Eğitim ve Felsefe

 

Assos'tan yola çıkarak başladığımız maceramız devam ediyor. Assos bizim evimiz ve başka yerlere uğramış olsak da sonunda tekrar oraya döneceğiz. Aralarında pek ilgi yokmuş “gibi” görünen konulara değindik ve ilerleyen satırlarda bu tutumu sürdüreceğiz. Unutmamalıyız ki, evrende, bilebildiğimiz ve tasavvur edebildiğimiz kadarı ile “her şey”, “birbiri” ile bir şekilde ilişkilidir. Bunun tersini ileri sürmek, evrende, evrenden bağımsız “şeylerin” var olduğunu söylemek olurdu ki fizik alanını bir yana bırakalım, bu fanteziyi dil zemininde yapmak bile mümkün görünmüyor. Geçmişi incelerken tarihi olgular arasında kavramsal ilişkiler kurmamız o yüzden şaşırtıcı gelmemeli.

Bir süredir, Helen eğitimi üzerine istim almış gidiyoruz. Amacımız, bugüne dair bir şeyler söyleyebilmek. Bunu gerçekleştirmek için izlediğimiz yol ise geçmişe yanaşmaktan ibaret yalnızca. Helen kültüründe eğitim olgusunun ne ölçüde bir yoğunluğa tekabül ettiğine ve toplumu oluşturan farklı kesimlerin eğitim ile olan ilişkilerine kabaca göz gezdirdik. Eğitimin kent yaşamı içinde nasıl belirleyici olduğuna ve insanın “birey” olarak şekillenmesindeki rolüne değindik. Başka kültürler ile elverdiği ölçüde bir karşılaştırma yaparak, Helen kültürünün bu konudaki doğrularını ortaya koymaya çabaladık. Eğitimin, “bağımsız” düşünceyi üretebilmesi için gerekli olan koşulların önemine vurgu yaptık. Bunu sağlamak, eğitim aşamasında, inanç ve nesnel düşünme arasındaki ayrımı başarabilmekten geçiyor. Bu ayrımı yapamadığı için, tarih boyunca pek çok eğitim sistemi, artı değer yaratamamıştır. Günümüzde bile, bu hatanın pek çok yerde sürdürüldüğü bir gerçektir. Eğitim ve aydınlanma arzulanan bir hedef ise eğer, tarih bize, inanç sistemlerinin dışlanmasını değil ama karıştırılmaması gerektiğini öğretmektedir.

Bir diğer önemli husus ise eğitimin olabildiğince çok insana ulaşmasını sağlamaktır. Eğitimin sınıfsal ve ekonomik engelleri aşmasına yönelik girişimler, tarihteki önemli sıçramalara önayak olmuştur. Bununla beraber, Roma kültüründe gördüğümüz üzere, eğitimin yaygınlaşması yeterli değildir. Eğitimin içeriğinin nasıl şekillendirildiği, alınan sonuçların niteliğini doğrudan etkilemektedir.

Eğitimin içeriğinin tam olarak nasıl yapılandırılması gerektiği, hangi derslerin ne zaman ve nasıl bir yöntem izlenerek uygulanacağı bizi şu an için ilgilendirmiyor. Bu konular ile ilgilenen bilim dalları var. Bizim için önemli olan, tüm bu eğitim faaliyeti içinde en çok neyin temel belirleyici olduğudur. Her toplum, doğası gereği bir eğitim düzenine sahiptir. Saptamaya çalıştığımız, tarih boyunca ve günümüzde geçerli olmak üzere, eğitimli toplumları birbirinden ayıran “farkın” ne olduğudur. Adına “felsefe” dediğimiz etkinlik, işte tam bu noktada sahne alır.

Felsefenin bir tanımını yapmamız, neden bahsettiğimizi anlatabilmemiz için elzem görünüyor. Öncelikle, felsefeyi “yapılan bir şey” yani bir “eylem” olarak nitelendirmemiz lazım gelir. Felsefe, öznesi insan olan bir fiildir. İnsan felsefe yapar. Bir eylem olarak felsefe, aynı zamanda insanın doğadaki konumunu belirlemektedir. Bu önermeyi anlamlı kılmak için biraz açıklama yapmamız yerinde olacaktır.

Felsefe, kabaca tanımlamak gerekirse, düşünme sanatını veya daha açık bir ifade ile “düşünmeyi öğrenmek”tir. Düşünmeyi öğrenmek (veya bilmek) ile düşünmek arasındaki farkı gözetmek önemlidir. Felsefeyi bilmek, düşünmeyi öğrenmek; felsefe yapmak ise, düşünmek olarak tanımlanabilir. “Düşünmek”, insanın yapıp ettikleri içerisinde sanırız en hafife alınan eylemdir. O kadar içselleştirdiğimiz bir eylemdir ki, doğar doğmaz, nefes almak kadar basit ve pervasızca yapmaya başladığımızı zannederiz. Oysa yaşamımızdaki ilk nefesi almak için bile doktorun tokadına ihtiyaç duyarız. Düşünme konusu ile ilgili içine düştüğümüz bariz yanılgının nedenlerine değineceğiz.

Düşünce kavramını biraz açalım. Zihnimizde canlandırdığımız her nesne, konu veya olay, bir düşünce olarak kabul edilebilir ama bizim burada kullandığımız “düşünce”, aslen “fikir” kavramını ihtiva etmektedir. İki yol izleme olanağımız var; zihnimizde canlandırdığımız her şeyi düşünce olarak kabul etmek veya düşünce kavramını sınırlamak. Zihnimizde beliren her imgenin düşünce olduğunu kabul edersek, o zaman bir parantez açmamız zorunlu hâle gelir; çünkü kavramsal ayrım yapmasak bile, imgenin kendisi ve onun diğer imgeler ile arasındaki ilişkiler, vurgulanması gereken farklara sahiptir. Örneğin, mor renkli bir ineği zihnimizde canlandırmaya çalışmak ile mor inek “üzerine” düşünmek ayrı süreçlerdir. İki durumu da “düşünce” olarak tanımlayabiliriz ama çelişkileri engellemek için, her defasında aradaki doğal ayrımı belirtmek durumunda kalırız.

Düşünce kavramını sınırlamayı tercih edersek, zihnimizde canlandırdığımız her görüntü (imge) düşünce olarak tanımlanmak zorunda kalmaz. Bir imge, düşünce değil ama “düşünce nesnesi” olarak ifade edilebilir. Böylece, “düşünce” veya “fikir” dediğimiz şeyi, düşünce nesneleri (imgeleri) arasında kurduğumuz her türlü ilişkinin bir sonucu olarak açıklayabiliriz. Olgular arasında önemli farklar var ise, kavramsal ayrım yapmak her zaman yararlı olacaktır. Bu yüzden, düşünce gibi oldukça çapraşık bir süreci, tutarlı boyutta sınırlamak en iyi seçenek gibi görünüyor. Bizim bu kitapta kullandığımız şekli ile düşünce kavramı, zihnimizin belli bir mantık dizisine dayalı olarak yan yana getirdiği imgeler bütünü anlamındadır.

Zihnimizdeki imgeleri düşüncelere çevirebilmek, kavramlar arasında tutarlı ilişkiler kurabilmek, en basit ifade ile “felsefe yapmak” demektir. Zihnimizde oluşturduğumuz fikirleri/düşünceleri öyle bir şekilde yapılandırmamız gerekir ki başkasının zihninde mana bulsunlar. Ancak hem kendimizin hem de başkasının zihninde bir anlam teşkil eden imgeler bütünü, “nesnel düşünce” sıfatını kazanabilir. Bunu dile getirirken, düşüncelerimizin “her zaman” bir başkasının onayına muhtaç olduğu yanılgısına düşmemeliyiz. İmgeleri yalnız kendimizin anlayabileceği veya arzu ettiği şekilde bir araya getirebiliriz. Bunu yaparken de “düşünmüş” oluruz ama ortaya çıkan elbette “nesnel düşünce” değildir. Unutulmamalıdır ki hiçbir fikir, eğer “nesnellik” barındırmıyor ise bir başkası tarafından anlaşılmaz. İşte felsefe dediğimiz etkinlik bu tür bir nesnel düşünce ile ilgilidir. Felsefe eylemini, algıladığımız dünyayı önce kendimize sonra da başkalarına açıklamak için kullanırız.

Düşünme eyleminin çok tanıdık, kolayca yapabildiğimiz bir iş gibi geldiğini belirtmiştik. Bunun son derece haklı nedenleri bulunmaktadır. Biz henüz daha anne karnındayken sesleri ayırt etmeye başlarız. Doğum sonrası etrafımızda olup bitenler ile ilgili neden sonuç ilişkisine dayalı bir öğrenme süreci bizi beklemektedir. Algıladığımız olayların eş zamanlı veya peşi sıra mı gerçekleştiğini kavramaya çalışır ve bu yönde sınıflamalar yaparız. Gözlemlediğimiz her olguyu böylelikle anlamlı kılmak isteriz. Dil öğrenimi, bu sürecin en tepe noktasını oluşturur. Algıladığımız dünyaya ilişkin her şey, aralarında bağlantılar keşfetmemiz için hazırlanmış bir oyun gibidir. Henüz budanmamış merak duygumuz tüm bu süreç içerisinde bize eşlik eder. Dolayısı ile, felsefe yapmanın alt yapısını daha bebeklik çağımızdan itibaren edinmeye başlarız. Tesadüf değildir ki bu dönem aynı zamanda bireyin kendini ve çevresini tanımaya başladığı, karakter yapısının geliştiği, doğadaki yerini kavradığı, kısacası “insanlaşma” sürecinin önemli bir bölümünü kapsar. Bir anlamda, felsefe yapmak, daha çocuk yaşta öğrenilmektedir. Uzun lafın kısası, felsefe eylemi, insan doğası ile doğrudan ilgilidir ve ona bağlı olarak işler.

Çocukluktaki yetilerimizin kıymetini kavramış bir düşünür ve şair olan Bodler şöyle der:

Deha, çocukluğun istençli geri kazanılmasından başka bir şey değildir...”*

Yaspers'in çocuk ve felsefe ilişkisine yönelik düşünceleri biraz fazla edebi ve yetişkin bakış açısıyla ele alınmış olsa da sözünü ettiğimiz bağlantıyı onaylar niteliktedir. Yaspers felsefenin çocuklukta var olan temellerini farkındadır:

İnsanı doğrudan doğruya felsefenin derinliğine götürecek anlamda sözleri çocuk ağzından duymak seyrek görülen bir olay değildir.”*

Felsefe nedir meselesini herkes farklı bir açıdan ele alabilir ama düşünme sanatının soru sormak ile ilişkisi tartışma götürmez. Soru sormak, felsefe ile ilgili tüm tanımlamaların ortak özelliklerinden biridir diyebiliriz. Soru sormayı basit bir iş olarak görmemek gerekir. Bir cümlenin sonuna soru işareti koymaktan veya konuşurken cümlenin bitiminde tonlamayı değiştirmekten ibaret bir konu değil söz konusu olan. Ancak yüksek bilişsel süreçlerin bir neticesi olarak soru sorabiliyoruz. Peki bunu nereden biliyoruz?

Soru sormak aynı dil yetisi gibi “hassas dönem” ilkesine bağlı bir özellik. Hassas dönem varsayımı bilimsel açıdan çok çeşitli uyarlamaları olan bir konuyu kapsamaktadır. Bu varsayımın ilk esaslı vurgulanışı 1950'li yılların sonlarına denk gelir.**

Kabaca özetlersek, insanın (ve başka canlıların) biyolojik gelişimi sırasındaki bazı süreçleri “ancak” belli bir dönem aralığında geçirmesi mümkündür. Kendi türümüz açısından ele alırsak, iki ayak üzerinde yürümeyi belli yaşlarda öğrenmemiz gerekmektedir. Öğrenme işleminin gecikmesi durumunda kalıcı bozuklukların olduğu gözlenmiştir. Benzer şekilde, işitsel ve görsel algı girdilerinin doğumdan sonra deneyimlenmemesi halinde (örneğin doğuştan katarakt olan veya işitme engelli doğan bebeklerin gecikmeli olarak tedavi edilmeleri sonucunda) kalıcı görme veya işitme kayıpları söz konusu olmaktadır. Türümüzün bilişsel özelliklerinden biri olan “dil yetisi” de hassas dönem varsayımı içine girmektedir. Dil öğrenme süreci gerekli zaman diliminde gerçekleşmez ise sonradan doğru bir eğitimle kişi dil kabiliyeti geliştirse bile dili kullanma becerisi gecikme yaşamamış bireylerin seviyesine erişemez. Özellikle hassas dönemin ne zaman bittiği ile ilgili tartışmalar devam etse de başta dil olmak üzere çeşitli bilişsel yeteneklerin gelişimi için bir zaman kısıtlaması olduğu açıktır.

Bildiğimiz kadarı ile soru sorma kabiliyeti de hassas dönemden sonra öğrenilemiyor. Belli düzeyde dil kullanma becerisi gelişse bile soru sorma eksik kalıyor. Bu durumu hassas dönem sırasında insan iletişiminden yoksun kalan çocuklarda görüyoruz. Zeka testlerinde normal sonuçlar alsalar ve hatta belli düzeyde dil kabiliyeti kazanmış olsalar bile soru sormayı öğrenemiyorlar. İlginçtir ki işaret dili öğretilen pirimat dostlarımız da soru soramazlar. Pirimat akrabalarımıza on yıllardır süren işaret dili öğretme çabaları boyunca yüzlerce kelime öğrenen bireyler olmuş olsa da (şempanze Kanzi gibi) henüz bakıcısına veya eğitmenine işaret dili ile gerçek anlamda soru soran bir akrabamız olmadı. Daha şaşırtıcı olan ise soru soramasalar da eğitimden geçen pirimatların onlara sorulan sorulara 2.5 yaşındaki bir insan yavrusu düzeyinde yanıtlar verebilmesidir. Bu bireylerin merak duygularında veya onlara sorulan soruları anlama konusunda bir eksiklikleri bulunmamakta. Demek ki soru sormanın biçimsel yapısını mümkün kılan bir mekanizma mevcuttur. Dolayısıyla soru sormak bilişsel teknik bir alt yapıya dayalı olmalı ve bu sinirsel organizasyonun belli bir hassas dönem içinde tetiklenmesi gerekmektedir.

En çok soruyu çocukların soruyor olması bize ne anlatıyor olabilir? Burada derin bir bağ söz konusudur. Dil, felsefe ve çocuk aynı hava, su, güneş üçlüsü gibi; onlar olmadan zihinsel yaşamın ortaya çıkması mümkün müdür ki?