Madde 26 Üzerine Düşünceler
Felsefe yapmak, düşünme ve bilme eylemlerinin bir sonucudur. Bu kavramların, insanın varoluş mücadelesindeki önemi ile ilgili bazı fikir zincirleri oluşturmaya çalıştık. İnsanın doğadaki yerine ve onu farklı kılan temel unsurlara vurgu yaptık. Bir canlı olarak insanın nasıl tanımlandığı, şüphesiz ki, eğitim sisteminin yapısını da şekillendirmektedir. Bu konuyla ilgili olarak, özellikle Helen kent devleti içerisinde eğitimin içeriği ve uzun süreli etkileri konusunda bazı düşünceler ortaya koymaya çabaladık. Genel bir çerçeve içinde, eğitim ve öğretimde yapılmış farklı uygulamaların sonuçlarına değindik.
Tarih, çok farklı açılardan yorumlanmaya müsait bir alandır. Değişik kültürlerin eğitim ile ilgili anlayış ve uygulamalarına bakarak, başka alanlardaki başarı veya başarısızlıkların gerisindeki temel nedenleri, önemli ölçüde saptayabiliriz. Bu çıkış noktası, yalnızca geçmiş kültürleri incelerken değil, aynı zamanda bugün ve yarını değerlendirmek için de bize tutarlı bir bakış açısı kazandırır. Ne yazık ki tarihi gerektiği gibi ele almadığımız için büyük bedeller ödemek zorunda kaldık.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 1948 yılında ilan edilen, zor elde edilmiş, çok şeylerin feda edilmesinin ardından gelen bir kazanımdır. Kabul etmeliyiz ki insanlık, ancak 60 milyon insanın ölümünün ardından böyle bir metni kaleme almayı başarabilmiştir. O nedenle, bu metin ile ilgili her şey, en ufak ayrıntı bile, son derece yoğun bir özen ile oluşturulmak zorundadır.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 26. maddesi, eğitim ile ilgilidir:
1.Herkes eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yüksek öğretim, yeteneklerine göre herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır.
2.Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.
3.Çocuklara verilecek eğitimin türünü seçmek, öncelikle ana ve babanın hakkıdır.
Bu madde, eğitimin bir insan hakkı olduğunu belirtmesi ve öğretimin yaygınlaştırılması ile ilgili yaptığı vurgu bakımından büyük önem taşır. Bunun yanında, bu kitapta az çok değinmeye çalıştığımız gibi ve tarihsel deneyimlerin gösterdiği üzere, 26. maddenin yapmış olduğu tanımlama yeterli olmaktan uzaktır. İçeriği insan doğasına uygun olmayan her türlü öğretim faaliyeti, insanlığa yalnızca sınırlı ölçüde bir katkı sağlar. Öğretimin yaygın hâle getirilmesi şüphesiz iyidir; ama ne öğretildiği her zaman daha önemlidir. Çok çeşitli eğitim sistemleri kurgulanabilir; ama evrensel değerlere erişilmek isteniyor ise, insanın “düşünmeyi öğrenme” hakkı vurgulanmalı ve esas kılınmalıdır. Zira insana “düşünmek” öğretilmiyor ise, verilen eğitimin ne ölçüde bir anlamı olabilir?
Felsefe, bir eylem olarak, “insanlaşma” sürecinin ana belirleyicisidir. Geçmişte bunun farkına varabilmiş kültürler, insanın insanlaşma serüveninde en büyük katkıları ortaya koyanlardır. “Düşünmeyi bilmek ve uygulamak”, felsefe yapmanın özetidir. Felsefe, birey ve toplumu aynı oranda ilgilendirir ve etkiler. İnsanın varoluşu ile doğrudan ilgili bu eylemin, eğitim sistemi içerisinde “temel” bir yeri olmalıdır; ama maalesef bugün bunun çok uzağındayız.
Piyer Ado'nun* vurguladığı gibi, felsefe bugün, akademi koridorlarına hapsolmuş ve toplumdan uzak bir görüntü içindedir. Birkaç yüzyıldır hızla devam eden “uzmanlaşma” çılgınlığı felsefeyi de kuşatmıştır. Uzmanlaşma, tek başına ele alındığında zararsız (ve hatta kendi içinde yararlı) ama eğer toplumdan “yalıtılma” durumunun tezahürü olarak değerlendirilir ise, olumsuz bir belirtidir. Eğitimin odak noktası, bireylere düşünmeyi öğretmek olmalıdır ve bu, insanın doğasını yaşayabilmesi adına zorunludur. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin eğitim sistemleri, yaygın öğretimi yüksek oranda gerçekleştirmeyi başarmış olsa da, belirttiğimiz nedenlerden ötürü, nispeten bilgili ama fikir sahibi olmayan bireyler yetiştirilmektedir. Öğretim sistemlerinin, düşünceyi değil bilgiyi amaç edinmesi, eğitim bilim (pedagoji) ilkelerine son derece terstir; çünkü vurguladığımız gibi, bilgi, tek başına yeni bilgi üretemez. Dolayısı ile, bilgi deposu olarak görülen genç nesiller, verilenden fazlasını ortaya koyamaz. Düşünme alışkanlığının yokluğuna merak duygusunun eksikliği eşlik eder; zira zihninizi meşgul eden düşünceler yok ise, merak ettiğiniz bir konu da yok demektir. Merak olmadığı sürece, “öğrenme” ve doğal olarak öğretim sağlıklı şekilde gerçekleşmez. Bu sonuç, “bireyin” oluşması engellendiği için, eğitimin temel hedeflerine tamamen aykırıdır.
Halkın egemenliği demek olan demokrasinin varlığı, kuşkusuz, bir toplumun iyi yönetileceğini garanti etmez. Benzer şekilde, öğretim faaliyetinin istenilen yaygınlığa ulaşması, ortada kayda değer bir eğitim sisteminin var olduğunu göstermez. İnsan nedir sorusuna tutarlı şekilde yanıt vermeden, uygun bir eğitim sistemi ortaya koymak mümkün değildir. Helen kültüründe bu kısmen başarılmıştı ve tarihe büyük etkileri oldu. Helen toplum yapısının çözülmesi veya başkalaşması ile birlikte, bu başarı bir daha özellikle düşünce zenginliği bakımından tekrarlanamadı. Bugün hangi çağdaş düşünce akımını incelersek inceleyelim, içeriğinde antik dünyanın izlerini bulabiliriz. Bu durum, göz ardı edilemeyecek muazzam bir tesirin varlığına işaret eder. Çağdaş dünyanın beceriksizliği, Helen kent devletinin sınırları içinde başarılmış bu önemli uygarlık adımını, büyük ölçekli toplum yapısına taşıyamamış olmasıdır. Üstelik bu başarı, çağdaş dünyanın varlık bulmasını sağlayan temeli oluşturmasına rağmen, sürdürülememiştir. Aslında bugünün sorunları, kabaca Roma hakimiyetinden itibaren belirtilerini göstermeye başlamıştı. Romalı bazı yazarların, içinde yaşadıkları topluma getirdikleri eleştiriler, ne ilginç ve acıdır ki, günümüz için hâlâ geçerlidir.
Petronyus, M.S. 1. yüzyılda yaşamış bir saray mensubuydu. Satürikon adında, nesir ve şiir biçimlerini harmanladığı bir eser kaleme almıştır. Satürikon, Latin dillerindeki ilk roman çalışmalarından biri olarak kabul edilmektedir. Bu eser, içerdiği sosyal hicvin yanı sıra, günlük yaşantı ile ilgili verdiği bilgiler nedeniyle de önem taşır. Bu romandaki karakterlerden biri, kırk yaşına kadar köle olarak yaşayan Tirimalkiyo'dur. Eğitimlidir ve sahibinin bir tür finans danışmanı olarak çalışmıştır. Azat edildikten sonra da işlerine devam etmiş ve büyük bir servetin sahibi olmuştur. Romandaki karakter, çoğunlukla kendi gibi azat edilmiş kölelerin katıldığı, gösterişli yemek ve eğlenceler düzenleyen biridir. Petronyus, bu karakteri, sonradan görme, gösteriş meraklısı ve felsefe karşıtı bir imge olarak kurgulamıştır. Eserin bir bölümünde, Tirimalkiyo, taş ustasına kendi mezar anıtının nasıl olması gerektiğini anlatırken, o çarpıcı vurguyu yapar. Mezarında şöyle yazmasını istemektedir:
“Mirasçılarıma otuz milyon bırakıyorum ve bunu tek bir filozofun bile dersini dinlemeden başardım”.
Tirimalkiyo, belli ki muhasebe, dil bilgisi ve benzeri dersleri almıştır ama felsefe eğitimi görmemiştir. Onun kişiliği, dönemin Roma'sında yaygınlık kazanan bakış açısını yansıtmaktadır. Karşımızda “eğitimli” ve varlık sahibi bir köle var. Helen dünyasının pek de alışık olmadığı bir durumdur bu. Eserin bize aktardığı tablo içerisinde, Roma toplumundaki değişimler ile ilgili ipuçları bulmak mümkün. Eğitimin yaygınlaşması ve ekonomik varlığın paylaşılmasında, sınıfsal ayrımların eskiye oranla daha az etkili olduğunu anlıyoruz. Diğer yandan, toplumsal değer yargılarında köklü değişimler mevcuttur. Helen ülküsünü meydana getiren, yurttaşlık bilinci ve erdem üzerine kurulu bir ahlak anlayışı, çok gerilerde kalmıştır. Felsefe, tüm bu Helen değerlerini birleştirip gerçekleştiren bir köprü vazifesi görüyordu. Değerler ortadan kalkınca, ister istemez felsefe de gözden düştü. Düşünce, araştırma ve sorgulama ihtiyacı, yerlerini başka unsurlara bıraktı. Roma'nın gündeminde güç, para ve gösteriş vardı artık. Helenlere özgü kayda değer özelliklerin çoğunun yozlaştığını söylemek yanlış olmaz.
Tirimalkiyo, sonradan görmelik konusunda yalnız değildir. Hermeros adındaki bir diğer karakter, eğitim konusundaki anlayışını sergileyerek, Tirimalkiyo'ya eşlik eder. Şöyle demektedir:
“Hendese, eleştiri veya diğer anlamsız saçmalıkları öğrenmedim, ama büyük harfleri ve ölçü yüzdelerini biliyorum...”
Hermeros, sözlerini alaycı bir şekilde sürdürür:
“Evet, aldığım eğitim için tanrıya şükran duyuyorum, benim ben olmamı sağladı.”
Bu iki kurgusal karakterin sözleri inandırıcı gelmedi ise, Romalı yazarların, aynı dönem yaşamış “gerçek” kişiler hakkında söylediklerine kulak vermek yeterli olacaktır. Genç Seneka (M.S. 1.yüzyıl), Romalı filozof ve devlet adamıdır. Seneka'nın aktardığına göre, Kalvisyus Sabinus, kölelikten gelme çok zengin bir adamdır. Çevresine karşı bilgili gözükmek isteyen biridir ve dönemin adeti üzere, bu arzusunu parası ile gerçekleştirmeye çalışır. En iyi hocalardan dersler almak yerine, daha kısa bir yol keşfetmiştir. Kendisi öğrenme zahmetine girip zihnini yormaz. Bu iş için kölelerinin eğitim almasını sağlar. Bir köle Homeros'un eserlerini ezberler, diğeri ise Hesiyodos'unkileri ve bu böyle sürüp gider. Sabinus, antik edebiyatı ezberlemiş köleleriyle katılır yemek davetlerine. Uzman köleler, toplantılarda gerektiği zaman Sabinus'a sufle verir veya onun bir işareti ile eski şairlerden alıntılar yapardı. Kölelerinin eğitimi için çok büyük bir servet harcadığı anlatılmaktadır. Bu yöntem yalnızca Sabinus tarafından uygulanmamıştır. Davetlere sahiplerinin yanında gelen bu eğitimli kölelerin bir adı var; Deyipnosofistay*, “yemek masası bilginleri” anlamına gelmektedir. Sonuç olarak, bu tarz bir hizmetin yaygınlaşıp, meslek hâline geldiği anlaşılmaktadır. Pergamonlu (Bergama) büyük tıp bilgini Galenos da benzer gözlemlerde bulunur. Roma'da tarih M.S. 2. yüzyılı göstermektedir. Galenos, yaşadığı dönemin bir eleştirisini yapar ve bazı zengin aptalların kölelerini eğitmek için büyük servetler ödediklerini; ama kendilerinin cahil kaldığını dillendirir. Galenos bu sözleri, Sabinus'un yaşadığı dönemden yüzyıl sonra söylemektedir. Bu nedenle, Sabinus'un münferit bir örnek olmadığı açıktır.
Düşüncelerini şöyle dile getirir Galenos:
“Ne utanç vericidir ki, bazı kölelerin değeri 10.000 dırahmi ederken, sahipleri 1 dırahmi bile etmez”.*
Eğer bu örnekler ikna edici gelmediyse, Roma'nın ihtişamlı imparatorlarının icraatlarına göz gezdirebiliriz. Petronyus, Satürikon adlı eserini yazdığı dönemde, Roma'nın tanrı kıralları neler yapıyordu acaba? Doğu'dan miras alınan imparatorluk anlayışı, kolay taşınan bir sıfat değildi. Gücü elinde bulunduran imparator, etrafına karşı her zaman derin bir güvensizlik duyuyordu. Tiranlık anlayışının, çoğulcu yönetim sisteminden farkı budur; kaybedecek çok şeyi olan “bir kişi” vardır ortada. Bu koşullar, tiranın çevresine karşı sert ve şüpheci yaklaşmasına neden olur. Ne ilginçtir, bizimle yakın akraba olan bazı maymun türlerinde de benzer bir kişilik durumu gözlenmektedir. Örneğin pek çok gelişmiş pirimat türünde, sıkı bir erkek egemen derece düzeni (hiyerarşi) bulunmaktadır. Bu düzen sabit değildir ve dolayısı ile sürekli bir mücadele durumu söz konusudur. En tepeden başlayarak, erkek bireyler üzerinde gerilim ve şüphe o kadar fazladır ki, sahip oldukları konumu kaybetme korkusu pek çoğunu hasta eder. Özellikle üst mevkideki bireyler, hâkimiyeti zorla ele geçirmiş veya kaba güç ile iktadarını sürdürmeye çalışan tiranlar gibi yoğun bir paranoya içindedir. Bu koşulların doğal bir sonucu olarak, maymunlarda, insanlarda olduğu gibi ülser ve kalp hastalıklarına rastlanmaktadır.* İktidar hırsı, doğamızın, yenmeyi pek başaramadığımız ve çok da yarar getirmeyen bir yönü gibi durmakta. Biz en iyisi, lafı fazla uzatmadan, cangıldan çıkıp Roma'ya geri dönelim.
Roma'nın M.S. 1. yüzyılı, betimlemeye çalıştığımız çerçeveye oldukça uyar. En tepedekilerin zihninde paranoya kol gezmektedir. Herkesten şüphelenmekte ve herkesi kendilerine tehdit olarak görmektedirler. İmparator Nero, ardından Vespasiyanus ve en sonunda Domitiyanus, türlü nedenler ile, Roma'dan filozofları kovar. Özellikle Domitiyanus, yalnızca Roma kentiyle yetinmez, adalar dahil tüm İtalya'nın dışına sürgün (relegatiyo) edilmelerini emreder.* Roma siyaset geleneğinde sürgün eski bir uygulamadır. Muhalifleri veya toplumu tehdit eden yabancı yerleşimcileri kovmak için, yasal bir düzenleme olan relegatiyo kullanılmaktaydı.** M.Ö. 173-154 arasında, yine Roma'dan pek çok filozof ve öğretmenin sürgün edildiğini biliyoruz.*** Filozoflar, gençlere aykırı düşünce ve zevkleri öğrettikleri gerekçesiyle suçlanmıştır. Buradan anlıyoruz ki filozoflara karşı hoşgörüsüzlüğün, Roma için uzun bir geçmişi var. Özellikle imparatorluk döneminde, sürgünlere idamlar da eşlik ediyordu. Velhasıl, Roma, Ege kentlerinin siyaset ve düşün alanında eriştiği olgunluğa uzun zaman (ya da hiç) yetişememiştir. Helen ve Roma kültürleri arasındaki çarpıcı farklardan birisi de budur. Helen toplumunda yaşayan filozoflar, gerektiğinde, yöneticileri kenti terk etmek ile tehdit ederken; Roma'da ise tam tersi, yönetim, filozofları sürgün cezası ile korkutmaktadır. Roma dönemi ile birlikte, sözü dinlenen, saygıda kusur edilmeyen filozof takımı, tarihe karışır.
Konuyu özetlemek gerekir ise, eğitimin özellikle de felsefenin, tasvir etmeye çalıştığımız ortam içerisinde değerinin anlaşılmasına imkân bulunmuyordu. Bu yalnız Roma imparatorluk dönemine özgü bir durum da değildir. Daha öncesinde, Helen kentinin yapısı içerisinde de, filozofları haksız şekilde eleştirip, hor görenler olmuştur. Aradaki fark, bu küçümsemenin, Roma döneminden başlayarak yerleşik hâle gelmesi ve yaygınlaşmasıdır. Bu nedenledir ki, Tirimalkiyo, Sabinus ve benzerleri, tarih boyunca çoğalarak varlıklarını sürdürmüştür. Bugün, eski zamanlara nazaran daha kalabalık oldukları da kesindir. Uzun lafın kısası, eğer biz, atomu parçalayıp sonra bunu kendi türümüzün mensuplarını öldürmek için kullandıysak, bu hâle dün gelmedik.
Şimdi, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ne geri dönelim ve 19. maddenin yaptığı vurguyu hatırlayalım:
Madde 19: Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.
Düşünce ve ifade özgürlüğünün anlam ve önemi tartışma götürmez. Diğer yandan, “düşünce hakkı” derken neyi kastediyoruz? Düşünme eylemini gerçekleştirmek mi, yoksa düşünme ile ortaya çıkan fikirlerin korunmasını mı? Açıktır ki kastedilen ikincisidir. İnsan, herhangi bir konuda, istediği fikri düşünüp savunabilir. O zaman şu soruyu sormak gerekir: İnsana düşünmeyi öğrettik mi ki düşüncelerinin haklarını koruyoruz? Bilindiği gibi düşünme ve düşünce, birbirinden ayrı kavramlardır. Düşünce, düşünme eyleminin neticesinde ortaya çıkar. Düşünme eyleminin gerçekleşmesini sağlayacak şartlar hak olarak verilmedikten sonra, bu edimin sonunda elde edilmesi muhtemel düşüncenin korunması ne ölçüde mantıklıdır?
“Ne var ki, düşüncelerimizi ifade etme hakkı, ancak ve ancak, kendimize ait düşüncelere sahip olabilmemiz halinde bir anlam taşır...” (Erih Furom)*
Elbette düşüncenin korunması kaçınılmaz bir ihtiyaçtır; ama yalnızca belli bir kesim için. Bu, düşünme yetisini kullanabilme “özgürlüğüne” sahip olan şanslı bir azınlıktır. Başka bir ifade ile, doğasına göre yaşayabilme fırsatını elinde bulunduranlar için geçerlidir bu hak. Ne yazık ki toplumun küçük bir bölümünü oluştururlar ve düşünme veya felsefe ile olan ilişkileri öznel koşulların neticesi olarak şekillenmiştir; sistematik bir öğretimin veya toplumun değerler yapısının yönlendirmesi ile değil. Eni sonunda düşünmek, “öğretilmesi gereken” bir eylem olarak tanımlanmamaktadır. O nedenle, “düşünmeyi öğrenme” veya “felsefe hakkı”, bir hak olarak kabul edilmez. Böyle olduğu içindir ki, felsefe, toplumun geneline nüfuz etmez. Felsefeden yoksun kalan bir toplum da doğal olarak insanlıktan uzaklaşmaktadır. Sonuç itibariyle, tüm insanlığın evrensel değerlerinin bir ifadesi olan bu bildirgenin, malum nedenler yüzünden herkesi kucaklamadığı ortadadır.
İnsanın doğasına ilişkin bu temel vurgunun eksikliği, Lineya'nın yaşadığı 18. yüzyıldan bu yana, kendi türümüzün tutarlı bir tanımını yapmaktan ne kadar uzak olduğumuzun kanıtıdır. Düşünme, temel bir “ihtiyaç” olarak kabul edilmemektedir. İnsanın ancak düşünme eylemi sonucu “insanlaştığını” ve bu edimin onun “doğası” olduğunu anladığımız gün, evrensel bildirimize insanın felsefe yapma özgürlüğünü yazacak dirayeti göstereceğiz.
İnsanın felsefe yapabilme hakkı ne anlama gelir? Öncelikle, düşünmenin, aynı “insanlaşma” gibi “öğrenilen” bir eylem olduğu anlaşılmalıdır. Öğrenilenin, öğretilmesi gerekir. Dolayısı ile, eğitim sistemi, “düşünen insan” yetiştirmek ile yükümlüdür. Felsefe, mantık ilkeleri doğrultusunda, bilgiye dayalı düşünmedir ve eğitim sisteminin temelini teşkil etmelidir. Her birey “insanca” yaşayabilme hakkına sahip ise eğer, bunun gerçekleşebilmesi için, felsefe öğrenme ve yapma özgürlüğü ona verilmek zorundadır. Bu vurguyu yapmayan bir bildiri her zaman eksik kalacaktır.
“Düşünme özgürlüğü”, yalnızca eğitim ile de sınırlı değildir. Bireyin içinde yaşadığı toplumsal sistemin yapısı da, onun doğasını yaşamasına olanak vermelidir. Felsefe yapmayı öğretmek ile düşünmeye imkân tanımanın, birlikte var olması gerekir. Eğer öğrenilen eylemin (felsefe) gerçekleştirilmesine yönelik koşullar sağlanmaz ise anlamsız bir iş ortaya çıkar. Bu koşulların neler olduğu üzerine ayrıntılı bir değerlendirme yapmak gerekir; ama biz burada ancak ana çerçeveyi çizebiliriz. Öncelikle, felsefenin, insan doğasını gerçekleştirmek ile ilgili bir eylem olduğu düşüncesi, toplumsal farkındalığın parçası hâline gelmelidir. Bu farkındalık, insanın doğasına uygun yaşamasına “hizmet” eden bir yönetim sistemiyle eşgüdümlü hareket etmek zorundadır. Unutmamalıyız ki, insanın tutarlı bir tarifi üzerine inşa edilmeyen hiçbir yönetim sistemi, onun ihtiyaçlarını karşılamaya muktedir olamaz. Toplumsal sistem, düşünme ve bilme süreçlerini yoğun şekilde teşvik eden bir ortamı sağlamalıdır. Felsefe yapma ihtiyacının yanı sıra, insanın toplum içerisinde güvenlik, barınma ve beslenme gibi başka temel gereksinimleri de vardır. Bu temel ihtiyaçlar giderilmeden, akla uygun bir sistemin hayata geçmesi olanaklı değildir. Öyle ise, belli başlı ihtiyaçlarımızın -felsefe yapmanın da dahil edildiği- karşılanmasına yönelik bir sistem arayışı içerisinde olmamız yerinde olacaktır. Şüphesiz, “insanı” anlamadan, onun gereksinimlerini makul şekilde belirlemek imkânsızdır.
Ütopyalar tarihi, insanın geleceğe yönelik yaptığı, birbirinden farklı yorum ve hayallerin bir toplamıdır. İnsanı nasıl tanımladığımız, doğal olarak, tasarladığımız hayalleri doğrudan etkiler. Felsefe yapmak, örneğin Sokrates'in düşüncesinde, belli bir zümreye bağlı olarak ele alınmaz. Sokrates, sözlerini dikkate alan “herkese”, sorgulayıcı bir yaşam tarzını öğütlemektedir. Gelgelelim, ayırt etmeksizin tüm insanların felsefe ile ilgilenmesi fikri, antik dönemde pek vurgusu yapılan bir görüş değildir. Pilaton'un düşlediği devlet yapısı içerisinde, filozoflar belli bir sınıfı oluşturuyordu. Filozof bir kıralın devletin başına geçmesi en iyi seçenekti. Felsefe ise, herkesin sahip olması gereken bir hak olarak tasavvur edilmiyordu. Aristoteles'te durum biraz daha farklıdır. Onun söyleminde, daha önce değindiğimiz üzere, herkesi felsefe etkinliğine çağıran bir yaklaşım vardır; ama bunun çok açık ifade edildiğini söyleyemeyiz. Aristoteles'in katı sınıfsal bakışı ve örneğin yabancıları “barbar” olarak tanımlaması, onunla ilgili bir fikir oluşturmamızı zorlaştırır. Aristoteles'in barbarlık tanımı, bir etnik veya ırkçı ayrımcılık taşımaz. Aksini ileri sürersek, ona haksızlık etmiş oluruz. Barbar olarak niteledikleri, Helen kültür ve değerlerinden yoksun olan halklardı. Bu görüş yalnızca Aristoteles'e özgü de değildir. Helenler arasında bu şekilde bir genel bakış açısı vardı. Onlara göre, bağımsız ve erdemli olmaya çalışmayan, ayrıca felsefe gibi insan ruhunun en üstün özelliklerinden biriyle uğraşmayan her topluluk ancak barbar olabilirdi. Aristoteles, kent sosyal yapısı içerisinde herkesin felsefe ile uğraşması gerektiğini dillendirmez. Onun bu konudaki düşüncesi, en azından uygulamada, yurttaş sınıfı ile sınırlı görünmektedir. Aristoteles, gerçekçi bir filozoftur. Felsefeyi her insanın yararına olan bir eylem olarak görüyor olsa bile, bu etkinlik için yaptığı çağrının, en çok “özgür yurttaşlar” arasında yankı bulacağını biliyordu. Dolayısı ile, daha evrensel bir söylemde bulunmayı gerekli görmemiş veya hiç düşünmemiş olabilir. Takip eden Helenistik dönemde ise, evrensellik ülküsü yaygınlık kazanmış ve felsefe yapmak ile ilgili olarak daha özgür söylemler ortaya çıkmıştır. Bu dönemde, ünlü filozof Epikuros'un okuluna kadınların da dahil edilmesi (bir kabulden çok kural olarak), yeni bakış açısına örnek olarak gösterilebilir. Aleksandireyalı Filo (M.Ö. 20 – M.S. 50) ise, herkes filozof gibi yaşasa, şehirlerin mutluluk ile dolup taşıcağını ileri sürer.* Böylelikle felsefe, açık şekilde, her bireyin ilgilenmesi gereken bir uğraş olarak dile getirilir. Sutoğa felsefesinin hâkim olduğu bu dönemde, filozofça bir yaşam hâlâ değerli görülüp, sürdürülmekteydi.
Ne yazık ki felsefe ile her insanın ilgilenmesi gerektiğini söylemek, uygulamada işlerin bu yönde gelişeceği anlamına gelmiyor. Felsefe lehine sarf edilen sözler cılız bir etki yaratmıştır. Felsefe eskiden “erdem” için bir vasıta olarak görülürken, sonrasında, tam tezat şekilde, ahlak bozucu ve aykırı fikirlerin kaynağı olarak damgalandı. Yine de her dönem, onun değerini anlayabilme şansına sahip az da olsa insan yetişmiştir. Eğer bugün, uygarlık adına ileri geri konuşma lütfuna sahipsek, bu ayrıcalığı, içinde yaşadıkları koşullara inat, felsefe ile haşır neşir olmuş kişilere borçluyuz. Günümüz dünyasına, filozoflardan oluşan küçük topluluklar ve bazen de filozof kırallar (çok nadiren) sayesinde gelebildik. Bilimi, felsefeyi ve sanatı inşa ettiler. Uygar olarak nitelediğimiz ne var ise, altında onların imzası bulunur.
Bir yol ayrımında olduğumuzu ileri sürebiliriz. Soru şu: Sahip olduğumuz uygarlık birikimini sürdürmek mi yoksa geliştirmek mi istiyoruz? Sürdürmekten kasıt, mevcut evrensel birikimlerin korunup, geleceğe aktarılmasıdır. Geliştirmek dediğimizde ise, bugünün ötesine geçmek, elimizdekileri çoğaltmak anlaşılmalıdır. Bir şeyleri salt muhafaza etme çabası, bozmadan korumaya çalışmak, genelde onu kaybetmekle sonuçlanır. Bazı köpekbalığı türlerinin ileriye doğru yüzemediklerinde boğulmaları gibi, uygarlığın da sürekli kendini yenilemeye ve geliştirmeye muhtaç bir yanı vardır. Velhasıl, ortada insanlığın kaderini ilgilendiren bir seçim söz konusudur.
Yirmibirinci yüzyılı yaşarken, uygarlığı ileri götürmek adına ne yapılmalıdır? Bu kitapta, yüzeysel de olsa çizmeye çalıştığımız çerçeve, tarihsel deneyimlerin akıl süzgecinden geçirilmesine dayanmaktadır. Buradan yola çıkarak ifade etmek gerekir ise, uygarlık yolunda ilerlemeye devam etmek için, bugüne gelmemizi sağlayan yöntemleri aşmamız şarttır. Kaderimiz, filozof kıralların veya filozoflar zümresinin eline bırakılamaz. Bunların ötesine geçen bir yapıyı yaratmak zorundayız. Daha açık ifade ile, ana hedefimiz, “filozof bir toplum” olmaya çalışmaktır. Bunu yalnızca uygarlığı geliştirmek adına değil, aynı zamanda bireyin kendini gerçekleştirmesi için amaçlamalıyız.
Tarih boyunca, “filozof toplum” ülküsüne en çok yaklaşan, Helenler olmuştur. Bunun nedenlerine kabaca değindik. Kent devletinin küçük ölçekli yapısı içerisine, büyük bir uygarlık sığdırmayı başardılar. Daha sonraki deneyimler -özellikle Orta Doğu ve Avrupa'da- Helen kültürünün yarattığı artı değerler üzerine inşa edildi. Helenler bu eşsiz başarıyı, en kestirme şekilde belirtirsek, “filozof bir toplum” olmaya “yaklaştıkları” için elde ettiler. Oysa kentin tüm sakinlerinin filozoflardan oluşması, onlar için bile düşlemesi zor bir hedefti. Netice itibari ile, Helen kültürüne her zaman borçlu kalacağız; çünkü onlar başaramamış olsa da, bizim bugün bu ülküyü hayal etmemize olanak tanıdılar.
Uygarlığın gelişimi, aynı bir ağacın büyümesi gibi belli kurallara bağlıdır. Eğitim ve felsefe, uygarlık ağacını besleyip yeşertir. Bu nedenle, Helen mirası, dil ve din farkına rağmen başka toplulukların ilgisine mazhar olmuştur. İslam ve Hıristiyanlık gibi pagan geçmişi kendisine tehdit gören kültürler bile, belli bir dönem, felsefenin hakkını verme lüzumunu görmüşlerdir.
Dünyanın en hızlı hareket eden canlılarından biri olan Cicindela hudsoni, diğer adı ile Kaplan Böceği, insan toplumu olarak nereye doğru gittiğimizi bize anlatıyor aslında. Kaplan Böceği'nin en hızlı türlerinden biri saniyede 2.5 metre yol alabilir. Diğer taraftan, bu böceğin her organı aynı çabuklukta çalışmaz; çünkü ödenmesi gereken bir bedel vardır. Kaplan Böceği, yüksek hıza ulaştığında, görsel verileri işlemekte beyni yavaş kaldığı için geçici olarak kör olur.* O nedenle, avını yakalamadan önce bir süre durup algısının düzelmesini bekler. Bu müstesna böceğin doğası, çağdaş dünyanın bizi sürüklediği noktayı çok iyi tasvir etmektedir. Sosyal yaşamın, iletişim ve tüketim araçları ile sürekli hızlanıp karmaşıklaştığı bir ortamda, insan toplumları tamamen kör olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Kaplan Böceği'nin avını yakalamak için giderek hızlanması gibi, hayatı, sonunda büyük bir ödül varmışçasına sürekli daha fazla tüketerek yaşıyoruz. Düşünmek, bu tez canlı yaşam tarzı içerisinde son derece az yaptığımız bir eylem. Kaplan Böceği ise ödemesi gerektiği bedelin farkında; o yüzden, kısmi körlüğünü geçirmek için durup beklemeyi öğrenmiş. Bizim de aynısını yapıp, hayatın dayattığı hızdan kendimizi sakınmamız şart. Bunu başarmak için, felsefe yapmaya başlamaktan başka çaremiz yok. Aksi takdirde, neye çarptığımızı bile anlamadan sonumuzu getireceğiz.
Bu açıdan bakıldığında, felsefesiz geçen zaman bir kayıp olsa da, her gidişin bir dönüşü de bulunmakta. Bu yola kendini vakfetmiş birine, bir göz atalım Epikuros'un sözlerine:
“İnsan ne gencim diye felsefeyle uğraşmayı geciktirmeli, ne de yaşlandım diye felsefeden usanmalı: Çünkü ruh sağlığı söz konusu olunca, hiçbir yaş ne fazla gençtir ne de fazla yaşlı. Felsefenin henüz zamanı değil ya da artık geçti demek, mutluluğun zamanı daha gelmedi ya da artık geçti demeye benzer.”**
Her insanın felsefe ile ilgilendiği bir toplum yapısı, pek çok açıdan olumlu sonuçlar doğuracaktır. Bu bir ütopya olarak değerlendirilebilir ki öyledir; ama asla ulaşılması imkânsız anlamında değildir. Şairin dediği gibi:
“Hayallere sıkı tutunun çünkü hayaller ölürse, hayat kanadı kırık bir kuştur, uçamayan göklerde“**
Bir toplumun gelecekte neler yapabileceğini öngörmek için o toplumun geçmişte neler yaptığına bakmak yerine, şimdi neyi hayal ettiğini incelemek bize daha fazla şey anlatır. Dolayısı ile, yarın ne olacağımızı belirleyen unsur, şimdi neyi düşlediğimizin içinde saklıdır.