Ölü Gömme Âdetleri

 

Assos ve bağlı olduğu Anadolu coğrafyasının kültürel dokusunu daha iyi anlamak adına, ölü gömme âdetleri üzerinde az da olsa durmalıyız. Bu kitabın ikinci bölümünde gizemli Assos taşından yapılmış mezarların izini süreceğimiz için eski insanların düşünüş biçimleri ile ilgili zihnimizde genel bir çerçevenin oluşması yararlı olacaktır. Ölü ile ilgili gelenekleri incelemek, yalnızca eski insanların hayatın gerçeklerine karşı takındığı tavrı kavramak bakımından değil, aynı zamanda insan topluluklarının kültürel anlamda nasıl değiştiği, karıştığı ve muhafaza edildiğine dair fikir sahibi olmamız açısından da önemlidir.

İnsanın ölümle giriştiği bir tür hesaplaşma ve bundan geriye kalanlar, somut nesneden yola çıkarak araştırma yapan kazı bilimin eski toplumları anlamaya çalışmasında en kıymetli malzemelerden birini teşkil eder. Özellikle yazı öncesi kültürleri daha iyi tanıyabilmek için ölü ile ilgili merasimlerin bize kazandırdığı bilgiler paha biçilmezdir. İnsana yönelik tüm korku, umut, hayal etme, teslimiyet ve mücadele durumlarının bir aksi, ölüm ile kurduğumuz temas esnasında ortaya çıkar.

Yerleşik hayata geçişle beraber, bizim açımızdan, ölü kültü artık daha kolay takip edilir bir hâl alır. Üzerine yorum yapabileceğimiz davranış şekillerini ve bunlara ait nesneleri saptayabiliriz. İnsanın avcı-toplayıcı hayat tarzından, tarıma dayalı ve dolayısıyla göçebe olmayan bir döneme geçişi, Anadolu’nun bir bölümünü de içine alan, Yukarı Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır. Bir ucu Filistin topraklarında, diğeri Basra Körfezi’nin doğusunda bugünkü İran topraklarında olan, yay biçiminde bir coğrafyadır bu. “Bereketli Hilal” denilen bu yayın içinden, güneye Dicle ve Fırat nehirleri akar. Bu yayın sırtı, bugünkü Adıyaman ve Urfa şehirlerini içine alır.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi, insanlık tarihinde çok önemli bir aşamaya ev sahipliği yapmıştır. İnsan toplulukları, ilk kez tarıma dayalı yaşam tarzını benimsemiş ve konutlar inşa ederek yerleşik düzene geçmiştir. Diyarbakır Ergani’deki Çayönü en eskisi olmak üzere, Hacılar, Can Hasan, Çatalhöyük gibi yerleşimler, Anadolu’daki önemli ve en eski yerleşimlerin başında gelir. Bunlarla beraber: Seydişehir yakınlarında Suberde, Aksaray’da Aşıklıhöyük (Görüklütepe), Burdur yakınlarındaki Kuruçayhöyük, Anadolu’nun farklı bölgelerinin de tarih öncesi yerleşim merkezlerine sahip olduğunu işaret etmektedir. Yapılan kazı çalışmaları neticesinde, Anadolu’da ölü kültünün çok çeşitlilik gösterdiğini biliyoruz. Bölgenin yerleşim tarihi açısından eskiliği ve tarih boyunca farklı insan topluluklarının bir araya gelmesini sağlayan kuvvetli çekim etkisi nedeniyle, ölü kültüne yansıyan bu çeşitliliğin olağan olduğunu belirtmek gerekir.

Yerleşim sayısının artmasında iki önemli neden vardı: Tarım sayesinde daha fazla insanın beslenebilmesi ve yerleşik düzenin getirdiği korunaklı evlerin yaban çevreye karşı güvenliği sağlaması. Bu sayede nüfus artmış ve sosyo-ekonomik gereksinmeler neticesinde yeni yerleşimlerin önü açılmıştır. Nüfus artışının diğer kayda değer nedeni ise, çeşitli sebeplere bağlı olarak (iklim şartları gibi), yakın coğrafyalardan bölgeye göçlerin gerçekleşmesidir.

Yerleşik hayatın gelişmesi ile birlikte, kavim ve topluluk yapısından, toplum olarak nitelendirebileceğimiz bir evreye doğru yönelim başlar. Karmaşık bir sosyal düzen oluşmaya başlamış, meslekler, iş bölümleri, giderek yönetim sistemleri ve bunların gerektirdiği yeni kurallar ortaya çıkmıştır.

Tunç Çağı’na gelindiğinde, Anadolu’nun batısından doğusuna, Turoya kültüründen Hitit ve Hurri kültürlerine kadar, kent-kır ayrımının ortaya çıktığı merkezi kırallıkların, kent-devlet düzeninin oluştuğunu görüyoruz. Anadolu dışı ile yoğun ticaret ve siyasal ilişkilerin kurulması da bu şekilde başlar. M.Ö. 4. binden başlayarak, Anadolu’da yerleşme merkezlerinin, bölgesel ayrımlara bağlı olarak da farklı kültürlerin boy gösterdiği bir dönemin başladığı kanıtlanmaktadır.

Elimizdeki verilerden yola çıkarak, eski insanların, ölümün bir son olmadığını düşündüklerini varsayabiliriz. Yazılı mitosların ortaya çıktığı çağlarda bu düşünceleri daha açık saptama olanağı olsa da, benzer görüşlerin tarih öncesi döneme kadar uzandığını gösteren pek çok işaret var. Ölen kişinin olasılıkla sadece canlılık ve hareket durumunda bir değişiklik olduğu kabul edilirken, geride kalanlar ile ilişkisini bir şekilde sürdürdüğüne ve hatta onların hayatlarını etkileyebildiğine inanılmaktaydı. Bu yaklaşıma bağlı olarak, kimi kültürlerde bir ata tapımının geliştiği, kimisinde ise ölüden korkma ve bununla ilgili bazı gelenek hâline gelen davranış şekillerinin oluştuğu saptanmaktadır. Tapınma ve korkunun birbiriyle ilintili olduğu kabul edilebilir. Bununla birlikte, ölüden ve temsil ettiği her şeyden kaçmak ile ona bir tür kutsallık atfetmek arasında çok belirgin farklar bulunmaktadır. Birinde ölüden olabildiğince uzaklaşma isteği göze çarparken, diğerinde sürekli yakınında hissetme ihtiyacı söz konusudur. Bu iki yaklaşımın, bazı toplumlarda birbirine karışmış olması veya aynı anda varlığını sürdürmesi, ölüm ve ölüye karşı çelişik duyguların bir ifadesi olsa gerek. Diğer yandan, kültürel melezleşmenin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkan “çeşitlilik” hâli de göz ardı edilmemelidir. Eğer toplum içerisinde, herhangi konuda birbirinden çok farklı uygulama veya anlayışlar mevcut ise, büyük olasılıkla bu öğeler geçmişte var olmuş bir kültürel kaynaşmanın kalıntılarıdır. Toplulukların bir araya gelişi, melezleşme ile sonuçlanacak ölçüde yoğunlaşmış olsa bile, onlardan her konuda uzlaşmaları beklenemez. Aynı olaya yönelik “farklı” uygulama veya düşüncelerin varlığını sürdürmesi çok sık yaşanır. Dolayısı ile, Anadolu'daki ölü kültünün çeşitlilik göstermesini, bu açıdan değerlendirmek de mümkündür.

Ölüden korkunun belirtileri arasında: Kemiklerin ve eklem yerlerinin kırılması, gömü yapılan yerden kaçmak, ölen kişinin ismini ağza almamak sayılabilir. Elbette, bu ruh hâlinin tam tersi durumlar da söz konusuydu. Ölüden korkup uzaklaşmak yerine, onun rahat etmesi için özel bir ihtimam sergilendiği de oluyordu. Ölünün gittiği yerde yalnız olduğu, anılmaya özlem duyacağı düşünülürdü. Bu sebeple, mezarın içine çeşitli araç gereç ve yiyecekler konulurdu.

Ölüye karşı alınan önlemler ile ilgisi olduğunu düşündüğümüz, örneğin Kültepe kazılarında, kapısı örülmüş bir oda bulunmuştur.* Olasılıkla, ölü geri geldiğinde, kapıyı bulamaması amacıyla yapılmıştır. Bu uygulamanın yanı sıra, ölü evinin boşaltılması ve benzeri bazı adetlerin varlığına yönelik, ele geçen çivi yazılı tabletlerde çeşitli anlatımlara rastlanmaktadır.** Mevtadan korkunun bir diğer yansıması, ölen eğer erkek ise, dul kadının yüzünü boyaması veya peçe takmasıdır ki ölü geri geldiğinde onu tanıyamasın. Günümüzde bazı toplumlarda, dul kadınların cenazede tül peçe takma geleneği sürmektedir. Bu durum, binlerce yıllık inançların, bir matem göstergesi olarak hâlâ devam ettiğini mi anlatmaktadır bize?

İnsanlık tarihinde, ölü kültünü oluşturan, çelişik gibi görünen farklı duyguların izdüşümleri, gömü yöntem ve biçimlerini de etkilemiştir. Örneğin, Çatalhöyük’te gerçekleştirilen kazılar neticesinde, tapınak olması muhtemel bir yapı açığa çıkarılmıştır. Bu yapıya ait odaların duvar resimlerinde, ölü kültüyle ilgili oldukça merak uyandırıcı sahneler tasvir edilmiştir. Bu betimlemelerde, başsız cesetlere saldıran akbabalar görülmektedir. Resimlerin yapıldığı duvarların önündeki sekilerde, ağaç kaplar ve sepetler içinde insan kafatasları bulunur. Ele geçen resim ve buluntuların desteklediği yorumlardan biri, ölü bedenlerin kafalarından ayrılarak akbabalara atıldığı yönündedir. Kafataslarının ise bir tür tapım için saklandığı akla yakın durmaktadır. Bu uygulamanın yanı sıra, Çatalhöyük’te, “ölü gömme” işleminin yapıldığını biliyoruz. Çatalhöyük VI. yapı katına ait konut ve kutsal odalarında, döşemelerin altına gömülen büyük sepetlerin içinde, cenin pozisyonunda (hoker) bütün iskeletler bulunmuştur. Aynı dönemde yapılan ölü ile ilgili farklı uygulamalar, bugün için bilmemizin zor olduğu ama ancak tahmin edebildiğimiz, bireyler arasındaki farklı toplumsal mevkilerin varlığından kaynaklanmış olabilir. Bir diğer açıklama ise, daha önce vurguladığımız gibi, toplum içindeki değişik etnik yapıların veya ayrı köklerden gelen geleneklerin etkisidir.

Yeni Taş Çağı ile beraber, gömme işleminin, yerleşme içi ve dışı olmak üzere iki farklı şekilde geliştiğini görüyoruz. Dicle’nin kollarından Boğazçayır kıyısında yer alan Çayönü Höyüğü, bildiğimiz kadarı ile en eski yerleşimdir (günümüzden 9200-8700 yıl önce). Ölülerin yerleşim içine gömülmesinin en eski örneklerine de burada rastlamaktayız. Taş temelli, dörtgen şeklinde ve ayrık düzende yapılmış olan konutların içi, hücre biçiminde odalardan oluşmaktaydı. Evlerin tabanlarının altına, olasılıkla başka bir yerde çürütülen cesedin kemikleri, cenin pozisyonunda gömülmekteydi. Orta Anadolu’daki Çatalhöyük dışında, aynı bölgede Hacılar’da, ev ve avlu tabanları altına gömme geleneğinin olduğu saptanmıştır. Orta ve Güneydoğu Anadolu’daki yerleşim alanı ve ev içi gömme geleneğine paralel olarak, Filistin’de (Trina) benzer bir geleneğin olduğunu biliyoruz. Bu da bize, öntarihten başlayarak, yaygın bir ata kültü geleneğinin varlığını işaret etmekte.

Ata kültü, elbette yalnızca ölüm ve ölüden korkunun bir tezahürü değildir. Topluma faydası olmuş kişiler veya yakın akrabalar, öldüklerinde, geride kalanlar tarafından güzel duygular ile anılır. Toplumun ve bireyin ortak bir duygudaşlık içinde buluştuğu bu gibi durumlar, ata kültünü yeşerten etkenler olabilir. Ayrıca, ata kültünü insanın tarihsel bir varlık olmasına da dayandırabiliriz. Geçmişi ile yaşayan insan, aslında onun bir sonucudur. Tüm yapıp etmeleri, geçmişin gölgesi ve etkisi altındadır. Bu noktada “geçmiş” dediğimiz kavramın, insanın insanlaşmaya başlaması ile beraber ortaya çıkan ve onunla birlikte gelişip değişen “kültür” anlamında olduğunu belirtmek gerekir. Bu açıklamada, ata kültünün kökü, bireylere veya belli bir olgu (ölüm gibi) karşısında verilen ruhsal tepkilere değil, bunları da kapsayan ama bundan fazla olarak, insanın ancak geçmişi ile var olabilen bir kültürel canlı olmasına bağlanabilir. İnsan, çok eskilerden beri, tüm yapıp etmelerinde, kendinden önce dünyaya gelmiş olan atalarının etkisinin ve iradesinin bir şekilde farkındadır diyebiliriz. Gelenek ve göreneklerin, eskiye gidildikçe, daha yoğun bir şekilde sosyal yaşantıyı biçimlendirdiğini kabul edersek, bahsettiğimiz tarihselliğin ve onun var olmasını sağlayan “atalar” algısının o derece kuvvetli olması şaşırtıcı gelmez. Ata kültü, geleneklerin oluşmasına ve sürdürülmesine dolaylı veya doğrudan güçlü bir şekilde etki eder. Kültürel bir canlı olduğumuzun bilincine vardıktan sonra, bildiğimiz çoğu şeyin kökeninde bizden önce yaşamış insanların deneyimlerinin yattığını fark ederiz. Bu yaklaşımı, ünlü düşünürün sözleri özetlemektedir:

Ölüler Yaşayanları yönetirler.”* (Ogüst Kont)

Ata kültü geleneğinin, Tunç Çağı (M.Ö. 3000) Anadolu’sunda yaygın bir şekilde devam ettiğini gösteren güçlü kanıtlar vardır. Dolayısıyla, kökleri tarih öncesine dayanan, bir tür kültürel süreklilikten bahsetmekteyiz. Tarih öncesi Anadolu’nun ilk yerleşimleri, Tunç Çağı’nın kent-devletlerine ve merkezi kırallıklarına doğru evrilmiştir. Alacahöyük, Kültepe, Alişar, Kusura, Babaköy ve Yortan’da, yerleşme ve konut içine gömü örnekleri, oldukça yaygın bir şekilde bulunmaktadır. M.Ö. 1. binyıl başlarından itibaren ise, gömü işleminin daha çok yerleşme dışına yapıldığını görmekteyiz. Daha önce belirttiğimiz gibi, hem tarih öncesi dönemde hem de Tunç Çağı’nda yerleşim dışına gömme işlemi yapıldığını biliyoruz; ama bu sıklıkta değil.

Ölüyü gömmenin en basit uygulaması, toprak mezarlardır. Bu tarz gömme yöntemine: Batı Anadolu’da Kusura, Tumtepe, Turoya ve Hanaytepe’de, Samsun’da Kaledoruğu, Tekeköy, Tokat Maşat'ta ve Doğu Anadolu’daki Tilkitepe’de rastlanmıştır. Ölü, bir çukura hoker vaziyetinde veya düz olarak konur, bazen bir dokuma örtüye veya deriye sarılırdı. Ölünün yanına hediyeler konduktan sonra üzeri tahtalarla örtülerek toprak doldurulurdu. Bu tipteki gömü biçimi, Anadolu’nun tarih çağları boyunca sürdürülmüş ve “günümüze” kadar gelmiştir.*

Ölüye fizik dünyada yapılan son görevlerden biri de, yakma (kıremasyon) işlemidir. Bu yöntemin bazı toplumlarda hâlen sıklıkla kullanıldığını görmekteyiz. Bu uygulamanın bir işlevsel tarafı, gömünün fazla yer kaplamaması ve yakma sayesinde olası zararlı mikropların ortadan kalkmasıdır. Eski insanlar için, yakma işleminin, tam bilemeyeceğimiz çeşitli soyut anlamlar taşıması da ihtimal dâhilindedir. Anadolu ve Orta Doğu'daki en eski yakarak gömü örnekleri, Aksaray İli sınırları içinde kalan Aşıklıhöyük'te ortaya çıkarılmıştır. Keramiksiz Yeni Taş Çağı'na* (kabaca M.Ö. 10.000-7000 arası) tarihlenen bu gömülerin Anadolu'ya özgü yerel bir gelenek olduğu varsayılabilir. Aşıklıhöyük'ten sonra bu tip gömü uygulamaları en erken, Batı Anadolu'da Kaklık*** (Afyon) ve Güneydoğu Anadolu'da Gedikli/Karahöyük'te**** görülür. Erken Tunç Çağı'nın üçüncü evresine (MÖ. 2200-1900) tarihlenirler. Yine de, Hitit devrine kadar, Anadolu genelinde çok yaygın bir uygulama değildir. Hititler, yakarak gömü işlemini çok sık kullanırlardı. Bu onların Anadolu'daki tarih öncesi topluluklar ile olan akrabalığının göstergesi olabileceği gibi, Hitit kültürünün bünyesindeki Anadolu dışı unsurların bir yansıması şeklinde de yorumlanabilir.*

Yakarak gömme tekniğinin, özellikle salgınlara karşı tarih boyunca sıkça uygulanmış bir yöntem olduğu söylenebilir. M.Ö. 1. bin yılın başlarında oldukça yaygın olarak kullanılan bu gömü çeşidi ile ilgili bulunmuş pek çok örnek vardır. İzmir’in kuzeyindeki Pitane (bugünkü Çandarlı) kazıları, bu açıdan zengin buluntular vermiştir. Assos nekropolünde de, yakarak gömme yöntemine yönelik ilginç örnekler ortaya çıkarılmıştır. Yakma işlemi, gömünün yapılacağı yere yakın bir yerde gerçekleşiyordu. Ateş için istiflenen odunların üzerine konan ölü, bazen bu iş için hazırlanmış kıline denilen bir ahşap döşek üzerine yatırılırdı. Odunlar ateşe verildikten sonra ateşin içine buhur kokusu veren kokulu yağlarla dolu küçük seramik kaplar konurdu. Böylece, ölünün yakılması ile ortaya çıkan kötü kokular önlenirdi. Yanma bittikten sonra, kemik ve küller bir kapta toplanır ve gömünün yapılacağı çukura konurdu. Kemik ve küller, bazen küçük boyda bir çömlek içine, bazen de pişmiş toprak veya taştan yapılmış ev modellerine konulurdu. Ege adalarında yapılan kazılarda sözünü ettiğimiz ev modellerinden pek çok örnek bulunmuştur. Bunlar, dönemin konut mimarisi ile ilgili değerli bilgiler vermeleri nedeniyle ayrıca önemlidir. Kapların ağzı bir küçük çanak veya yassı bir taşla kapatıldıktan sonra üzerine toprak atılırdı. Gömünün yerini göstermesi için mezarın başına bir taş dikildiği de olurdu.

Bir diğer yöntem, ölülerin büyük küpler içine konarak gömülmesidir. Pitos denilen bu küplerin boyları, 1 metreden 2 metreye kadar değişebilmekte ve farklı pek çok iş için kullanılmaktaydı. Eski Çağ kültürlerinde, evlerin hemen yanındaki ambarlarda buğday, arpa gibi tahıl ürünlerinin yanı sıra, yağ ve şarap pitoslar içine konur, toprağa dik bir şekilde gömülerek depolanırdı. İşlevsel olmaları nedeni ile bolca üretilen bu küpleri, ölü gömme işleminde kullanmak kolaylık sağlamış olabilir. M.Ö. 4000’ler, silah ve araç gereç yapımı için çakmaktaşı, obsidyen (doğal cam) ve bakırın kullanıldığı dönemlerdi. Bu dönemin yerleşimlerinde küp mezarların oldukça yaygın olduğunu görüyoruz. Alişar, Kusura, Babaköy, Yortan, Turoya ve Kültepe bu yerleşimler arasında sayılabilir. Ölü, büyük küplerin içine, hoker vaziyetinde veya boylu boyunca yatırılmaktaydı. Ölünün yanına, ziynet eşyaları (küpe, bilezik vs.), meyve tabağı, mızrak ucu vb. gibi öte dünya anlayışını yansıtan eşyalar konuluyordu.*

Yan yatırılan küpün ağzı yassı bir taşla kapatılır ve küpün hareket etmesini önlemek için etrafına küçük taşlar sıkıştırılırdı. Bu küpler, Babaköy ve Yortan'da mezarlık alanı içerisinde bulunmuştur. Alişar’da ise, evlerin döşemeleri altına gömüldüğü anlaşılmıştır.

Ölü gömme işlemi için, daha sonra bu işe özel imal edilmiş küplerin kullanıldığını görüyoruz. Farklı biçime sahip bu küpler, silindir şeklindeydi. İçerisindeki iskeletlerin incelenmesi sayesinde, ilginç veriler elde edilmiştir. Orta ve Doğu Anadolu’da küp içine çocuklar gömülürken,** Batı Anadolu’da bu işlem yetişkinlere de uygulanmıştır. Bir diğer dikkati çeken farklılık da, bu tip gömü yönteminin, Batı Anadolu’da örneğin Çandarlı ve Assos’ta M.Ö. 6. yüzyıldan sonra pek görülmemesine karşın, Doğu Anadolu’da M.Ö. 3. yüzyılda bile sürdürülmesidir. Keban Barajı'nın suları altında kalacak alanlarda gerçekleştirilen kurtarma kazılarında, Kalaycıktepe nekropolünde (mezar alanı) küp mezar örnekleri ele geçmiştir.

Heti Goldmın’ın kazı yaptığı, Tunç Çağı’ndan kalma Tarsus’taki Gözlükule Höyüğü, yine kayda değer mezar örneklerine sahiptir. Burada kazılan mezarların içinde “yalnızca” çocuk iskeletleri bulundu ve aynı küp içinde iki veya daha fazla çocuğun gömülmüş olduğu belirlendi. M.Ö. 3. bin yıla tarihlenen bu mezarlar, bir salgın hastalık nedeniyle gerçekleşen toplu ölümler için mi kullanılmıştı, emin değiliz. Diğer taraftan, günümüzde de yapıldığı gibi, aynı mezarın tekrar kullanılması olağan bir durumdu. Küp içindeki eski kalıntılar öteye itilerek, mevta, hediyeleri ile birlikte yeni ikametgâhına yerleştirilmekteydi. Anadolu’da toplu defin geleneğine pek sık rastlanmamaktadır ve kazıdan elde edilen verilere göre, olası bir salgın belirtisi de yoktur. Bu nedenle, Gözlükule’deki birden fazla iskeletin varlığı, mezarların tekrar kullanıldığını gösteriyor olabilir.

Bir diğer defin yöntemi, pek çok kültürde örneği olan, lahit içine gömmedir. Ölüyü kapalı bir mekân içinde muhafaza etme düşüncesi, tarih boyunca değişik biçimlerde uygulanmıştır. “Öte dünya” anlayışının uzantısı olarak, ölünün yanına diğer yaşamında rahat etmesini sağlayacak eşyaların konması ile gömüldüğü mekânın bir konuta benzetilmesi benzer kaygılardan ortaya çıkmış olsa gerek. Özellikle M.Ö. 5. yüzyıldan sonra, taş lahitlerin dış görüntüsü, dönemin mimarisine benzetilir. Bu durum, yukarıda bahsettiğimiz kaygıların yanı sıra, ölenin ve ailesinin toplum içindeki yerini göstermesi bakımından da farklı bir anlam taşır. Mezar yapıcılığında el işinin öneminin artması, bu yapıları giderek daha çok zenginlik ve toplumsal konumun göstergesi hâline getirmiştir. Böylece, gelişigüzel biçim verilmiş ve üzeri düz bir kapak ile örtülmüş olanlarından tutun, bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen “İskender Lahti” gibi, sanat değeri yüksek örnekler ortaya çıkmıştır.

Lahitler, çoğunlukla yekpare veya parça taştan yapılıyordu. Parçalı taştan yapılan lahitlere Geç Yeni Taş Çağı’ndan itibaren: Alacahöyük, Alişar, Kusura, Ahlatlıbel ve Kültepe gibi merkezlerde; Batı Anadolu'da ise Tunç Çağ ve Demir Çağ yerleşimlerinde rastlamaktayız. İlginç olarak, Alişar’da, lahitlerin kerpiçten yapılmış olanları ele geçmiştir. İzmir Urla'da (İlk Çağ'daki adı ile Kılazomenay) ise, insan ve hayvan bezemeli kerpiç lahitlerin benzersiz örnekleri bulundu. Roma döneminde, yine aynı bölgede pişmiş topraktan lahitlerin varlığı bilinmektedir.* Kerpiç malzemenin kullanılması, M.Ö. 8. yüzyıla ait Firüg mezarlarında da tespit edilmiştir. Ankara’da, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Sıhhıye’deki binasının yapımı sırasında, kerpiçten yapılma tuğlalar ile örülmüş, bir bindirme tonoz mezar serisi saptanmıştır. Mezardan çıkan Firüg imalatı çanak çömlek, M.Ö. 8. yüzyılın sonlarına tarihlenmekteydi.

Ölüyü bir konut içinde barındırma düşüncesinin ulaştığı son nokta, içine lahit gömmeyi de alan, anıt mezar yapımıdır. Anıt mezar türünün en dikkat çekici olanları, tümülüslerdir. Anadolu'daki en ünlü tümülüslerden biri, Nemrut Dağı'ndaki Komagene kıralı Antiyohos'un M.Ö. 1. yüzyıla ait mezarıdır. Tümülüsler, insan eliyle yapılmış yığma tepelerdir. Bu yığma tepenin merkezinde mezar odası bulunmakta ve odaya giden bir geçit (dromos) ile yapı bütünü tamamlanmaktadır. Mezar odası, toprak yüzeyinden 2.5-3 m. aşağıya yapılan kare biçimli bir çukurdur. Bu çukur, kenarları genellikle ahşap kütükler ile örülmüş bir duvar ile çevrilir. Odanın tavanı da yine ahşap kütükler ile kapatılır. Daha sonra, üst yapı killi toprak ve moloz taşlar ile örtülür. Tümülüslerin boyutları çeşitlilik göstermektedir. Küçük ölçekli bir höyük ile yarışabilecek büyüklükte olanları mevcuttur. Anadolu’da Demir Çağı (M.Ö. 1200-750) başlarından itibaren görülmeye başlanan bu mezar tipinin, Firügler tarafından getirildiğini söylemek çok yanlış olmaz.* Firüg kültürü, Orta Anadolu’ya olasılıkla Balkanlar’dan gelerek yerleşen göçmenler ile o döneme değin Hitit hâkimiyeti altında yaşayan yerel halkın bir bireşimidir. Bu topluluklar, ilerleyen dönemlerde, benzer süreçlerin bir sonucu olarak ortaya çıkacak olan Helen kültürünü hem etkilemiş hem de öncelemiştir. Örneğin, Firüg toplumunda, yazı yazma işinin yalnızca yönetici sınıfın tekelinde olmadığını biliyoruz* ki bu Helen kültürü ile benzerliğin (ya da Helen kültürüne doğrudan Firüg etkisinin) başat unsurlarından biridir. Firüg tümülüsleri, Marmara’nın doğusundan, Kızılırmak kavsi içine kadar olan geniş bir bölgeye yayılmıştır. Firüglere komşu Lüdyalıların da, bu tip mezarlar yaptıklarını, Sardes'te (günümüz Uşak) bulunan tümülüslerden anlıyoruz.

Tümülüs mezar geleneği, yüzyıllar boyunca varlığını sürdürdü. En geç M.Ö. 1. yüzyıla tarihlenen tümülüs mezar tipleri bulunmaktadır. Tırakya Kırklareli’nde, Kuzey Anadolu’da Samsun çevresinde, Çanakkale ve Balıkesir dolaylarında pek çoklarına rastlamak mümkün. Firüg tarzından farklı olarak, mezar odaları toprak altında değil üstündedir ve taştan inşa edilmişlerdir. Bu tip tümülüsler, Yunanistan'da (M.Ö. 2. binde) ve adalarda sıklıkla kullanılmaktaydı. Bu mezar uygulamasının Anadolu'ya gelişi, batı kıyılarında M.Ö. 1. binin başlarına denk gelir. İzmir Bayraklı'daki Hacı Mutso Tepesi'nde, M.Ö. 6. ve 7. yüzyıllara tarihlenen, kırka yakın, taş odalı, yığma taşlı mezar tepeleri bunlara örnektir. Yığma taşlar ile oluşturulan tepelerin yüksekliği, hem ölen kişinin gücünü temsil ediyor hem de mezar soyguncularına karşı bir önlem vazifesi oluşturuyordu.

Anıt mezar uygulamaları tümülüs tekniği ile sınırlı değildir. Antik dönemde tapınak yapılarına benzetilen taş mezar anıtları da oldukça yaygındı. Bunların belki de en ünlüsü, Halikarnassos'ta (bugünkü Bodrum) Karya Kıralı Mavzolos için yaptırılan mezardır. Sidonlu şair Antipatros (veya Antipater, M.Ö. 2. yüzyıl), antik dünyanın yedi harikasından biri olarak gösterir bu mezar anıtını. M.Ö. 4. yüzyılın ortalarında inşa edilen yapı, elli metreye yaklaşan yüksekliği ile görkemli bir şaheserdir. Anıt, dönemin önde gelen heykeltıraşları tarafından süslenmişti.

Anadolu'daki en eski tiyatro yapılarından biri (belki de en eskisi) Halikarnassos'ta bulunmaktadır. 1974-83 yılları arasında, tiyatronun kazı çalışmalarını, Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu gerçekleştirdi. Alt kısımları tamamen toprak altında olan tiyatro, kazı ekibinin sınırlı imkânlarına rağmen gün yüzüne çıkarıldı. Aynı zamanda mimar olan Serdaroğlu, tiyatronun rölöve-restorasyon tasarımını da kendisi hazırlamıştır. Kazı ekibinin çalışmalara ara verdiği kış ayında, ama müze görevlilerinin gözü önünde, Karayolları Müdürlüğü bu önemli esere “çok yakın” bir mesafeden yol geçirmiştir. Daha önce pek çok örneğini yaşadığımız için, belki tiyatronun tam üzerinden geçirmediklerine sevinmemiz gerekir. Serdaroğlu'nun yaptığı kazı çalışmaları sırasında, tiyatronun basamaklarının oturduğu yamaç üzerinde, mezar odaları bulundu. Ana kayanın içine oyulan dehlizlerin, mezar odalarına açıldığı ortaya çıktı. Böylelikle, tiyatronun inşa edildiği yerin daha önce gömü alanı şeklinde işlev gördüğü anlaşıldı. Bu ilginç kullanım tarzı, Bodrum'daki antik tiyatroyu daha da ayrıcalıklı bir konuma taşımaktadır. Kazı ve onarım çalışmaları sayesinde, tiyatro, seksenlerin ikinci yarısından itibaren çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapıyor. Yapı, 2002 yılında yeniden bir onarım çalışması geçirdi ve eksik kısımları tamamlandı. Bu esnada, daha önce saptanan gömü girişlerinin (rölövede gösterilmiş olmasına rağmen) üzeri kapatılmak istenmiş, son anda Serdaroğlu'nun gayretleriyle, buranın kazısı yapılarak korunması sağlanmıştır.

Maalesef, Halikarnassos antik kentinden günümüze ulaşan pek fazla kalıntı yok. Toprak altında kalanlar ise hızlı yapılaşmanın kurbanı olmuş durumda. Bodrum Müzesi, özellikle antik denizcilik ile ilgili çok değerli eserleri bünyesinde barındırıyor. Diğer taraftan, Müze ve Kültür Bakanlığı tarafından, kara kazılarına zamanında gerekli önem verilmiş olsaydı, Karya'nın bu güzel başkenti hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilirdik.

Okuduğunuz satırların yazarı, o dönem tiyatro kazısını yürüten ekibin küçük bir üyesiydi. Kazı ekibi, tiyatronun yaklaşık 200 metre aşağısında, antik dünyanın yedi harikasından biri olan Mavzoleyum'un içinde ikamet ediyordu. Mavzoleyum anıt mezarının eski görkeminde olmadığı aşikâr; ama bu yıkık haliyle, özellikle küçük yaştaki bir çocuğun hayal gücünü çok daha fazla etkilediği söylenebilir. Bugün anıt mezarın olduğu yer ziyarete açık durumda. Mezar alanında kurulan bir sundurma içerisinde, anıtın maketini ve yapının bazı kabartmalarının kopyalarını görmek mümkün. Bu kabartmaların asılları, 19. yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı padişahının onayı ile İngiltere'ye götürülmüştür. Serdaroğlu, 1974 yılında İngiliz yetkililere mektup yazarak, kabartmaların kopyalarını alabilmek için ricada bulundu. İngilizler bu isteği geri çevirmedi ve kabartmaların birebir ölçülerdeki dökümlerini ülkemize yollama nezaketini gösterdiler. Belirtmek gerekir, bu bize çok sık yapılan bir jest değildir. Serdaroğlu, kabartmaların olduğu sandıkları gümrükten kendisi teslim almıştır. Bakanlığın tahsis ettiği kamyonun sürücüsü ile birlikte, her biri epey ağır olan 22 sandığı, tek başlarına sağanak yağmur altında kamyona yükledikten sonra Bodrum Müzesi'ne getirdiler. Bugün ne antik tiyatroda ne de anıt mezarın olduğu yerde, Serdaroğlu ile ilgili bir bilgiye rastlayamazsınız. Üzerinde yaşadığımız, insanlık tarihinin eşsiz izleri ile dolu toprakların “gerçekten” hakkını veriyor olsak, bu kadar unutkan da olmazdık herhalde.

Kaya mezarları, ölü gömme geleneklerinde dikkat çeken bir diğer uygulamadır. Doğu’da Van ve çevresinde Urartu kaya mezarları; Orta Anadolu’da Afyon, Eskişehir ve Batı Anadolu’da Köyceğiz, Fethiye, Bozburun, Marmaris ve Antalya’nın batısındaki Teke Yarımadası'na uzanan Firüg kaya mezarları, bu konudaki pek çok örneği oluşturur. Toplumun üst sınıfından kişilere ait olan bu mezarlarda, kayanın ön yüzünün konut veya tapınak cephesine benzetildiği görülür. Bu, ölümden sonraki hayata olan inancın bir başka tezahürüdür. Kaya mezarları, bir yoruma göre, o toplumun “yerleşik” kültüre sahip olduğunun göstergesidir. Mezarın kaya içine yapılması, yalnızca bir yapı malzemesi olarak kullanımından öte, aynı zamanda kayaya atfedilen kutsallığın ifadesidir. Toprağa bağlı yaşam tarzı, “yerleşik” olmanın başlıca özelliğidir ve toprak ile ilgili unsurların kutsal sayılması da bu sürecin bir parçasıdır. Kaya oluşumları, böyle bir inanç sisteminin ana unsurlarından sayılabilir. Daha önce bahsettiğimiz yığma taş mezar yapıları ise, bir o kadar “göçebe” yaşam tarzını hatırlatır. Bu tip mezarlar, yerleşimden uzak, açık araziye yapılırdı ve korunmasız olacağı için, soygunculara karşı çeşitli önlemler geliştirilmişti. Söz konusu üslup, âdeta o sırada oradan “gelip geçmekte” olan bir topluluğu çağrıştırmaktadır. Geniş bir bölge içinde, göçer vaziyette yaşamını sürdüren halkların, sınırlarını ilan etme, işaretleme yöntemi olarak da yorumlanabilir. Firüg kültüründe hem kaya mezarı hem de tümülüs uygulaması olduğunu biliyoruz. Bu durum, göçebe hayat tarzını bırakıp, yerleşik düzene geçen bir kültürün geçirdiği aşamaları yansıtıyor olabilir. Yaşam şeklinin köklü şekilde değişmesi, farklı topluluklar ile gerçekleşen bir kaynaşmanın belirtisi olarak değerlendirilebilir.

Kısaca ve ana hatları ile değinmeye çalıştığımız, Anadolu’daki ölü gömme gelenekleri, zengin bir içeriğe sahiptir. Assos antik kentinde yapılan kazı çalışmalarında, bahsettiğimiz ölü gömme âdetlerinin pek çoğuna rastlanmıştır. Bu açıdan Assos önemli bir kenttir. Assos’un doğu ve batı olmak üzere iki büyük nekropolü (tam çevirisi 'ölüler şehri' demektir) var. Doğu nekropolü, bugünkü Behramkale köy mezarlığının olduğu yerdedir ve bu yüzden kazı yapılamamaktadır. Antik mezarlar ile Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait gömütler birbirinin içine girmiştir bu kabristanda.* Görünen o ki, tarih yalnızca insanları ve kültürleri kaynaştırmamış, ölüler bile bundan nasibini almıştır.

Batı nekropolü, kentin batı kapısına giden taş döşemeli ana yolun iki tarafında yer alır ve burada kazı çalışmalarına devam edilmiştir. Mezarlık, arazinin eğimli olmasından ötürü, yolun üst tarafında, teraslara oturacak şekilde düzenlenmiştir. Eski Çağ’da, mezarlıkların kentin dışına yapıldığını belirtmiştik. Mezarlar genellikle, kente giden ana yolun kenarlarında yer alırdı. Böylece, kenti ziyaret edenler, ölüler şehrinin sakinlerini selamlama olanağı bulurdu. Eski Çağ'da, yerleşim alanı içinde az da olsa mezar yapıları ile karşılaşırız. Bu mezar anıtları, kent için önemli işler yapmış kişilere ait olurdu ve meclisin özel izni ile yapılırdı.

Roma Çağı’ndaki Assos nekropol mimarisinin, kendine özgü bir üslubu ve zenginliği vardır. Çevresi duvarla kapatılmış açık aile mezarları, yüksek bir podyum üzerinde büyük boyutlu lahitler –bunların kenarlarında ziyaretçiler için oturma sıraları da bulunmaktadır- ve anıt mezarlar, Assos’taki belli başlı mezar yapılarını oluşturur. M.S. 2. ve 3. yüzyıllara tarihlenen, beşik tonozlu, tek ve çift odalı mezar anıtı örnekleri de vardır. Bunların arasında en dikkat çekeni, batı kapısı kuzey kulesinin hemen önündeki Publiyus Varyus mezar anıtıdır. Beşik tonozu ve sivri biten çatısı ile gösterişli bir yapı olduğu anlaşılmaktadır.

Assos’taki nekropol çalışmalarının bir diğer önemli özelliği, kentin yerleşim tarihi ile ilgili yeni bilgiler vermesidir. Amerikalıların 1881-1884 yılları arasında gerçekleştirdiği kazılar sırasında, M.Ö. 6. ve 5. yüzyıl tarihli mezar kalıntıları saptanmıştı. Nekropol alanında, Serdaroğlu'nun 1981 yılından itibaren sürdürdüğü çalışmalarda ise, daha eskiye giden mezar yapıları bulunmuştur. Mezarlık bölgesinde yapılan geniş çapta ve derinlemesine kazılar neticesinde, M.Ö. 7. yüzyıl başlarına tarihlenen buluntular elde edilmiştir. Böylece, kentin Erken Arkayik Çağ’da, Ayoller tarafından yeniden yurt edinildiğine ilişkin söylentiler bir anlamda doğrulanmaktadır. Bu çalışmaların ortaya koyduğu bir diğer önemli sonuç: Assos’ta, M.Ö. 7. yüzyıldan Roma Çağı’nın sonuna kadar süren kesintisiz bir iskânın kanıtlanmasıdır.