayı teklif etse de Osmanlı tarafı olumlu yanıt vermedi. Bu yaklaşım tarzı o dönem için oldukça yeni ve ilericiydi. Amerikalılardan birkaç yıl önce (1878), Almanların Bergama'dan çıkarılan eserlerin üçte ikisini alıp götürdüğü düşünülürse, Osman Hamdi Bey'in tutumunun ne ölçüde farklı olduğu daha iyi anlaşılır. Arzu ettiklerinden çok daha azını elde etmelerine rağmen Amerikalılar yine de şanslı sayılabilir; çünkü Osmanlı topraklarında, resmî yollardan yurt dışına çıkarılacak son eserlerden “bazılarına” onlar sahip oldular. Osman Hamdi Bey'in öncülüğünde 1884 yılında yapılan tüzük değişikliği ile (Asarı Atika Nizamnamesi), eserlerin Osmanlı topraklarından yurt dışına çıkarılması yasaklandı. Tüm bunlar olurken, yabancılara eser hediye etme konusunda son derece cömert biri olan Sultan II. Abdulhamid, yeni düzenlemelere rağmen, Alman ve Avusturyalı yetkililere önemli ayrıcalıklar tanımaya devam etmiştir. Bugün yine Avrupa'nın ünlü müzelerinden biri olan Viyana'daki Efesos Müzesi'nde sergilenen eserler (Efesos Kelsos Kütüphanesi'nin eşsiz parçaları, Part Anıtı'nın kabartmaları vs. gibi) bu şekilde elden çıkmıştır. Yalnızca antik dönem değil, İslam devri eserlerinin de siyasi “hediye” olarak kullanıldığını biliyoruz. Pergamon ve Efesos müzelerinin koleksiyonunda bu türde pek çok değerli eser bulunmaktadır. İslam eserlerinin yurt dışına çıkışının yasaklanması ve korunmalarına yönelik tedbirler ancak 1906 yılında nizamnameye eklenmiştir.
Kılark'ın Amerika Arkeoloji Enstitüsü ile arasının açılması ve ailevi sebepler nedeni ile kenara çekilmesinin ardından, onun görevini Bekın devraldı. O da kazı çalışmalarını ancak 1921 yılında tüm belgeleri ile yayınlayabilme olanağı bulabildi.* Övgüye değer bir davranış göstererek, yayına hazırladığı esere Kılark'ın adını da eklemiştir. Bekın, çalışmaları boyunca Çanakkale'de ikamet etmiş, son nefesini de burada vermiştir.
Assos Kazısı, Amerika Arkeoloji Enstitüsü’nün ilk kazı çalışmalarından biridir. Dönemin koşulları içinde, bazı yönlerden örnek bir kazı olarak görülmesi nedeni ile önem arz eder. 1968 yılında, Amerika Arkeoloji Enstitüsü’nün çıkardığı derginin Nisan sayısında, “Assos'a Dönüş”* adlı bir makale yayınlanır. Bu metinde, neden tekrar Assos kazılarına başlanması gerektiği ve Assos’un Amerika Arkeoloji Enstitüsü için bir “kapanmamış hesap” olduğu ifade edilmektedir. Bütçe çalışmaları bile yapılmış, fakat çeşitli nedenlerle kazılar tekrar başlayamamıştır. 1981 yılında, Türk bilim insanları tarafından başlatılan kazılar ile birlikte, Enstitü'nün Assos'tan ümidi kestiğini tahmin etmek zor değil. Bununla beraber, Amerika Arkeoloji Enstitüsü ile olan tarihsel bağlar, Assos'un uluslararası boyutta tanınmasını sağlayan etkenlerden biri olmuştur.
Cumhuriyet Dönemi
Amerikalılar’ın Assos’da gerçekleştirdiği kazıdan tam 100 yıl sonra, 1981’de, Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı adına, Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu’nun başkanlık ettiği bir ekip ile Assos’ta kazı ve restorasyon çalışmalarına tekrar başlandı.