İnsanın Adı Meselesi

 

Aklı ile övünmesine rağmen, kendini doğru dürüst tarif etmekten aciz bir canlının, bağlı olduğu türün varlığına ve çevresine karşı tehlike teşkil etmesi şaşırtıcı değildir. Özellikle de insandan bahsediyorsak. İsveçli Karl fon Lineya (1707-1778), sınıflandırma biliminin (taksonomi) adlandırma ilkelerine uygun olarak, insan için bir karşılık ortaya koymuştur. Bu adlandırma sisteminde, canlının bağlı olduğu cins ve türün belirgin bir özelliği, toplam iki terim ile sembolize edilir. Bugün biyoloji alanında hâlâ onun sınıflandırma yöntemi temel alınmaktadır. Lineya, bir bakıma 18. yüzyılın Teğofırastosu'dur. Aynı onun gibi, bitki ve hayvanları ayrıntılı olarak inceleyip sınıflamıştır. Avrupa'nın aydın çevrelerinde saygı ve hayranlık duyulan, dönemin en önde gelen bilginlerinden biriydi.

Lineya'nın insanı adlandırma girişimine yönelik tepkileri incelediğimizde, bugün kendimizi nasıl bir canlı olarak gördüğümüzü anlamamız açısından önemli ipuçları elde ederiz. Lineya, insan ve maymun arasında pek çok ortak yön olduğunu fark etmişti. Bununla yetinmemiş, insanı, maymunlar ile beraber “insanımsı”* başlığı altında toplamıştır.** Bu girişim, cesaret isteyen devrimci bir çıkıştı. Aristoteles'in insanı “politik hayvan” olarak tanımlamasından*** bu yana, özellikle tek tanrılı dinlerin etkisiyle, insan, doğanın dışında, üstün bir canlı olarak konumlanmıştı. Oysa şimdi tekrar hayvanlar alemine, yani ait olduğu yere dönmesi amaçlanıyordu. Lineya, doğal olarak yoğun şekilde eleştiriye uğradı; tanrının suretinde yaratılmış olan insan, nasıl maymunlar ile aynı başlık altında olabilirdi ve insanın “insanımsı” sınıfına sokulması ne kadar mantıklıydı? Lineya, meslektaşı Gimelin ile mektuplaşmalarında, insanı (maymunlardan) ayrı bir cins olarak nitelemek için yeterli veri bulamadığını yazmaktadır.****Lineya haklıydı ve bu ikilemin nedeni, insanın doğasından kaynaklanıyordu.

İnsan, anatomik özellikleri ile ele alındığında doğada eşsiz değildir; ama kültür sayesinde, insan, insan olmayı öğrenir ve bu fark onu benzersiz yapar. Kültür ile sağlıklı bir etkileşim içine girememek, bir bireyin kendini tanımasında en büyük engeldir. İnsan, insan olmayı “öğrenemeyebilir”. Bu yalnız bizim türümüze özgü bir durumdur. O yüzdendir ki, sınıflandırma ilkelerine ters düşen bir yanı bulunmaktadır insanın. Ona bir isim koymak da aynı sebeple zordur. Bu güçlüklerin farkında olan Lineya, mektuplarında, adlandırma konusunun çok önemli olmadığını ister istemez dile getirmek zorunda kalır. Mühim olan insanı nasıl “tanımladığımızdır”. Maruz kaldığı şiddetli eleştiriler, onu bu şekilde düşünmeye zorlamış görünüyor; çünkü adlandırma konusunun ne kadar elzem olduğunu daha önce sıkça dile getirmiştir. Ünlü düsturu şöyleydi:

Eğer nesnelerin adlarını bilmezseniz, onların bilgisine sahip olamazsınız.”*

Katılmamak elde değil; çünkü insanı nasıl tanımladığımız, onu ne şekilde adlandırdığımızı belirlemektedir. Bu iki süreç birbirinden bağımsız olmadığı gibi, herhangi birinden yola çıkarak diğerine ulaşmak mümkündür. Bu nedenle, adlandırma işi önemli ve anlamlıdır. Lineya, yapılan eleştirilerin “bazılarını” dikkate almış, eserinin sonraki baskılarında düzeltmelerde bulunmuştur. “İnsanımsı” yerine bugün de kullandığımız pirimat ve memeli sözcüklerini tercih etmiştir. Ayrıca, yapılan eleştirilere müstehzi bir karşılık mıdır bilinmez ama, insanın teknik adı Homo sapiyens bu süreç içerisinde ortaya çıkmıştır.

Şu var ki, Lineya eleştiri alsa da hiç kimse akla daha yakın bir öneri getiremiyordu. Diğer canlı türlerini sınıflarken kullanılan ölçütler işe yaramıyordu veya yeterli değildi; çünkü insanın farklılığı “felsefi” bir canlı olmasından gelmekteydi. İnsan doğada bilebildiğimiz kadarı ile “felsefe yapan” tek canlıdır. İnsanlık adına övündüğümüz her ne varsa, ardında onu buluruz. Felsefe, doğamızın ayırt edici özelliğidir ve bu yüzden insanı ancak “felsefi” bir şekilde tam anlamıyla tanımlamak (veya adlandırmak) mümkündür. Lineya'nın kafasını meşgul eden ve dönemin doğa bilimcilerinin üstünde durmadığı nokta buydu. İnsanın fiziksel özelliklerinden yola çıkarak, onun belirleyici özelliğini keşfetmelerine olanak yoktu. O nedenle, sonunda, Homo sapiyens gibi tamamen felsefi vurgusu olan bir ad ortaya çıktı. Bu gelişme, az çok istem dışı gerçekleşmiş olsa bile, felsefenin insan doğası ile bağlantısının onaylanması anlamına gelir. Yine de, vurgulayacağımız gibi, Homo sapiyens teriminin felsefi tutarlılığı tartışmalıdır.

Lineya, Homo sapiyens terimi sayesinde, insanın isim babası oldu. Üstelik bu sefer yaptığı öneri pek fazla eleştiri de almadı. Bu hoşgörünün altında yatan nedenlere değinmeliyiz; çünkü bunlar türümüzün sahip olduğu “kibir” ile yakından ilgilidir.

Latince homo insan, sapiyens “bilen” veya “bilge” demektir. Biz sapiyens kelimesinin “bilen” anlamını tercih edeceğiz; çünkü eğer kendimize “bilge insan” sıfatını layık görüyorsak ve Pilaton haklı ise, bu kitapta yazdığımız pek çok şeyi çöpe atmamız gerekebilir. Ne de olsa artık felsefeye ihtiyacımız yok demektir. Bunun basit bir sebebi var. Pilaton'a göre,* bilgelik sevgisi anlamına gelen felsefe, herkesin harcı değildir. Felsefeye ihtiyaç duymayanlar: Tanrılar, bilgeler ve aptallardır. Tanrılar ve bilgeler, zaten ona sahip oldukları için, bilgelik sevgisi taşımaz, onu aramazlar. Aptallar ise, zaten bilge olduklarını düşünürler ve bu nedenle onun ardından gitme gereği duymazlar. Kendimiz için “bilge insan” adını gerçekten uygun görüyorsak, yukarıdaki seçeneklerden hangisine dâhil olduğumuzu, okuyucunun değerlendirmesine bırakıyoruz.

Pilaton, filozofları tarif etmeyi de ihmal etmez. Onlar, tanrılar ve bilgelerden aşağıda, aptallardan yukarıda bir konuma sahiptir. Filozoflar bilge değildir ve bunu bilirler; ama tüm yaşamları boyunca bilgeliği arar, onun peşinden giderler. Basit bir çıkarımda bulunursak: Pilaton'un toplumu, aptallar ve filozoflar olarak iki kutba ayırdığını ileri sürebiliriz. Filozofların küçük bir zümreyi teşkil ettiğini düşünürsek, tablo pek iç açıcı değildir. Bununla beraber, hiç kimse, bilerek veya bilmeden, hayatını bir aptal gibi geçirmek istemez. O zaman şöyle bir sonuca varabiliriz: “Herkes” aslında felsefe yapmak ister ve ona ihtiyaç duyar. Diğer yandan, biliyoruz ki herkesin bu arzuya kavuşması mümkün olmaz. İnsanların felsefeden uzak kalmasına yol açan iki ana neden var gibi görünüyor. İlki, bireyin kendi talihsiz seçimlerinin (aptallık) bir neticesi, diğeri ise sosyal sistemin etkisidir (aptallaştırma). Kuşkusuz aptallık, yalnızca bireyin kabahati olamaz. Toplumsal düzenin insanlar üzerinde yarattığı “aptallaştırıcı” etkiyi göz ardı edemeyiz. İşin ilginç tarafı, bu durumu çoğu yetişkin bir şekilde farkındadır. Örneğin bazılarımız, yeni neslin daha “zeki” olduğunu düşünür. Çok küçük yaşlarda karmaşık aletleri kullanmayı öğrenenleri, birkaç dil konuşanları gördükçe, her yeni neslin öncekine oranla daha “akıllı” olduğu izlenimi de güçlenir. Oysa ki elimizde, şimdiki çocukların 100 yıl hatta 5000 yıl öncekilere kıyasla “daha” zeki olduğunu gösteren bilimsel bir veri bulunmuyor. Peki biz yetişkinler neden bu şekilde düşünmeye eğilimliyiz? Aslına bakılırsa, ortada doğru tespit edilmiş bir “belirti” (semptom) var; fakat teşhisi koyarken hata yapıyoruz. Kendimize sormalıyız: Çocuklarımızın daha akıllı olduğunu düşünmemizin nedeni, onların daha zeki olmaya başlamasından ziyade biz yetişkinlerin giderek “aptallaşması” olabilir mi?

Pilaton'un “Devlet” adlı eserinde kurguladığı toplum yapısı içerisinde herkes felsefe ile ilgilenmez. Bir filozoflar zümresi bulunur ama bu küçük topluluk dışında kalan herkes (Pilaton'un Sempozyum'daki görüşlerine göre), aptallığa mahkûm edilmektedir. Böyle bir toplumun ne derece ülküsel (ideal) olduğu tartışmaya açıktır. Bu nedenle, Pilaton'un düşünce sistematiğinde, birey-felsefe-toplum kavramları arasında evrensel bir bağ bulmak zor görünüyor.

Homo sapiyens neyse ki bilge değil, daha çok “bilen insan” anlamında kullanılmaktadır. Bir alt türü bile var “bilen insanın”, adı Homo sapiens sapiens, “bildiğini bilen insan” anlamında. İlkinde “bilmek” (bilen insan) diğerinde ise bir tür “farkındalık” (bildiğini bilen) insanın ayırt edici özelliği olarak sunulmaktadır. Dikkat edilir ise, ikisi de “düşünmek” ile doğrudan ilgili değildir. Bir şeyi bilmek için mutlaka düşünmek gerekmez. Algı bilgisi böyle bir bilgi türüdür. Güneşin doğuşunu gözümüzle görürüz, üzerine düşünmemiz gerekmez. Farkındalık da doğrudan düşünce ile bağlantılı değildir. Örneğin meditasyon sırasında zihnimiz etrafının farkındadır ama aynı zamanda her türlü düşünceden de uzaktır. İşin özeti, kendimiz ile ilgili yaptığımız tanımlama veya adlandırma, bizi tutarlı şekilde tasvir ediyor mu, tartışmaya oldukça açıktır.

İnsanın yapıp etmelerinin hemen hepsi, ortaya koyduğu bütün soyut ve somut eserler, düşünme eylemi sayesinde varlık bulmaktadır. O zaman bazı soruları sormamız icap ediyor. İnsan neden açık açık “düşünen bir canlı” olarak adlandırılmıyor? Düşünce ve felsefe arasındaki ayrılmaz bağın kurulmasındaki engel, felsefe teriminin Hıristiyan Batı dünyasında (ve keza İslam geleneğinde) yaptığı pagan çağrışımlar olabilir mi? Asıl meselemiz, düşünce eyleminin, neden doğrudan insanın belirleyici bir özelliği olarak görülmediğidir. Neden kendimizi Homo filozofus* (felsefe yapan insan veya filozof insan) olarak adlandırmaktan çekiniyoruz?

Bu çapraşık durumun, özellikle Batı düşünce geleneğinde belirgin bir şekilde etkili olduğunu görmek mümkün. İnsan, doğaya egemen olmuş üstün ve kutsal bir canlıdır. Doğanın kendisi bile, insan için yaratılmıştır. Büyük dinlerin etkisi altında, insan o kadar “eşsiz” kabul edilmektedir ki bir garip İsveçli ona isim koymakta zorlanır. Oysa tek yapması gereken insanı insan yapan, onun benzersiz bir canlı olmasını sağlayan özelliği saptamaktır. Bunu yapmak için bilimsel yöntemler kullanır; ama araştırdığı canlı o kadar yükseklere çıkarılmıştır ki bilimin söyledikleri çok yavan kalır. Hiyerarşinin en tepesine oturduğunuzda, hakkınızda söylenen bir söz gerçeklere dayanıyor olsa bile, sizi yücelten mitos ile uyuşmuyor ise, kabul görmesi zordur. İnsan için de aynen böyle olmuştur. Lineya, başka canlılarda olmayan ve yalnızca insanda gözlemlediği bir özellik bulamadı. Konuşma yetisi, en belirgin farklılık gibi dursa da, pek çok canlı türünde, bireyler arasında bir tür iletişim olduğunu biliyoruz. İki ayağı üzerinde durmak, sorun çözme yeteneği veya düşünmek, sadece insana özgü eylemler değildir. İşin aslı, sahip olduğumuz yeteneklerin tümü, canlılar dünyasında ziyadesiyle mevcuttur. Bizi farklı kılan, bu yeteneklerin bazılarında hiçbir canlının yapamadığı kadar uzmanlaşmış olmamızdır. Hepsi bu. Kuşkusuz, kutsal suyla yıkanmış insan, böyle bir tanımlamaya kolay kolay tenezzül etmeyecekti. İnsanın, hayvanlar âleminin bir parçası olduğu gerçeği, geleneksel düşünce alışkanlıkları ile çatışır. Örneğin “ruh” kavramı, mantığımızda çelişkiler yaratan bu tür yerleşik düşünce kalıplarından biridir.

Doğaüstü bir kavram olan “ruh”, insanı insan yapan nedeni açıklamak için biçilmiş kaftantı. Bu kavrama çağlar boyunca farklı anlamlar yüklendi. Bazen akıl ile eş tutulmuş, kimi zaman da insanın mahiyetine üflenen bir ayrıcalık, yani tanrının soluğu oluvermiştir. Gözlem ve deneye dayalı araştırma alışkanlığı geliştikçe, ruh kavramı da giderek folklorik bir zemine kaydı. Bugün insanın biyolojik yapısı içerisinde, ruh kavramının herhangi bir anlamda yeri bulunmamaktadır. Sonuç olarak, bilimi çıkış noktası alıyorsak, “ruh” kavramı bizim için bir başvuru kaynağı olamaz. Onsekizinci yüzyılda Lineya için olmadığı gibi. Şurası kesin, yalnızca belli konularda uzmanlaşmış bir canlı düşüncesi, “tanrının oğlu” sıfatının yanında her zaman sönük kalmaya mahkûmdur. Ne de olsa insan, kendi uydurduğuna körü körüne hayranlık duyabilme yeteneğine sahip, “benzersiz” bir canlıdır. Açıkçası ruh ile ilgili tartışma bugün için geride kalmış görünse de konunun hâlen tam olarak içselleştirildiği söylenemez.

İnsanı tanımlama ve adlandırmadaki güçlük, yalnızca dinsel düşüncenin etkisi ile açıklanamaz. Konu, felsefenin toplumsal anlamda değerini yitirmesi ile de ilgilidir. Felsefe, bir eylem olarak, toplum nazarında itibarını yitirmiştir. Bunun nedenleri arasında, daha önce değindiğimiz üzere, felsefe ile ilgili toplumsal değer yargılarının ve bunları ayakta tutan kurumsal yapıların zaman içinde ortadan kalkması başta gelir. Dolayısı ile, felsefenin kendisinden kaynaklanan bir durum değildir bu. Batı düşüncesinde, deyim yerindeyse, bilgi ve düşüncenin arası açılmıştır. İnsanı “bilen” bir canlı olarak adlandırmanın arkasında, bilginin (bilmenin), düşünce ediminin önüne geçmiş olması yatar. Lineya'nın yaşadığı dönemden bu yana pek bir şey değişmedi. Tam tersine, birbiriyle at başı gitmesi gereken iki eylemin arasındaki denge bozulmaya devam etti. Bugün, Bilgi Çağı'nda yaşadığımızı söylüyoruz; ama düşünme eksikliğinin ölümcül sonuçlar doğurmaya muktedir olduğunu anlamış görünmüyoruz. Artan bir hızla, bilgi ve maddi kazanç birbiriyle eş tutulurken, maalesef, uygarlığın ancak düşünce ile yeşerdiği göz ardı edilmektedir. Bu gidişle, belki maddi açıdan zenginleşebiliriz; ama daha medeni olacağımızın hiçbir garantisi bulunmamaktadır.

Bilmek ve düşünmek, birbirinin içine geçmiş ama kesinlikle farklı iki zihin durumudur. Aslına bakarsanız, bu iki kavramdan daha önce bahsetmiştik. Kültür ve felsefe arasındaki ikilemin kökeni, buraya dayanmaktadır. Kültür, bilginin (bilmek), felsefe de düşünme eyleminin özdeşidir. Bilgi olmadan düşünce, düşünme olmadan da bilgi ortaya çıkmaz; ama uygulamada biliyoruz ki birbirlerinden bağımsız hayat bulabilirler. Zaten sorun da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Bilme ve düşünme kavramlarını biraz daha kurcalamak, aydınlatıcı olabilir.

Bir şeyi “bilmek” demek, o şeyin bilgisine sahip olmak anlamına gelir. Bilgi iki yolla elde edilir: Düşünerek ve düşünmeden. Algı bilgisinin, düşünmeden sahip olduğumuz bir bilgi türü olduğunu belirtmiştik. Bilgiyi elde etmenin diğer yolu ise, düşünme etkinliğinin bir neticesi olarak gerçekleşir. Soruyu soralım: Ancak düşünerek elde edilebilen bir bilgiye, düşünme eylemini gerçekleştirmeden ulaşmamız mümkün olabilir mi? Yanıt basit: Eğer sizin yerinize düşünen biri var ise, elbette mümkün. Düşünme eylemini gerçekleştiren kişi, elde ettiği bilgiyi, kağıda veya söze döker ve siz bu aktarımdan yararlanırsanız, düşünme eylemini devre dışı bırakarak, “bilgi sahibi” olabilirsiniz. Bu tür bilgi, yalnızca akıl yürütme yetisini “kullanan” biri tarafından var edilebilir; ama bilgi bir kez ortaya konulduğunda, başkaları o bilgiye “sahip” olmak için “düşünmek” zorunda değildir artık. Kültürün üzerimizde yarattığı “sürüleştirici” etki, düşünmeden sahip olduğumuz bilgiden kaynaklanır. Bilgiye sahip olmanın kısaca bahsettiğimiz iki zıt yolunu, bir örnek ile açıklamakta yarar var.

Zihnimizi, toprağı gayet verimli bir bahçeye benzetelim. Düşünmeden sahip olduğumuz bilgiler, bu bahçeye saksı içerisinde konmuş ağaçlardır. Bütün bahçeyi bu ağaçlar ile donatabilirsiniz; ama ağaçlar bahçenin toprağına değmeyecektir. O bahçenin toprağından filizlenmedikleri gibi, oradan beslenmezler de. Bu şekilde, koca bir orman yaratabiliriz zihnimizde. O zaman şu soruyu sormamız gerekir: Hepsi birer saksının içinde yaşayan bu ağaçların bir arada durması, onların “orman” olarak tanımlanması için yeterli midir? Bu soruya olumlu yanıt vermek zordur. Yaptığımız benzetmede, toprak, zihnimizin üretken yapısını temsil eder. O toprak sayesinde sahip olduğumuz bilgiler arasında yeni bağlantılar kurarız ve yine onun aracılığıyla zihnimizde yer alan bilgileri çoğaltabiliriz. Bunları yapabilmemiz için en temel koşul, sahip olduğumuz bilgilerin zihnimizin toprağına değiyor olmasıdır. Nasıl ki doğada ağaçların kökleri toprağın altında yayılıp birbirleri ile etkileşir veya tohumlar toprağa düşerek yeni filizler meydana getirir, zihnimizde de benzer bir süreç yaşanır. Zihnimizin toprağına değmeyen bilgi, oraya tepeden inmiştir ve özü ile ilgili pek fikrimiz olmadığı için de diğer bilgilerimiz ile ilişkilendirmemiz güçleşir. Düşünme eyleminin bir sonucu olarak elde ettiğimiz bilgiler ise, bahçenin verimli toprağına kök salmış ağaçlar gibidir. Bu şekilde, ağaçlar ve toprak çok daha farklı bir ilişki kurmaktadır. Onlar artık birbirleriyle ilişiksiz, emanet duran ağaçlar değildirler; bahçenin bir parçasıdırlar.

Düşüncelerimizle ulaştığımız bilginin, ilk kez bizim tarafımızdan keşfedilmiş olması gerekmez. Başkasının emeği ile ortaya çıkmış olabilir; ama o bilginin bizim için bir anlamı olmasını arzu ediyorsak, üzerinde düşünmemiz şarttır. O yüzden, hazır bilgi her koşulda zararlıdır önermesi, doğru bir ifade olmaz. Bilgiyi sorgulamadan kabul etmemiz gereken koşullar elbette vardır. Örneğin, acil bir durumda, yangın çıkışının nerede olduğu önemlidir ve bu bilgiyi tehlike anında sorgulamak ölümcül sonuçlar doğurabilir. Bir başkasının düşünme eyleminin neticesi olan “hazır bilgi”, eğer kaynağına ve oluşturuluş biçimine güveniyorsak, geçici bir süre için, gerçekleştirdiğimiz akıl yürütme esnasında veri olarak kullanılabilir. Bu tür bilgiyi daha sonra teyit etme ve o bilgi üzerinde düşünme hakkımız bakidir; öyle de olmalıdır, çünkü düşüncelerimizin tutarlılığı, kullandığımız verilerin (bilginin) hassasiyeti ile doğrudan bağlantılıdır.

Bilmek ve düşünmek arasındaki önemli farkın vurgusunu yapmak bizim için önemlidir. Bu kitapta savunmaya çalıştığımız bazı fikirlerin bekası için elzem bir konudur. Düşünme ve felsefe arasında bir tür özdeşlik kurduk. Bilmek ve bilgiyi ise, kültürün, bir anlamda “hazır bilginin” kaynağı olarak belirledik. Mevzuyu bir örnekle daha da anlaşılır kılmak mümkün. Aristoteles'i ele alalım. Hiç kuşkusuz, döneminin en bilgili insanlarından biriydi. İlgi duyduğu konuların genişliği, kurduğu kütüphane ve yazdığı eserlerden anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, bugün ortaöğretimi bitirmiş bir öğrenci, temel konularda Aristoteles'ten açık ara daha bilgilidir. Üstelik, bu öğrencimizin sahip olduğu bilgilerin güvenilirliği, iki bin yıl öncesi ile kıyaslanmaz bile. Arada böyle önemli bir fark olmasına rağmen, Aristoteles'in insanlık tarihine yaptığı katkının benzerini, ortaöğretim mezunu öğrencimizden beklemeyiz. Netice itibariyle, bilgi tek başına bir anlam ifade etmez. Öyle olsa, bugün içinde milyonlarca filozofun dolaştığı şehirlerimiz ve bambaşka bir dünyamız olurdu.

Aristoteles gibi insanları insan yapan, diğer bir ifade ile filozof kılan unsur, düşünmeleridir. Düşünmek, bilmekten çok daha etkin bir eylemdir. Bu önemli ayrım, antik dönem Helen kültüründe içselleştirilmiş bir olguydu. Onlar erdemli bir hayatı arzuluyordu ve bu hedefe ulaştıracak yolun felsefe yani “düşünme eylemi” olacağı kanısındaydılar. Antik kültürün konuyla ilgili genel algısını kabaca özetlemeye çalışalım. Buna göre, örneğin erdem, ancak düşünmeyle elde edilebilen bir vasıftır. Eğer bir davranış, kendi düşüncelerimizden kaynaklı değil ise sonuçları ne kadar olumlu olursa olsun, erdemli sayılamazdı. Size öyle öğretildiği için başkalarına iyilik yapıyorsanız, yaptığınız sadece “öğrenilmiş davranış” veya bir tür alışkanlıktan ibarettir. İyilik yapmak her durumda güzeldir; ama “erdem” başka bir şeydir. Sonuç olarak, düşünce ve davranışlarımızı tutarlı biçimde açıklayamıyorsak, erdemli bir hayattan söz edemeyiz.

Düşünmek ve bilmek arasında, farkında olmamız gereken bazı noktalar mevcut. İki kavramın birbirini var ettiğini dile getirmiştik ve bu karşılıklı etkinin işleyiş biçimi, konuyu daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Bilgi veya bilme eylemi, yeni bir bilgi oluşturmak için tek başına “yeterli” değildir. Yeni bir bilgiyi oluşturmak için denklemde mutlaka “düşünme” var olmalıdır. Bilgi bu bakımdan aynı kültür gibi “durağan” bir özelliğe sahiptir. Üretken değildir. Bilgi, düşünce üretemez; ama düşünce, bilgi üretebilir. Bu nedenle bu iki temel kavram arasında baskın ve üretken taraf her zaman için düşünme'dir.