Çocuk Olmak Harika! Ya Sonra?

 

Her şey çok iyi giderken, nasıl ve neden olduğu bilinmez ama maalesef “büyürüz”. Artık pek çok konuda bir sürü fikrimiz vardır. Fikir dünyamız o kadar geniştir ki yeni şeylere pek yer kalmamıştır. Zaten eskisi kadar meraklı da değilizdir. “Çoğunluk” ne yapıyor ise ona ayak uydurma eğilimi gösteririz. Bizim için “soru sormak” eskisi kadar önem teşkil etmez. Neyin iyi neyin kötü olduğunu anlamak için düşünmek yerine, başkalarının tutumlarına göre hareket etmek daha kolay gelmeye başlar. “Yetişkin hastalığı” olarak ifade edebileceğimiz bir “zihinsel tıkanıklık” gerçekleşir. Bu hastalığın öne çıkan belirtisi, bireyin sahip olduğu bilgi birikimine aşırı güvenmesidir. Bildiklerimizin ve düşünme şeklimizin her konuda en doğru yolu gösterdiğine gerçekten inanmaya başlarız. İşin en kötü yanı, bu aldanış yüzünden kendimize karşı “sahte” bir güven duymamızdır ki bunun bizi nereye götüreceğini hiç bilemeyiz. Öyle bir yanılsamadır ki bu, insan düşünmese bile “düşündüğünü” zannetmektedir. Oysa bir takım davranış ve düşünce kalıplarını tekrar etmekten öteye gidilmez. Tüm bu olup bitenler düşünme yetimizin yitirilmesi/baskılanması anlamına gelmektedir.

Yakın zamanda, Vircinya Üniversitesi'nde gerçekleştirilen bir deney, çağdaş insanın “düşünme” eylemi ile olan ilişkisindeki bariz sorunu ortaya koyar niteliktedir.** Her ne kadar deney koşullarının tutarlılığı tartışmaya açık olsa da bu çalışma, insanın zihinsel durumu ile ilgili görmezden gelemeyeceğimiz bir tuhaflığı önümüze sermektedir. Özetle, deneklerden yalnızca “15 dakika” boyunca kendi fikirleri üzerinde yoğunlaşmaları, hayal kurmaları, “düşünmeleri” istenmiş ama çoğu kişi bu görevi yerine getirilemeyecek kadar zor bulmuştur. Denekler kendi zihinleri ile baş başa kalmaktansa müzik dinlemeyi veya akıllı telefonları ile oynamayı tercih etmişlerdir. Hatta bazı denekler verilen süreyi sonlandırmak için teklif edilen hafif “elektrik şoklarına” bile razı olmuştur. Şurası kesin, insanı “düşünen bir canlı” olarak tanımlaya çalışırken ya büyük bir hata yapıyoruz ya da içinde yaşadığımız yaşam koşulları tahmin ettiğimizden bile vahim durumda. Biz şimdi en iyisi, bu garip durumun eski bir Helen tanrısı ile ilgisi olabilir mi, ona bakalım.

Gecenin efendisi olarak bilinen Nüks, en eski Helen tanrılarından biridir ve Hüpnos adında bir oğlu vardır. Hüpnos, Helen dilinde uyku anlamına gelir ve isminden anlaşılacağı üzere uyku tanrısıdır. Helen tanrıları ölümsüzdü ama en büyük tanrılar bile uyku ile etkisiz kılınabiliyordu. Bu özellik, uyku tanrısının hatırı sayılır bir gücü olduğunu göstermektedir. Bugün “hipnoz” kelimesi, Türkçe'ye ve diğer pek çok dile yerleşmiş durumda. Etiyen Feliks Denin dö Küviye (1755–1841) kaleme aldığı eserinde, kökeni Helence olan -hypn- ön ekini söz konusu alanda ilk kez kullanmıştır.* Bu dönemden itibaren, hipnoz, insan zihninin özel bir hâlini ifade etmeye başladı. Helen uyku tanrısından esinlenen bu kavram, İskoç cerrah Ceyims Bired (1795-1860) tarafından İngilizce'ye aktarıldı ve geliştirildi. Bu iki Avrupalı (özellikle Bired), gerek kullandıkları terimler gerekse hipnoza yaklaşımları itibari ile bu alanın kurucuları sayılabilir.** Peki tam olarak nedir bu hipnoz?

İnsan beyni üzerine araştırmalar son otuz yıl içerisinde önemli gelişmelere kapı açtı. İnsanı anlamak için belki de en önemli organ olan beyin, henüz çok yeni bir araştırma sahası. Canlı insan beyni üzerinde çalışmanın zorluğu bugüne kadar ayrıntılı incelemelerin yapılmasını engelliyordu. Son otuz yıl içerisinde geliştirilen görüntüleme teknikleri ve sinir bilim çalışmaları sayesinde, beynimizin nasıl işlediğini daha iyi anlamaya başladık. Tüm bunlara rağmen, beynin yapısına dair bilgilerimiz oldukça kısıtlı ve pek çok cevapsız soru ile dolu. Beynimizin içinde, görme duyusu gibi çok temel bazı işlemlerin bile “tam” olarak nasıl gerçekleştiğini idrak etmiş değiliz. Her ne kadar hipnoz ile ilgili geçmişe nazaran daha çok şey biliyor olsak da üzerinde farklı yorumların yapıldığı bu olgu gizemini korumaktadır. Konu ile ilgili bu kitapta vurgusunu yapacağımız bilgiler, çağdaş bilim çevrelerinin hipnoz kavramı üzerinde -genel hatlar bakımından- görüş birliği içinde olduğu verilere dayanmaktadır.

Hipnoz durumunun uyku ile çok fazla bir ilgisi yoktur. Hipnoza giren kişi, beden vaziyeti uykuda gibi görünse de (her zaman bu şekilde olması gerekmez, kişi gözü açıkken de hipnoz altında olabilir), beyin faaliyetleri açısından tamamen uyanık ve canlıdır. Genel bir ifade ile hipnoz, “telkine” açık hâle gelmektir. Telkin -kabaca tanımlarsak- herhangi bir eylemi veya durumu işaret eden komut cümleleridir. Olağan koşullarda, birine kedi gibi miyavlamasını söylerseniz, tuhaf bakışlara maruz kalır ve niye böyle bir şey istediğinize yönelik ısrarlı sorular ile karşılaşırsınız. Oysa aynı kişiye, hipnoz altındayken yaptırmak istediğiniz eylemi pek fazla dirençle karşılaşmadan kabul ettirmeniz mümkündür. Telkin, insan zihni ve bedeninde oldukça güçlü bir tesire sahiptir. Kişinin telkin alması hipnoz olmadan da gerçekleşebilir. Telkin vermek ve almak, günlük hayatımızın doğal bir parçasıdır. Telkin ve hipnoz “ayrı” süreçler olsa da, bu iki olgu oldukça iç içe geçmiş durumdadır. Telkin, hipnoz altına girmiş biri üzerinde çok daha etkilidir. Öyle ki, kişinin ruh hâli istenildiği şekilde değiştirilebilir.* Birey üzerinde olumlu veya olumsuz sayısız etki yaratılabilir. Duyu algıları ile oynanarak sanrı görmesi sağlanabilir** veya rastgele bir konu üzerinde çeşitli düşünceler dayatılabilir.

Hipnoz işleminde, kişinin dikkati, çeşitli yöntemler kullanılarak sabitlenir ve böylece zihinsel bir rahatlama içine girmesi sağlanır. Bir tür meditasyon (tırans süreci demek belki daha doğru) hâli olan bu aşama, telkin yolu ile derinleştirilir ve kişinin bilinçaltının daha etkin olduğu bir duruma geçilir. Bu koşullar gerçekleştiğinde, kişi, her türlü telkine olabildiğince açık bir konuma gelmiş demektir. Hipnoz dediğimiz süreci kabaca böyle özetleyebiliriz. Ayrıca belirtmek gerekir ki hipnoz uygulamasının kişiye ne ölçüde yararlı olacağı, hipnoz yapanın niyetine ve tecrübesine bağlıdır.

Hipnoz, insan zihninde meydana gelen olağandışı bir durum değildir. Tam tersine, insan bilincinin oluşmasını sağlayan nedenlere bağlı olduğundan, son derece doğal bir süreçtir. Batı'da hipnoz kavramı adı altında özelleştirilen ve tanımlanan uygulamaların hemen hepsi, aslında, zihnimizin doğal işleyişinin bir tür “bilinçli” yönlendirilmesi ile ortaya çıkmış hadiselerden ibarettir. Söz konusu yönlendirme, insan zihninin çalışma ilkelerine aykırı bir nitelik kesinlikle taşımaz. Zihnimizdeki doğal mekanizmalar ile olan yakın ilişkisi yüzünden, hipnozu, beynin işleyişi sırasında gerçekleşen “olağan” bir durum olarak kabul etmek yaygın bir görüştür. Bu tanımın daha ileri götürüldüğü bakış açıları da yok değil. Örneğin, hipnoz sürecinin özellikleri ve oluşumundaki doğal mekanizmalar nedeni ile gerçekten var olup olmadığı -zihnin gündelik işleyişinden farklı bir olgu olarak- bile tartışılmaktadır.*

Helenlerin uyku tanrısından yola çıktık ve zihnimizin özel bir durumu olarak hipnoz kavramına değindik. Noktayı koymadan önce tüm bunları anlatmamızın nedeni olan, gelmiş geçmiş en büyük hipnoz ustasından bahsetmezsek, konuyu eksik bırakmış oluruz. Bugüne kadar görülmüş en kuvvetli hipnotik etkiyi yapan, insanlar üzerinde olağanüstü bir güce sahip, sadece bireyleri değil kalabalık insan topluluklarını da tamamen hâkimiyeti altına alabilen büyük hipnoz sanatçısı. Bu eşsiz “telkin tanrısı” hiç şüphesiz “kültür”den başkası değildir. Kültür, insanların tüm davranış ve düşünce kalıplarını belirleyen, onlara yön veren başlıca unsurdur. Kendisini telkin yolu ile yeni nesillere aktarır. İnsan zihni üzerinde bu derece etkiye sahip bir başka kuvvetin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Tüm inanç ve ahlak anlayışımızı şekillendirmek ile kalmaz; duyma, görme ve tat duyumuza kadar, algımız üzerinde de hâkimiyet sahibidir. Yapmamızı istediği şeyleri bir “aciz kul” gibi yerine getiririz.

Hipnoz uygulaması sırasında ilginç bazı durumlar yaşanabilir. Bazen, telkini veren tarafından o kadar olumlu ve eğlenceli bir deneyim sağlanır ki kişi hipnozdan çıkmak istemez. Hipnozdan çıkması için söylenen telkine karşılık vermez. Pek çoğumuzun başına gelmiştir; hoşumuza giden bir rüyanın tam ortasında uyandırıldığımız için hayıflanmış ve rüyamıza devam etme isteği duymuşuzdur. Hipnoz altındaki kişi de ihtimaldir ki geçirdiği deneyimin verdiği haz veya derin rahatlık nedeni ile tekrar olağan farkındalık hâline dönmek istemez.* Bu gibi durumlar hipnozdaki kişi için bir tehlike arz etmez. Telkini veren, hipnoz olmuş kişiyi bu durumda bırakır ise, güzel bir uykunun ardından (veya derin uykuya dalmadan) kişi olağan şekilde kendine gelir. Bir başka yöntem ise, telkini verenin, sesini yükselterek veya yavaşça dokunarak dikkati tekrar üzerine çekmesidir. Böylece, kişinin yeniden telkine karşılık vermesi sağlanır.

Hipnoz sırasında karşılaşılan bu durum ve bizim kültür ile olan ilişkimiz, ilginç bir benzerlik taşır. Anne karnından yetişkinliğe kadar geçen sürede öğrendiğimiz her şey, yani edindiğimiz “kültür”, içinden pek çıkmak istemediğimiz ve giderek sorgulamadan kabul ettiğimiz bir “telkinler dizisi” hâline gelir. Kültür bize pek çok sorunun “cevabını” sunar ve bu bizim açımızdan son derece rahatlatıcıdır; zira bilinmeyenler ile dolu bir dünyanın içine doğmuşuzdur. Sayısız soruya verilen yanıt, kültürün hem etkisini arttırır hem de ona duyulan güveni. Bu güven o kadar etkilidir ki bir süre sonra yanıtların doğru olup olmadığı ile ilgilenmeyiz. Güven ilişkisi, hipnoz uygulamasının da önemli bir parçasıdır. Telkini alan ve veren arasında güven duygusu olmak zorundadır, aksi durumda, hipnoz kolay kolay gerçekleşmez. Güven kazanıldığında ise verilen telkinler sorgusuz kabul edilir. Benzer şekilde, içine doğduğumuz kültürün güvenimizi kazandığı andan itibaren, hayat bizim için artık bir hipnozdan ibarettir.

Elbette kültürün insan üzerindeki etkisini çok farklı örnekler ile gösterebiliriz ama hipnoz, bu konuda sıradan bir benzetmenin ötesine geçen özelliklere sahiptir. Bizatihi hipnozun kendisi, kültürün şaşmaz tesiri altındadır. Batı'da son iki yüzyıldır kayıtlı hipnoz uygulamalarına bakıldığında, hipnoz edilen kişilerin verdiği tepkilerin zaman içerisinde farklılık gösterdiği gözlenmektedir.* Bu da bize, hipnoz ile ilgili toplumdaki genel kanıya bağlı olarak kişiler üzerinde değişik etkilerin meydana geldiğini işaret eder. Bir örnek vermek gerekir ise: Onsekizinci yüzyıldaki hipnoz uygulamalarında, kişilerin kasılma ve titreme gibi karşılıklar verdikleri gözlenirken (bedene ruh veya şeytan girmesi inancı ile bağlantılı olması muhtemel), 19. yüzyılda bu belirtiler neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. Üstelik daha önce görülmeyen, hipnoz sırasında yaşananları unutmak veya sorulan sorulara yanıt verilmesi gibi “yeni” durumlar ortaya çıkar. Bu verilerden hareketle anlıyoruz ki hipnozun toplumda nasıl algılandığı, kişiler üzerinde bir tür “ön telkin” oluşturmaktadır. Diğer bir ifade ile kişinin zihninde var olan beklenti, hipnoz sırasında ne tür tepkilerin verileceğini kuvvetli şekilde etkilemektedir. Hipnoz uygulamaları yaygınlaştıkça, konu ile ilgili bilgi ve tarifler değişmiş böylece insanların zihnindeki “beklentiler” de dönüşüme uğramıştır. Nihayetinde, kültürün üzerimizde karşı konulmaz bir gücü olduğu somut şekilde tekrar karşımıza çıkıyor. Hipnoz gibi doğrudan insanın bilişsel süreçleri ile ilgili bir konuda bile kültürün pervasızca içeri sızdığı aşikar. En büyük hipnoz ustası, aynı zamanda hipnozun kurallarını da yazmaktadır.

Nasıl oluyor da kültür üzerimizde bu düzeyde bir hipnotik etki yaratabiliyor? Bunun başlıca nedeni, zihnimizdeki öğrenme ve bilgi üretme mekanizmalarının işleyiş biçiminden kaynaklanmakta. “Kabul etmeye” daha doğrusu “telkin almaya” elverişli bir doğamız var. Bu özelliğimiz, yalnızca fiziki çevre koşullarına yönelik değil aynı zamanda kendi yarattığımız kültüre karşı da evrim geçirdiğimizi açık bir şekilde göstermektedir. Kültürel bir canlı olmanın gereği olarak, bizim dışımızda üretilmiş “bilgileri” benimseyebilmek (kabul etmek), çoğunlukla (evrimsel açıdan) fayda getirmiştir. İşin aslı, kültür dediğimiz dev düzeneğin çarkları da ancak bu şekilde dönme olanağı bulmuştur. İnsan, daha güvenli, rahat ve yaratıcı bir hayat için, başkasının ürettiği bilgiye “inanmak” zorundadır. Dolayısı ile beynimizde bu durumu kolaylaştıracak zihinsel mekanizmaların gelişmiş olması gayet doğal karşılanmalı. Diğer taraftan, söz konusu yetinin başka zihinsel süreçler ile dengelenmesi gerekir; çünkü bir robot ile filozof arasındaki ayrım buna bağlı olacaktır. Her duyduğunu kabul eden biri ile tecrübe, bilgi ve mantık süzgecinden geçiren kişi arasındaki fark, sanırız tartışma götürmez. Zihnimizdeki mekanizmalar, yalnız “beraber” çalıştıklarında tam anlamı ile bize yarar sağlar ve bu durum, evrimsel bir dayatmanın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenledir ki beynimizde, birbirine zıt özellikler içeren zihinsel süreçlerin varlığı, simbiyosis olgusuna -kavramı geniş anlamı ile yorumlarsak- iyi bir örnektir. Özetle, telkin, kültür ile kurduğumuz işbirliğinin biyolojik bir neticesidir. Bizim hipnoz veya genel bir ifade ile “olağanüstü ölçüde telkine açık hâle gelme durumu” olarak tanımladığımız zihinsel olgu da, söz konusu doğal yetimizin (telkin alma, kabullenme) bilinçli yönlendirilmesi sonucu meydana gelmektedir.

Hipnoz ve kültür arasında kurduğumuz benzeşim, insanın varoluş serüveninde çok önemli bir öğe olan “düşünme” eyleminin nasıl bastırıldığı ile yakından ilgilidir. İnsanı insan yapan özelliklerin içinden “düşünmek” çıkarıldığında, geriye gösterişli ama kuru bir “toplumsal hayvan” kalır. Tek derdi sürüsünün peşinden koşmak olan bir canlı. Bu acıklı manzara, insanın gerçekliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. İşin daha ilginç olan tarafı ise bu karamsar tablonun diğer yüzünde yer alır.

Merak, sorgu, araştırma ve yaratıcılık, madalyonun diğer yüzünün aydınlık öğeleridir. Kültürün bizi birer robota dönüştürmesi, aynı zamanda yaratıcı olmamızı sağlar. Tuhaf olan şu ki, robotlaşma, bir şekilde düşünmeyi tetiklemektedir. Bir çelişki var gibi görünebilir; ama felsefe dili ile ifade etmek gerekir ise, “karşıtların birliği”dir söz konusu olan. Politzer şöyle demektedir:

Karşıtlar çatışma halindedirler ve değişmeler bu çatışmalardan doğar; böylece değişme, çatışmanın çözümüdür.”* (Felsefenin Başlangıç İlkeleri). Politzer'in bu eseri, 12 Eylül 1980 askerî darbesinde ilk yasaklanan kitap olma ayrıcalığına sahiptir. Bu durumun nedenlerini, felsefenin zaman üstü gücünde olduğu kadar felsefeden uzak kalmış insanın yadsınamaz acizliğinde aramalıyız!)

Karşıtların birliği anlayışına yalnızca Helen düşüncesinde değil, Hint ve Doğu öğretilerinde de rastlarız. Bu pek şaşırtıcı değildir; zira karşıtlık, yaşamımız boyunca soyut veya somut her alanda gözlediğimiz bir özelliktir. Kültürün bize dayattığı kalıplar, “düşünme eylemi” için malzeme sağlar. Düşünmek veya diğer bir ifade ile “felsefe yapmak”, temelleri zayıf her türlü kalıbı kırmak için bir çekiç vazifesi görür. Felsefe eylemi, kültür içindeki değişimin ana kaynağıdır. Hepimiz biliriz ki “acıyı” tanımadan “tatlı” olanın bilgisine ulaşamayız. Aynı şekilde, kültür olmadan, bir eylem olarak felsefenin, düşünce üreten, yeni anlamlar ve kalıplar ortaya koyan doğası anlaşılamaz.

Zincirlerimizden kurtulmamız için önce zincire vurulmuş olmamız gerekir. Felsefi düşünce mevcut değilse, kültür dediğimiz hipnozun içinden çıkamayız ve onun dayattığı hayatı sorgusuz yaşamak zorunda kalırız. Bu büyüleyici devridaim içinde bir benzetme yapmak gerekir ise, kuklanın iplerini tutan, kültür, felsefe de kuklanın elindeki makastır. Marifet, ipler başkasının elindeyken, makası kaldırıp ipleri kesmekte saklıdır. Bunu başarmanın yegâne yolu ise felsefe yapmaktır. İnsanın özgürleşme çabası ile “sürüleşmesi” arasındaki çatışma, insana ait her türlü artı değerin ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Düşünce kültürü geliştirirken, kültür de düşünceyi beslemekte; felsefe “hareketi”, kültür “durağan” olanı temsil etmektedir.

Antik felsefe metinlerine aşina olan okuyucu, kültür ve hipnoz arasında kurduğumuz ilişkinin, Pilaton'un “Devlet” adlı yapıtında dile getirdiği “mağara” benzetmesi ile olan yakınlığını fark edecektir. Pilaton'un kurgusunda, “yalnızca” mağara duvarına bakabilen esirlerin, duvara yansıyan gölgeleri nasıl “tek gerçek” olarak kabul etmek durumunda kaldıkları betimlenir. Esirlerden biri zincirlerinden kurtulmayı başarır ve mağaradan çıkar. Dış dünyanın varlığını kavrar ve mağara içinde yaşadığı yanılsamanın ayırdına varır. Arkadaşlarının yanına dönerek gerçeği onlara anlatır. İşte bu esir, Pilaton'a göre, filozofun toplum içinde oynadığı rolü sembolize etmektedir.

Pilaton'un kurgusunda, esirlerden birinin zincirlerinden nasıl kurtulup makus talihini yendiği açık değildir. Tamamen kurguya dayanan bu anlatım, felsefe yapmanın öneminden ziyade, toplum içinde filozofun sahip olduğu işleve vurgu yapmaktadır. Oysa tüm bu süreç içerisinde, esir edilmiş birinin zincirlerinden ”nasıl” kurtulabildiği/bileceği, konunun en can alıcı noktasını oluşturur. Ne kadar zekice düşünülmüş olursa olsun, kurgudaki bu eksiklik önemlidir. Bu nedenle biz, konuyu hipnoz ve kültür gibi, insana yönelik olgular üzerinden yorumlamayı tercih ettik. Böylece daha tutarlı ve açıklayıcı bir benzetme elde etmiş olduğumuz ileri sürülebilir; ama değineceğimiz üzere, yeterlilik düzeyi tartışmaya açıktır.

Gerek mağara gerekse hipnoz benzetmesi, felsefenin “yararı” üzerine inşa edilmiştir. Hipnozun etkisinden kurtulmak ve gölgeleri “gerçeklik” ile karıştırmamak için, felsefeye ihtiyaç duyarız. Bu nedenledir ki kaçınılmaz bir şekilde felsefe, bizim için “fayda” sağlamaktadır.

Felsefi düşünce içerisinde yer alan en etkin kavramlardan biridir “fayda”. İnsana özgü her durumda, bir şekilde konuya dahil olur. Bu özelliği ile düşünce dünyamızda var olan belki de en kapsamlı kavram olduğu söylenebilir. Kavramın etkisi, bilgi kuramı (epistemoloji) açısından da göz ardı edilemez. Fiziksel olguları açıklamak için kullanılan kuramlar bile, olguları anlamamızda ne kadar “faydalı” (açıklayıcı) olduklarına göre değerlendirilir. Bununla beraber, faydaya dayalı açıklamaların “yeterlilik” veya “tutarlılık” düzeyi sınırlıdır. Fayda kavramı, öznel ve görece (değişken) bir yapıya sahiptir. Bugün bize “yararlı” olan, zaman içinde tam tersi bir etki gösterebilir. Sizin için yararlı olan, başkası için zararlı bir durum yaratabilir. Her neden başka bir nedenin sonucudur. Haliyle bu durum sonsuz bir döngü yaratmaktadır. Dolayısı ile sınırları belirsiz ve kapsamı haddinden geniş bir kavram olan fayda, yaptığımız açıklamalara bu özelliklerini de beraberinde getirecektir. Bu demek oluyor ki “yararlı olan” ile ilişkimizi belli bir seviyede tutmalıyız. Hipnoz ve mağara benzetmeleri, “felsefe yapmak” ile ilgili derdimizi ortaya koymak bakımından oldukça açıklayıcıdır. Bununla beraber, neden felsefe yapılmalıdır sorusunu tutarlı şekilde yanıtlayabilmek için bu konudaki düşüncelerimizi fayda dışında bir takım ölçütlere dayandırmamız şarttır.

Düşüncelerimizi oluştururken fayda kavramını kullanmaktan asla kaçınamayız; ama ona ne ölçüde yer vereceğimizi belirleyebiliriz. Bu noktayı bizden çok önce büyük bir filozof zaten fark etmişti. Felsefe ve insan ilişkisi ilk kez, Aristoteles tarafından “felsefi” bir konu olarak işlenmiştir. Akademi'de geçirdiği gençlik yıllarında, felsefe ve felsefe yapmak üzerine bir eser kaleme almıştır. Purotireptikos* (teşvik, tavsiye anlamında) adlı bu çalışma, yaşadığı dönemde onun tanınmasında oldukça etkili olmuş en popüler eseridir. Ondokuzuncu yüzyıla kadar kayıp olan bu eser, itinalı dil bilim çalışmaları** sayesinde tekrar gün ışığına çıktı. Aristoteles'in kütüphanesi gibi***, eserlerinin başına da ilginç olaylar gelmiştir.

Aristoteles, felsefe yapmaya çağırır okuyucuyu. Yaratıcı bir dil ve mantık kurgusu kullanır. Bir eylem olarak felsefeyi fayda kavramı açısından ele alır ama salt onunla yetinmemesi gerektiğini bilir. Aristoteles'e göre felsefe yapmak, fayda sağladığı için değil, insanın doğası gereği arzu edilen bir eylemdir. Fayda sağlaması dışında, insan olmanın bir tür “zorunlu” koşulu olarak felsefe etkinliğinin dile getirilmesi, başlı başına önemlidir. Böylece felsefe, sadece yurttaş sınıfına mensup yetenekli bireylerin, erdem ve mutluluğa erişmek için kullandıkları bir araç değildir artık. Akıl sahibi bir canlı olan insanın, doğası gereği yönelmesi gereken başlıca “eylem” olarak ortaya konmaktadır.

Filo (sevmek) ve sofiya (bilgi veya bilgelik) Helence sözcüklerin birleşiminden oluşan “bilgi/bilgelik sevgisi” anlamındaki “felsefe” (filosofiya) kavramı, Aristoteles'in vurguladığı gibi, bizim “bilmeyi isteyen” bir canlı olmamızın neticesi olarak ortaya çıkar. Bu açıdan “bilmek”, bizim doğamızın bir dışa vurumudur. Aristoteles, bilmeyi arzulayan bir canlı olduğumuz önermesini eserinde (Purotireptikos veya Türkçe bilinen adı ile Felsefe'ye Çağrı) basit örnekler vererek açıklar. Gözlerimiz, bizim dış dünya ile olan bağlantımızı sağlayan en önemli organdır. Hiç kimse, ihtiyaçları karşılansa bile, gözlerini kaybetmek, görme duyusundan yoksun olmak istemez. Gözlerimizi kullanarak etrafımız ve kendimiz ile ilgili pek çok şeyin bilgisine ulaşırız. Bilmek, kaybetmeyi göze alamayacağımız kadar doğal ve bizi biz yapan bir özelliktir. Aristoteles, ölüm korkusunun arkasında bile, tüm duyu algılarının kesileceği kaygısının yattığını ileri sürer. Tüm algının yok olması, bilme eyleminin sona ermesi anlamına gelir ki bu safhada “bilgisizlik yahut bilememe durumu” ölümle eş tutulmaktadır. Bilmek ve hayat arasında kurulan bu güçlü bağ, basit olarak şu anlama gelir: Bilmeye dayalı bir yaşam, insan için en iyisidir. Her ne kadar kendilerine özgü hoş tarafları olsa da, kimse hayatı boyunca sarhoş veya çocuk kalmak istemez der, Aristoteles. Sarhoşken algılarımız zayıflar ve iyi düşünemeyiz, çocuk da bir yetişkinin bilgi birikimine sahip değildir; bu yüzden iki durumun da ömür boyu sürmesini istemeyiz. İnsanın bilmek istemesinin ne kadar köklü ve derin bir güdü olduğunu, onun inanç dünyasına bakarak da anlamak mümkün. Taptığı tanrının “her şeyi bilen” sıfatını taşıyor olması, insanın “bilme” eylemine yönelik bilinçaltı yaklaşımını kuvvetli bir şekilde dışa vurur.

İnsan doğası ve felsefe arasında kurduğu bağ, Aristoteles'i düşünce tarihimizde ayrıcalıklı bir konuma yükseltmektedir. Ado'nun tespit ettiği gibi*, Antik Çağ'da felsefe bir “yaşam biçimi” olarak kabul edilmektedir. Felsefe yapmak (bilginin peşinden gitmek ve onu yorumlayabilmek), Helen toplumunda yerleşik hâle gelmiş ve bir “değer yargısı” (norm) olmuştur. İnsanlık tarihi açısından çok özel bir durumdur bu. Bugün “çağdaş” toplumların sahip olmadığı bir özelliktir. Zira günümüzün “ileri” toplumlarında, bilgi, daha çok getirdiği maddi kazanç üzerinden değer görmektedir.

Doğada mevcut olduğuna inanılan bir “ilk ilke” (arke), felsefenin başlangıcından bu yana tutkuyla araştırıldı. Antik Çağ'da “ilk ilke”, doğayı, yaşamı ve insanı açıklamak için temel çıkış noktası kabul ediliyordu. Felsefe eylemi ile ilgili olarak, Aristoteles de benzer bir yaklaşımda bulunur. Felsefenin neden yapılması gerektiğine makul bir yanıt verilmediği takdirde, felsefe içerisinde ileri sürülecek bütün düşüncelerin havada kalacağını fark etmiş gibidir o. Aristoteles, felsefeyi insan doğasının merkezine yerleştirmesi ile bir anlamda, akıl sahibi “herkesin” bu etkinliği gerçekleştirmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu yaklaşım, dolaylı da olsa, yeni ve oldukça kapsayıcı bir insan tasavvurunun ortaya çıkışını müjdeler.

Aristoteles'in “Felsefeye Çağrı” (Purotireptikos) adlı çalışmasını gençlik yıllarında yazdığını belirtmiştik. Eserin düşünce örgüsü, Pilaton'un etkisi altındadır. Metni ayrıntısıyla ele almak maksadımızı aşar; fakat kısa eleştirel bir bakış, anlayışımızı genişletmekte bize yararlı olacaktır. Aristoteles'in bizi felsefeye davet ettiği bu önemli eserin ana mantığı, ruh (daha çok akıl anlamında) ve beden ayrımı üzerine oturan bir hiyerarşi oluşturmaktır. Bu düzen içerisinde, ruhun bedene üstünlüğü söz konusu olup (beden ruh için vardır), felsefe de, ruhun erişebileceği en yüksek etkinlik sayılmaktadır. Böylece felsefe, hiyerarşinin en tepesine oturtulur. Eserde akılcı bir yaklaşım sergilenir; ama eserin zayıf yanları da yok değildir. Ruh ve beden ayrımının yapay bir ikilik yaratıyor olması, başlı başına tartışmaya açıktır. Ayrıca, Aristoteles'in felsefe insan ilişkisine dair, daha ziyade felsefeden insana giden bir yol takip ettiği görülmektedir. Bu süreçte, felsefe kavramının anlam çerçevesi çizilmekte ve ortaya çıkan tanım insan ile ilişkilendirilmektedir. Oysa, felsefe eyleminin öznesi “insan” olduğuna göre, felsefeden insana uzanan bir akıl yürütmeye ek olarak, “insandan felsefe eylemine” giden bir yol izlenmesi de akla uygun olurdu. Eserde bu şekilde bir mantık mevcut olsa da, yeterli düzeyde değildir. Metnin özgün hâlini tam olarak bilemediğimiz için bu noktada temkinli olmamız gerekir. Ayrıca bu eleştiriyi yaparken, Aristoteles'in ilk “insan felsefesi” çalışmalarında bulunmuş bir düşünür olduğunu göz ardı etmemeliyiz. O dönemde, insan ile ilgili bilgi birikiminin, felsefi akıl yürütmelerin ötesine gitmediğini hatırlamak da önemlidir. Yaptığımız eleştirel vurgu yalnızca Purotireptikos'ta izlenen yöntem üzerinedir; ama bunu gerçekleştirirken itiraf etmeliyiz ki Aristoteles'in aksine, insana yönelik sahip olduğumuz bilgi birikiminin rahatlığı içerisinde hareket etmekteyiz.

Felsefeye Çağrı'nın Aristoteles'in en kıymetli eseri olduğunu (bugün için) ileri sürebiliriz. Biyoloji ve mantık çalışmaları günümüzde aşılmış olsa da bu eser hâlen önemini muhafaza etmektedir. Yazıldığı tarihten bu yana yaklaşık 2300 yıl geçmesine rağmen, ele aldığı konu ve içerdiği yaklaşım itibari ile bugün bile değerini koruması, her metne nasip olmaz. Aristoteles bu eserde iki büyük iş yapmıştır: İlki, böyle bir konuyu seçmiş olmasıdır; ikincisi ise, felsefe eylemini insan ve “insan olmakla” ilişkilendirmesidir. Aristoteles'ten önce ve sonra pek çok büyük filozof geldi fakat “hemen hemen” hiçbir düşünür, felsefe eyleminin neden yapılması gerektiğini, insan ile ilgili bir araştırmanın konusu olarak felsefi düzeyde ele almamıştır.

Aristoteles'in de vurguladığı gibi, felsefe yapmak, insanın doğası gereğidir. Burada şu soruyu sorabiliriz: İnsan, doğasına göre hareket etmek zorunda mıdır? Böceklerden ve bitkilerden faklı olarak, insan, doğası dışında hareket edebilir. Canlılar dünyası içerisinde sahip olduğu bilinç ve zekâ bakımından ayrıcalıklı bir yeri vardır. Düşünce ve davranışlarının şekillenmesinde içgüdüsel kodlara sahip olsa da, bu biyolojik ezber, her durumda nasıl davranması gerektiği konusunda ona yol göstermez. Gelişmiş bir memeli olarak, karşısına çıkan yeni yaşam koşullarına uymak için düşünme yeteneğini kullanır. Bir meyve sineğinin neredeyse tüm davranışları biyolojik kalıtım ile ona aktarılırken, insan, doğumundan itibaren çevresini ve kendini “öğrenmek”, keşfetmek zorundadır.

Bir canlının kendi doğasına uygun yaşaması, sadece hayatta kalmayı başarması demek değildir. Asıl önemlisi, onun hayatta kalabilmesini sağlayan ve milyonlarca yılda evrimleşen yeteneklerin “kullanılması”dır. Bir organizmanın sahip olduğu yeteneklerin bütünü, onu, doğadaki diğer canlılardan ayıran temel unsurdur.

Canlı türlerinin hemen hepsi, kendi doğalarına göre hareket etme eğilimindedir; oysa insan bu açıdan bir istisnadır. Dünyaya neden geldiğini merak eden ve ne yapması gerektiği konusunda endişe duyan, insan dışında başka bir canlıya rastlamak ilginç olurdu. Pek çok şeyi kendi başına öğrenmek zorunda bırakılmış olmak, insanın kendi doğasını “eksik” veya “yanlış” anlama olasılığını da beraberinde getirir. İşte tam da bu yüzden insan, doğasına uygun olmayan bir hayatı yaşama ihtimali ile birlikte var olur. Bu olasılığın yüksek oranda gerçekleşiyor olması ise onun en büyük çıkmazıdır.

İnsan, kültürün koruyucu şemsiyesi altında kendine güvenli bir ortam sağlar. Böylece, evrimin dikenli yollarından geçerek elde edilmiş yeteneklerin en azından bir kısmı, insan için artık başlıca başvuru kaynağı olmaktan çıkar. Kültürün ve sosyal ilişkilerin koruyucu etkisi, insanın hayatta kalma mücadelesini o kadar kolaylaştırır ki insan sahip olduğu yeteneklerini kullanmak bir yana, onların farkına varamaz duruma gelir. Bu şartlar altında, insan artık doğasına uygun yaşamak zorunda değildir veya başka türlü ifade etmek gerekir ise, insanın doğasında, kendi doğasına aykırı davranma imkânı ortaya çıkmıştır. Bu durumun elbette olumlu yönleri de var. Doğanın canlılar üzerinde kurduğu tahakküm, insani bir bakış açısı ile yaklaştığımızda acımasız görünebilir. İnsan, yaşadığı çevreyi dönüştürerek doğanın kurduğu baskıyı hafifletir ve diğer canlıların maruz kaldığı döngünün belli bir ölçüde dışına çıkar. Bu ayrışma bedelsiz değildir; çünkü insan kendi doğasına yabancılaşır. Kültürün yapıcı ve yıkıcı iki karşıt özelliği yine sahne almaktadır. Şurası bir gerçektir ki, kültür, insana nasıl yaşaması gerektiğini en ince ayrıntısına kadar öğretir. Bu dünyaya neden geldiği, neyi nasıl yapması gerektiği, hazır bir paket şeklinde kendisine sunulur ve insan, tam bir itaatle verileni alır. Düşünmenin, sorgulamanın ve yeterinden fazla bilginin bir anlamı yoktur artık insan için. İnsanlık, edilgin bireylerin bir toplamı hâline gelir. Diğer taraftan, Aristoteles'in ışığından ilham alarak anlatmaya çalıştığımız gibi, bu durum insanın kaderi değildir.

Felsefe yapmak ve bilme ateşi ile bilginin peşinden koşmak, insanın doğası gereğidir dedik. Elbette insan, malum nedenler ile bu gereği yerine getirmeme hakkına, sonuçlarına katlanmak koşuluyla sahiptir. İnsanın kendi doğasından uzaklaşması, her nasıl bir hayat yaşanırsa yaşansın, bir başka unsurla telafi edilemez. Bu seçimi yapan birey, hayatının her anında, kendine yabancılaşmanın etkisini hissedecektir. Bu kişi, uzun ve varlıklı bir hayata sahip olabilir ama ancak sınırlı düzeyde mutluluk yaşar; çünkü Aristoteles'in vurguladığı gibi, insanın kendi doğasına uygun yaşaması mutlulukların en büyüğüdür. Aristoteles, bu noktada, “fayda” kavramını sınırlandırmaya çalışır. Ona göre, insanın doğasına uygun hareket etmesi hiçbir nedene bağlı değildir. Öyle hareket etmek kendi başına değerlidir. Mutluluk dolaylı olarak gelir, bir sonuçtur; amaç değil. Bir nedene bağlı olmadan yapılan şey, en değerli şeydir der, Aristoteles. Bu tür eylemlerin nedeni yine kendileridir; örneğin, erdemli olmak herhangi bir nedenle değil, erdemin kendisi için istenir. Felsefe de böyle bir eylemdir ve amaçlanmamış olsa da, mutluluğu beraberinde getirir. Bu şekilde Aristoteles, daha önce bahsettiğimiz, fayda kavramının yarattığı sonsuz döngüden kurtulmayı hedeflemiştir.

Aristoteles'in felsefeyi fayda kavramından bağımsızlaştırma çabası övgüye değer olsa da, kavramlar arasında kurduğu yapay hiyerarşi nedeni ile konuyu daha nazik bir zemine kaydırdığı da aşikârdır. Bu amacı başka türlü gerçekleştirmemiz mümkün mü? Bir canlının kendi doğasına göre hareket etmesi nasıl temellendirilmelidir? Bu soruların peşinden gitmeliyiz. Bir benzetmeden yararlanmak konuyu daha anlaşılır kılabilir. Kafeste tutulan bir kuş hayal edelim, adı Hezarfen olsun. Güzel bir kafesi olan Hezarfen, sahibi tarafından çok sevilmekte ve karnı düzenli olarak doyurulmaktadır. Bu koşullar altında Hezarfen'in hayat mücadelesi vermesine gerek yoktur çünkü kendisine güvenli bir yaşam sunulmaktadır. Ondan tek istenen kafesinin içinde kalmasıdır. Düşünebilir miyiz ki, uçma yeteneği elinden alınan Hezarfen, doğasına uygun bir yaşam sürmektedir.

Bir kuş neden uçmalıdır, daha mutlu olacağı için mi? Bunu söylemek zor. Burada sadece bir benzetme yapıyoruz, yoksa kuşu konuşturacak halimiz yok. Dolayısı ile, Hezarfen'in konuyla ilgili duygu ve düşüncelerini bilemeyiz. Zaten sorduğumuz soru da tuzaklıdır. Uçmayı mutlu olup olmamak ile ilişkilendirdiğimiz anda, eylemi kendi dışında bir unsura (faydaya) atfetmiş oluruz. Bu da faydaya dayalı bir açıklama yaptığımız anlamına gelir ve en başa döneriz. Aristoteles'in yaklaşımını izleyerek, faydanın etkisini azaltan başka bir gerekçe bulmaya çalışmalıyız. Onun yaptığı gibi, eylemi, kendi dışında bir nedene bağlamadan açıklamalıyız. Böyle bir eylem, eylemlerin en değerlisi olacaktır ve bizim için bu, canlının kendi doğasını yaşamasıdır.

Hezarfen'in nasıl yaşaması gerektiği ile ilgili yorumda bulunabilmek için onun doğasını bilmeliyiz. Hezarfen, omurgalıların kuşlar sınıfı içine dahil olan bir canlıdır. İki ayaklı, tüylü, yumurtlayan, kanatlara sahip sıcakkanlı bir hayvan. Kuşları diğer hayvanlardan ayıran en belirgin özellikler, hafif kemik yapıları, tüyleri ve kanatlarıdır. Kuşun tüm bedeni, uçmasını sağlayacak özelliklere sahiptir. Uçma eylemi Hezarfen'in (uçamayan kuşlar da vardır ama Hezarfen onlardan biri değil) doğasına özgü bir yetenektir. Bu yetenek kolay kazanılmamıştır. Kuşlar ailesi, dinozorlar ile akrabadır ve ilk kuş özellikleri (örneğin tüyler) gösteren fosil kayıtları 150 milyon yıl öncesine uzanmaktadır. Yeryüzünü bırakıp gökyüzüne kurulan bu imparatorluk, milyonlarca yıl süren hayatta kalma mücadelesi ve doğanın acımasız koşullarına karşı geliştirilen yetenekler sayesinde var olabilmiştir. Fiziksel özelliklerine paralel olarak, kendi türüyle ve doğadaki başka canlılar ile yaptığı her çeşit etkileşim, onun tarihini ve bugününü şekillendirmektedir. Dolayısı ile, Hezarfen'in biyolojik geçmişi, ona bazı eylemleri dayatır. Biz onu kafese kapatsak bile, bu etkiyi yok edemeyiz, sadece baskılamış oluruz. Demokrasilerde kazanılan haklar “güya” geri alınamaz. Peki doğanın milyonlarca yılda verdikleri alınabilir mi? Oysa bildiğimiz gibi, geri alınamaz olsalar bile, kullanılamaz duruma gelebilirler. Hezarfen'in kendi doğasına uygun bir yaşam sürebilmesi, geçmişin süzgecinden sızıp serpilmiş yeteneklerini ne oranda kullanma olanağı bulabildiğine bağlıdır. Bu yetenekler, Hezarfen'i “mümkün kılan” unsurlardır. Bunları kullanamadığında, artık o, o değildir.

Bir canlının kendine özgü doğası ve onun tarihsel geçmişi arasındaki bağ, fayda kavramının dışında bir ölçüt sunmaktadır bize. Hezarfen'in kendi doğasını yaşaması, tarihsel bir zorunluluk olarak ifade edilebilir. Hezarfen'in durumunda, uçmak, onun doğasının önemli bir parçası olarak kendini dayatmaktadır. Bu baskın özelliğin gücü, geçmiş deneyimlerin bıraktığı mirastan gelir. Milyonlarca yıla yayılan, yenilgi ve zaferle dolu sayısız denemenin bir tezahürüdür.

“Zorunluluk” kavramı, konuya biraz soğukluk katıyor olsa da, doğayı hislerimiz ile yargılamak sağlıklı bir yaklaşım değildir. Canlılar yaşamları boyunca, doğalarına özgü birtakım eylemleri yapmak üzere kendi biyolojik yapıları tarafından “zorunlu” olarak yönlendirilir. Canlının bu yönlendirmeden nasıl bir fayda sağlayacağı önemli değildir; çünkü eylem, fayda sağlayan herhangi bir neden itibari ile değil, kendisini dayattığı için yapılmaktadır. Hezarfen'in durumunda, bu eylemlerden biri uçmaktır. Uçmak, biyolojik geçmişinin ona dayattığı bir eylemdir. Canlının tüm bedeni, bağlı olduğu türün geçmiş deneyimlerinin maddeleşmiş biçimidir. Bu nedenle, Hezarfen'i denizin derinliklerinde yüzerken veya taşların arasında sürünürken görmeyiz. Uçmak için gelişmiş yapısı, bu eylemi yapmaya onu “zorunlu” olarak sevk etmektedir. Kafes örneğinde vurgulamaya çalıştığımız gibi, uçma eylemine ihtiyaç (örneğin yırtıcılardan kaçmak, besin bulmak vs.) olmasa bile, Hezarfen'in doğası onu yönlendirmeye devam edecektir. Bu baskı, canlının itki ve güdülerine bağlı olduğu için kördür, diğer bir ifade ile, canlının içinde bulunduğu dış koşullar dikkate alınmamaktadır. Canlı doğası, bireyin “öznel yaşantısından” bağımsız, geçmişten gelen bir temel üzerine kuruludur.

Hollandalı pirimat uzmanı, Fırans De Val'in konuyla ilgili isabetli yorumu olayı özetler:

Edvırd Vilsın'ın deyimiyle, biyoloji bize 'tasmayı takmıştır' ve her kim isek, ancak onun yakınlarında dolaşmamıza izin verir. Hayatımızı istediğimiz şekilde düzenleyebiliriz ama ne kadar iyi yaşayacağımız, o hayatın insan temayüllerine ne kadar uyumlu olduğuna bağlıdır.”*

Belirtmekte yarar var; canlı doğasının yapısı “mutlak” değildir. Bununla birlikte, organizmanın doğasındaki esaslı değişimler “genellikle” çok uzun zaman dilimlerinde gerçekleşir. Bu yüzden de canlının doğasındaki temel özellikler “görece” bir “sabitlik” içerir. Yalnızca canlılar değil, evren de sürekli bir değişim içinde olmasına rağmen, ani köklü değişimler çok sık yaşanmaz. Böylelikle, dış dünyamız ve doğal olarak canlı varlıkların doğası üzerine fikir beyan etme olanağını bulabiliyoruz. İşte yine bu nedenle, her canlı türünün kendine özgü bir doğası olduğunu ileri sürebiliyoruz. Algıladığımız dünyaya ilişkin gözlemlerimiz birbiriyle örtüştüğü için bilgi ve birikime sahip oluyoruz. Tüm bunları ise, üzerinde yorum yapmamıza olanak verecek ölçüde “değişmeyen” bir çevrenin varlığına borçluyuz.

Hezarfen'in öyküsünü bu şekilde özetledikten sonra, aynı kurguyu artık insana uyarlayabiliriz. İnsan doğasının temel özelliklerini, düşünmek, sorgulamak ve bilgi üretmek olarak açıklamış, bu eylemleri “felsefe yapmanın” unsurları saymıştık. Dolayısı ile felsefe yapmak, insan doğasının temelidir; çünkü onu insan yapan etkenler bu eylem sayesinde ortaya çıkmaktadır. Hezarfen'in uçma itkisi, insan nezdinde felsefe eylemine dönüşür. Hezarfen'in uçup uçmamayı seçme şansı yoktur; eylemlerine çoğunlukla içgüdüleri ile karar verir; ama insan, kendi doğası üzerine düşünüp, yapması gerekeni keşfetmek zorunda olan bir canlıdır. İnsan türüne özgü bu ayrım, birey ve onun ait olduğu topluluğa ağır bir sorumluluk yüklemektedir. Birey, kendi doğasını sorgulamak ile yükümlü tutulurken, içinde yaşadığı toplumun da onun bu sorumluluğunu yerine getirmesi için uygun bir ortam sağlaması gerekir. Bireyin kendisi ile olan mücadelesi, inişli çıkışlı da olsa, tarih boyunca belli bir çizgiyi tutturmuştur; ama toplumsal bilinç, aynı istikrarı gösterememiştir. İşte bu nedenle, Helen toplumunda, bugün sahip olmadığımız bir özelliğin yeşermiş olduğunu ve bunun iyi sorgulanması gerektiğini dile getiriyoruz. Uygarlığın bu kayıp halkası, insan doğasının kalbine yerleştirdiğimiz felsefe eyleminin, toplumsal bir “değer” ve yaşam şekli olarak algılanması olayıdır. Helen kültürü, felsefeye gösterdiği itibar ile aslında insan doğasını yüceltmiştir. Oysa biz bugün, bireyin özgürlüğünden bahsetmeyi çok seviyor olsak da onun doğasının bir “özü” olduğunu dillendirmekten şiddetle kaçınıyoruz.

Neyi neden yapmamız gerektiğine yönelik biyolojik kalıtımın bize “doğrudan” aktardığı bir bilgi yok. İyi ki de yok; çünkü ancak böyle bir durumda “insanlaşma” başlayabilirdi. Bir arayış içinde olduğumuz su götürmez; ama verdiğimiz mücadeleyi ne ölçüde doğamıza uygun yaptığımız tartışmaya açıktır. İnsan, kendi doğası ile ilgili bir kavrayışa, ancak kendi doğasına uygun hareket ederse ulaşabilir. Başka hiçbir canlının paylaşmadığı bu yazgı, çelişki ve yanılsamalar ile baş edebilmeyi gerektirir. Sayısız öğreti ve yaşam düsturu ile çevrelenmiş durumdayız. Hemen hepsi en doğru yolu vaat ettiğini ileri sürüyor. Oysa insanı insan yapan bu zorunlu arayış, insanın doğasını görmezden gelerek çözümlenemez. Aksi takdirde, büyük bir aldatmacanın yaşanması kaçınılmazdır. İnsan, eylemlerinin kaynağını kendi doğası dışında aradığında, sonsuz bir seçenek dizisi ile yüz yüze gelir. Üstelik, seçeneklerin bolluğu bir lütuf gibi gösterilmektedir. İnsanın, bir şekilde, hislerine ve sağduyusuna başvurması istenir ki böylece bu sonsuz seçenekler arasından sadece “ona uygun” olan kaderi seçebilsin. Açıkçası bu, piyango biletinizin numarasını sizin belirlemenizden farklı bir durum değildir. Konuyu basitleştirelim ve ilk kez çekilişi yapılacak bir piyango hayal edelim. Çekiliş yapılmadan önce hangi bilet numarasını seçerseniz seçin, hepsi “eşit” oranda kazanma şansına sahiptir. Dolayısı ile bize seçme şansı verilmesi bir lütuf değildir. Numarayı kendimizin seçiyor olması, öznel bir rahatlamadan ibaret olup, piyangoyu kazanmak açısından bir anlam taşımamaktadır. Kendi doğamızı dikkate almadan yaptığımız her türlü seçim, rüyamızda gördüğümüz bilet numarasını piyangoda oynamak kadar anlamlı olacaktır.

Eğer sınırsız sayıda tuşu varsa, o zaman o piyanoda çalabileceğin hiçbir müzik yoktur.” (Özgün adı “Legend of 1900” olan filmde “1900” adındaki karakteri canlandıran Tim Roth'un bir repliği)

Canlı doğası üzerine ileri sürdüğümüz tüm bu düşünceler, birer değişmez kanun gibi değerlendirilmemeli. Dile getirdiklerimiz, düşünce zincirleriyle ortaya konmuş felsefi sonuçlardır. Yine düşünce ilkelerine bağlı kalmak şartıyla, isteyen herkes, eylemlerimizi açıklamak adına farklı fikirler ortaya atabilir. Biz burada, felsefe eyleminin önemini vurgulamaya çalışırken, herhangi bir düşünceyi dayatma hakkına sahip değiliz. Yapabileceğimiz en fazla, her akıl sahibine bir şekilde anlamlı gelecek, olabildiğince tutarlı düşünceler oluşturabilmektir. İnsanları felsefeye davet edebilir ama onunla ne yapacaklarını söyleyemeyiz. Elbette davetin kendisi de sorgulanabilir ve öyle de olmalıdır. Felsefe, farklı düşüncelerin birlikte var olabildiği ama aynı zamanda her fikrin tutarlılık bakımından sürekli sınandığı bir ortamdır. Aristoteles, pek çok filozof gibi, düşüncelerimizin ancak felsefe içinde zengin bir çeşitliliğe sahip olabileceğini biliyordu. Purotireptikos adlı eserinde, deliler ve filozofları örnek gösterir. Onları ayrı odalara kapatırsanız, en fazla gürültü filozofların olduğu yerden gelecektir der Aristoteles. Bu nedenle, bir toplumda felsefi düşünce geleneği ne kadar yaygın ve köklü ise fikir dünyasının da o ölçüde geniş olduğundan emin olabiliriz.

İnsanın doğası meselesi daha çok su kaldırır ama bunun bir de insanın adının konması ile ilgili bölümü var. Tanım daha ortada yokken adı ile nasıl başa çıkmışız sorgulamaya değer. Şimdi biraz da konunun bu yönüne bakalım.