Masal, Çelişki ve Felsefe
Elayalı Zenon, Ezop'un 'Tavşan ve Kaplumbağa' öyküsünü, 'Ahilevs ve Kaplumbağa' olarak değiştirir. Zenon'un yorumunda, büyük savaşçı ve atlet Ahilevs, yavaş ama bilge kaplumbağa ile yarışan kişidir fakat onu bir türlü geçemez. Ahilevs, kendini beğenmişliği nedeni ile, yarışa rakibinden sonra başlar. Kaplumbağa büyük bir bilgelik ve yavaşlık içinde yoluna devam ederken, hızlı koşması ile ünlü Ahilevs, en nihayet yarışa katılmaya karar verir. Ahilevs, kaplumbağadan daha hızlıdır; ama burada dikkat etmemiz gereken bir husus var. İki yarışmacı da, ne kadar hızlı veya yavaş olurlarsa olsunlar, aynı anda hareket etmektedir. Ahilevs, kaplumbağanın en son geçtiği noktaya vardığında, kaplumbağa, biraz daha ilerlemiştir. Ahilevs, tekrar hızlıca onun en son geçtiği yere ulaşır; fakat o da ne, bu arada kaplumbağa az da olsa yine ilerlemiştir. Bu durum sonsuza kadar devam edecek ve aradaki mesafe hiç kapanmayacaktır. Yarışın bitiş noktası belli olduğu için, kaplumbağa, Ahilevs ona yetişemeden birinci gelir. Böylece, filozofun adı ile anılacak ünlü “Zenon Paradoksu” ortaya çıkar. Zenon, bu çelişkiyi ve bir dizi diğer kanıtı, evrende “hareketin ve çokluğun” gerçekte olmadığını göstermek için kullanır. Amacı, hocası Parmenides'ten öğrendiği, onun da Anaksimanduros'tan ilham aldığı, varlığın “bir” ve “tek” olduğu fikrini ispat etmektir. “Bir olan”, kendi içine kapalıdır, doğmamıştır; yok olmayacaktır, değişmez, bölünmez, yoğunlaşmaz ve seyrekleşmez.**** Zenon, ortaya attığı paradokslar ile hareketin, çokluğun ve değişimin göreceli olduğunu göstermeye çalışır. Ona göre hepsi birer yanılsamadır; asıl gerçek, “bir” ve “tek” olandır. Bu düşünce biçimi sonraki çağlar üzerinde sessiz ama derin etkilerde bulunacaktır. Bu etkilerden biri için Kuran'daki İhlas Suresi'ne bakılabilir.
Hazır bu tür etkileşimlerden bahsederken “sonsuzluk” kavramına da bir vurgu yapabiliriz. Sonsuzluk düşüncesi gerek semavi dinlerde gerek farklı inanç sistemlerinde kendine yer bulmuştur. İlahi kuvvetlerin sonsuz mekan, yaşam ve güce sahip olduğu inancı aşina olduğumuz bir din bilgisidir. Sonsuzluk kavramının (apeiron) bilebildiğimiz en erken kullanımını M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış Miletli Anaksimanduros'a borçluyuz.** Daha sonra yine bir Helen filozofu M.Ö. 3. yüzyılda yaşamış Arkimedes sonsuzluk kavramının ilk bilimsel/matematiksel tanımını yapmıştır.* Sonsuzluğun sıfat ve hatta ad olarak (Ölümsüz, ebedi anlamına gelen “El Bâki” İslam inancında Allah'ın 99 isminden biridir) kullanılması kuşkusuz hep bir yüceltme amacı taşımaktadır. Felsefi ve matematiksel çelişkilerden ortaya çıkan bir kavram giderek sözel dile nüfuz etmiş ve böylece hem gündelik hayatın hem de inanç dünyasının bir parçası olmuştur. Sonsuzluk kavramı konuşma dilinde genellikle karşılaştırma yapmayı devre dışı bırakmak amacıyla başvurulan kullanışlı bir sözcük olmuştur. Yüceltme özelliği de bu sayede ortaya çıkar çünkü her türden değerin (nitel veya nicel) en üst aşaması “sonsuzluk” kavramında son bulur. Bununla birlikte yüzlerce yıl süren bu kullanım biçimi Alman matematikçi Kantor'un kümeler kuramını geliştirmesi ile anlamını kaybetmiş gibi görünmektedir. Sonsuz kümelerin özelliklerinden biri de birbirlerinden daha “sonsuz” olabilmeleridir. Başka bir deyişle, bir sonsuz kümeden daha büyük bir başka sonsuz küme olduğunu matematiksel olarak ispatlayabiliriz. Kıssadan hisse, sonsuzluk artık karşılaştırma yapmayı önlemenin yani bir şeyleri yüceltmenin bir yolu olmaktan çıkmıştır. Bu kavram üzerine kurulu anlatımların akıbeti ise maksadımızın dışındadır.
Zenon ve Arkimedes gibi filozofların düşünce sistematiğinde doruğa ulaşan bu tür yaklaşımlar, bugün durduğumuz noktadan bakınca nasıl yorumlanmalıdır? Her şeyden önce, burada teşhisini koymamız gereken husus, düşüncenin, dilin ötesine geçme teşebbüsüdür. Birileri, 2500 yıl önce, kullandıkları dilin sınırlarında geziniyor ve hatta onu zorluyordu. Günlük dilde veya mantık dizgesine sahip, çıkarım yapmanın mümkün olduğu herhangi bir sembolik sistemde (matematik gibi), sınırların zorlanması demek, çelişkilerin (paradoks) ve tutarsızlıkların ortaya çıkması demektir. Çelişki ve tutarsızlıklar olmadan, herhangi bir mantıksal sistemin gelişim göstermesi mümkün değildir. Bir sorun yoksa, çözüme de gerek yoktur ve sonuç, yerinde saymaktan ibaret olacaktır. Oysa dilin sınırlarının düşünce aracılığı ile zorlanması, evrensel sonuçlar doğurur. Bu yüzden, filozoflar, kendi dil ve toplumlarının ötesine geçen bir mirasın kaynağıdırlar. Zenon ve onun gibileri bugün hâlâ zikrediyor olmamız, vurgusunu yaptığımız “evrenselliğin” bir kanıtı değil midir? Çoğunluğun çocuk masalı olarak gördüğü anlatıdan, bir felsefi sistem ortaya koymak, “Helen mucizesi” aranıyor ise, burada bulunabilir.
Daha önce kendisinden söz ettiğimiz Hermeyas bir köleydi. Efendisinin de yardımı ile felsefe ile uğraşmış ve yüksek bir olasılıkla, Atina'da eğitim görmüştü. Helen kültüründe, tutku ve azim gösterenlerin, geleneksel sınırlamaları aşmak konusunda çok büyük direnç ile karşılaştıkları söylenemez. Biliyoruz ki, köle kökenli hatırı sayılır filozof bulunmaktadır. Latin yazar ve dil bilgisi uzmanı Gelyus (İ.S. 125-180), kölelikten gelen filozoflar ile ilgili bize bilgi verir. Gelyus'un hazırladığı listedeki isimlere kabaca bir göz atalım. Köle olarak doğan Gadaralı (bugünkü Filistin'de) Menipus (M.Ö. 3. yüzyıl), daha sonra Pontus'lu bir efendiye satılır. Büyük olasılıkla, sahibinin yanında iyi bir eğitim görmüştür. Ünlü bir Künik filozof olarak tarihe geçer. Teğofırastos'un kölesi Pompülus'un da bir filozof olduğu, daha sonra efendisi tarafından azat edildiği bilgisine sahibiz. Kölelikten gelme en ünlü filozof hiç kuşkusuz Epiktetus'tur. Hiyerapolis'te (bugünkü Pamukkale) köle olarak doğan Epiktetus, genç yaşında Roma'ya gönderilir. İmparator Nero'nun sekreteri, azat edilmiş eski bir köle olan Epafuroditos'un hizmetine girer. Efendisi sayesinde, büyük bir tutku duyduğu felsefe alanında eğitim görme olanağı bulur. Sutoğacı felsefenin en önde gelen figürlerinden biri olur. “Sonradan kazanılmış” anlamına gelen Epiktetus ismi, onun yaşamı ile oldukça örtüşmektedir.
Helenistik Çağ ile birlikte, eğitilen kölelerin sayısında belirgin bir artış olmuştur. Nitelikli köle ticaretinin oldukça kazançlı hâle gelmesi, bu konudaki değişimin başlıca nedenlerindendir. Özellikle Roma Devleti'nde, kölelik, asli unsurlardan biriydi. Helen kent devletleri, siyasi ve ekonomik üstünlüklerini kaybederken, Roma devleti güçlenmiştir. Sonunda büyük bir imparatorluğa dönüşecek olan Roma Devleti'nin, Helen dünyasından aldığı ilham ve mirası ne ölçüde geliştirdiği tartışmaya açıktır. Helen kent devlet modelinin tersine, Roma Devleti, siyasi ve ekonomik hâkimiyetini yaymaya çalışıp, geniş kitleleri bünyesinde barındıran farklı bir yapı arz eder. Makedon liderlerin elinde imparatorluğa dönüşen Helen anlayışı (İskender ve sonrası), bayrağı Roma'ya devretmiştir. İkisinin de devlet organizasyonu, daha önce Doğu'da ortaya çıkan imparatorluklara benzemektedir. Fiziki olarak Helen kenti varlığını sürdürse de, eski ruh artık mevcut değildir. Ortaya çıkan yeni yapı, özellikle Helen kültürü nezdinde başarılmış bazı değerlerin ve bunlar ile dolaylı dolaysız bağlantılı kurumların, Roma egemenliği altında, kibar bir şekilde söylemek gerekir ise “başkalaşmasına” neden olmuştur. Giderek güçlenen egemen kültür, kendini yalnızca yeni kurulan yerleşim yerleri ile değil, eski Helen kentleri üzerinde yarattığı “Roma etkisi” veya “Romalılaşma” ile de göstermektedir. Helen başarısını yaratan kurumlar ve ona eşlik eden toplumsal değerler artık yeni Roma kentinde ya yoktur ya da mevcut koşullar altında etkinlikleri değişmiştir. Elbette, kölelik sistemi de bu süreçten değişime uğrayarak çıkar. Kölelik, özellikle Akdeniz havzasında Roma'nın Kartaca ile olan mücadelesini kazanması ile (M.Ö. 2. yüzyılın ortaları) ivme kazanır. Kartaca'nın ele geçirilmesi sayesinde Roma'nın sahip olduğu topraklar genişlemiş ve buna paralel olarak köle sayısında önemli bir artış olmuştur. Akdeniz'in tek hâkimi olan Roma, giderek bir savaş makinesine dönüşmeye başlar. Roma'nın İmparatorluk dönemi ile birlikte (ömür boyu diktatör seçilen Yulyus Kaysar (Sezar) ile başlatılabilir, M.Ö. 44), kölelik devletin idaresi için vazgeçilmez hâle gelmiştir. Egemenlik alanının genişlemesi, işlenmesi gereken toprakların büyümesi anlamına geliyordu. Bunun için çiftçi kölelere ihtiyaç vardı. Başta Roma olmak üzere, kentler zenginleşiyor ve şehirli köle sayısı da doğal olarak artıyordu. Roma dönemindeki köle nüfus ile ilgili, tartışmaya açık pek çok rakam ileri sürülmektedir. Bu konuda akla yakın rakamlardan biri, Roma denetimindeki İtalya'da, en fazla 1.5 milyonluk bir köle nüfusunu öngörmektedir.* Bu sayının yaklaşık yarısı, Roma kentinin sınırları içindeydi. İnce bir elekten geçirilmiş bu rakamlar bile, kölelik sisteminin dayandığı insan kaynağının hatırı sayılır nicelikte olduğunu göstermektedir. Roma'nın anavatanındaki koşullar bir yana, koloni ve diğer eyaletlerdeki köle nüfus da hesaba katıldığında, zenginliğin ardındaki sömürü tablosu ortaya çıkmaktadır.
Birleşik Devletler'in 1860'da sadece güneyindeki köle nüfusu 4 milyon'du.** Sözde “gelişim” ve “uygarlık” adına insan bedeninin sömürülmesi övünç duyulacak bir miras değildir. Velhasıl, günümüzde bile, söz konusu durum değişik şekillerde devam etmektedir. Eski zamanlar ile çağdaş dünyamız arasındaki en belirgin fark, bir kölenin aynı anda sahip olduğu efendi sayısında su yüzüne çıkmaktadır. Eskiden efendilerin köleleri çoktu şimdi ise kölelerin efendileri çok. Bu yeni düzenin sihirli tarafı, kurnazca bilinçaltına işlenmiş bir “efendisizlik hissi” yaratmasıdır. Oysa denklem farklı kurgulansa da, netice aynıdır; köle-sahip ilişkisi olanca hızıyla sürmektedir. Sanki efendileri yokmuş gibi hisseden çağdaş kentli sınıflar ise, köleliğin artık var olmadığına dair bir yanılsamayı yaşamaktadır. Her sabah en güzel elbiselerini kuşanıp, işlerine doğru yollara dökülenler, aynı zamanda bu rutin hayatın getirilerini “özgür yaşamak” zannedenlerdir. Yaralara merhem olmaz ama belki akıllara bir ışık düşürür diye, kulak verelim, köle olarak doğmuş büyük filozof Epiktetos'un sözlerine:
“Kendisinin efendisi olmayan hiç kimse, özgür değildir kesinlikle.”*
Yalnızca örtük bir köleliğe değinerek, günümüzde maalesef devam etmekte olan, eski usul köle ticaretinin varlığını yadsıma hatasına düşmemeliyiz. Yazılı kanunlara ve kölelik karşıtı değer yargıların uluslararası düzeyde kabul görmesine rağmen, büyük paraların döndüğü köle ticareti, 21. yüzyılda varlığını korumaktadır.**
Tekrar antik çağlara dönelim. Roma'nın zenginliği artarken, nitelikli köle ticareti de yaygınlık kazanıyordu. İyi eğitim almış köleler, çok yüksek fiyatlara satılıyordu. Genç ve yetenekli köleleri bulup eğitmek ve böylece yüksek gelir elde etmek, oldukça kazançlı bir iş olmuştu. Tıp, muhasebe, yazıcılık, dil bilgisi uzmanlığı, el sanatları, öğretmenlik, felsefe eğitimi alanlar vardı. Helen kültüründe beden eğitimi yurttaşlara özgüydü; ama Helenistik Çağ'dan itibaren, yarışmalarda sahiplerini onurlandırmak için atlet olarak yetiştirilen kölelerin olduğunu da biliyoruz.*** Anlaşılıyor ki Helenistik Çağ ve ardından uzun soluklu Roma egemenliğinde, eğitim, bir yurttaş ayrıcalığı olmaktan büyük ölçüde çıkmıştır.
Roma Çağı'nda, yalnızca yurttaşların yararlandığı bir ayrıcalık olan gümnazyon eğitimi sona ermiş veya tanınmaz duruma gelmiştir diyebiliriz. Roma'daki varlıklı ailelerin çocukları evlerde özel hocalardan dersler alarak eğitim görüyorlardı. Bu sebeple, gümnazyon kurumunun taşıdığı önem giderek azalmıştır. Özel hocalar vasıtası ile artık parası olan veya para kazandırması muhtemel herkes eğitim görebiliyordu. Olanakların artması, bizi eğitim kalitesinin yükseldiği yanılgısına düşürmemeli. Artık farklı bir çağ yaşanıyordu. Eski Helen ülküsü, yüksek sınıftan Romalıların söylevlerinde kullandıkları Helence alıntılardan ibaret kalmıştı. Üstelik, Helen kentleri de giderek “romalılaşma” eğilimindeydi. Ekonomik ve siyasi değerlerin her şeyden daha çok belirleyici olduğu bir dünyadan bahsediyoruz. Toplumun genelinde -varlıklı yüksek sınıf da dâhil- bireyin başarısı, edindiği maddi servet ve iktidar alanının genişliği ile ölçülüyordu. Bugün yaşadıklarımız ile anlamlı bir şekilde örtüşen bu bakış açısı, doğal olarak yeni Aristoteleslerin yetişmesine engel olmuştur. Böyle bir dünyada, insanlar eğitimden geçirilip, para ve eğlence için ölümüne dövüştürülebilirdi. Ve ancak böyle bir dünyada, vahşi hayvanların birbirlerini öldürmesi sıradan seyirlik bir zevk hâline gelebilirdi. Konuyla ilgili Assos'tan bir örnek verelim.
Serdaroğlu tarafından kazısı yapılıp restore edilen Assos tiyatrosunda, sahne alanı ile oturma sıraları arasına sonradan eklendiği belli olan düzgün yekpare taşlardan bir set yapılmıştır. En öndeki bazı oturma taşları bu seti yapmak için tıraşlanmıştır. Dolayısı ile yapının geç bir evresinde, olasılıkla Roma döneminde yapılmış bir ekten bahsetmekteyiz. Sahne alanı ile oturma sıralarını bu şekilde ayırmak sureti ile pek muhtemeldir ki yapılan gıladyatör veya hayvan dövüşleri sırasında izleyicileri korumak hedefleniyordu. Bir zamanlar, izlenen oyunlar hakkında edebi ve felsefi tartışmaların yapıldığı bu mekân, bir arenaya dönüştürülmüştü. Assos tiyatrosu elbette tek örnek değildir. Gerek Batı Anadolu'da gerekse Ege'nin diğer yakasındaki pek çok antik şehirde, zihinlerde gerçekleşen bu türde bir değişimi, mimari üzerinden takip etmek mümkündür. İronik bir biçimde, çoğu Helen kentinde, Roma dönemi ile birlikte “zenginlik” artmış ama düşünce fakirleşmiştir. Buradan çıkarmamız gereken sonuç, ekonomi ile uygarlığın, her zaman aynı kulvarda koşmadıkları olabilir mi? Bu konuda, Karl Marks'ın bir tespitini hatırlatmak ile yetinelim:
“Paraya olan gereksinim, çağdaş ekonominin yarattığı tek gerçektir... üretimin ve dolayısı ile ihtiyaçların artması, insanları, doğal olmayan, yoz ve gerçek dışı arzulara bağımlı hâle getirir.”*
Roma döneminin artıları ve eksileri, bugün bizim açımızdan, eşsiz derecede öğreticidir. Roma'nın ardında bıraktığı en önemli miras, açık ara ile Roma Hukuku'dur. Roma dönemi ile kent-devletin sınırları aşılmış, devasa metropoller ortaya çıkmıştır. Bu yeni doku, kuşkusuz kendine has dertleri de beraberinde getirdi. Sorunların üstesinden gelmek için kapsamlı bir hukuki ve idari altyapı oluşturuldu. Roma'da ortaya çıkan kurumsal ve hukuki yeniliklerin etkisi, günümüze kadar gelmiştir. Romalılar, siyaset ve hukuk felsefesini harmanlayan yazılı bir kanun sistemi ortaya koyarak, yeni kalabalık yaşam tarzının getirdiği sorunları çözmeye çalıştılar. Yazılı Roma Hukuku, bin yıldan fazla uygulanmış ve pek çok hukuk sisteminin temelini oluşturmuştur. Hukuk, Roma'nın ihtişamlı varlığını sürdürmesi açısından zorunlu bir araç olmuştur.
Roma'nın Batı toplumlarına öğrettiği bir diğer husus, “yayılmacı” devlet anlayışıdır. Bunun pek takdire şayan bir miras olduğu söylenemez. Konuyu soğukkanlı ve nesnel bir şekilde değerlendirmeliyiz. Büyük matematikçiler, filozoflar veya bilim insanları yetiştirmek söz konusu olmasa bile, Roma'nın uygarlık havuzuna katkıda bulunmadığı ileri sürülemez. Diğer taraftan, mevcut katkının çerçevesi doğru bir biçimde çizilmelidir.
Roma'nın imparatorluk döneminin başlarında, kölelere yönelik eğitimin kurumsal hâle geldiği anlaşılmaktadır. Pedagogiyum denilen eğitim kurumları, gümnazyon eğitimine benzer bir müfredatı takip ediyordu. Henüz çalışmaya müsait olmayan, genç yaştaki kölelere özgü bir eğitimdi. Gayesi, hem kölelerin ileride daha iyi hizmet verebilmelerini sağlamak hem de ekonomik değerlerini arttırmaktı. Bu eğitimin dolaylı diğer bir hedefi, ileride köleler azat edildiklerinde, aldıkları eğitimin, onların toplum içindeki uyumlarını kolaylaştırmasıydı. Böylece, oluşması muhtemel bir sosyal kargaşanın önü alınıyordu. Gördükleri eğitim, okuma, yazma ve temel aritmetik bilgisi yanında, ev işleri ile ilgili konuları kapsıyordu. İmparatora bağlı, benzer türde kurumların varlığını da biliyoruz. Saraya bağlı bu okullarda eğitim gören gençlerin pek çoğunun adı Helen kökenlidir. Olasılıkla, ekonomik açıdan fakir düşmüş Helen kentlerinden toplanan çocuklardı.* Bu ayrıntı, Helen dünyasının o dönemde yaşadığı büyük düşüşün bir göstergesi olarak kabul edilebilir.
Yalnızca pedagogiyumlar değil, köleler için gümnazyonlar bile vardı. Örneğin, Romalı bir asker, yazar ve filozof olan Pilinyus (M.S. 23-79), köleleri için bir gümnazyon ve pedagogiyum yaptırmıştır*. Kölelerin gümnazyonda fiziksel eğitim görmeleri ile ilgili olarak daha eski örnekler de mevcuttur. Gümnazyon eğitimi, bedensel gelişime önem veren bir içeriğe sahipti. Fiziksel anlamda kuvvetli kölelerin varlığı, Helen yurttaş sınıfının bilinçaltı korkularını tetikliyor olsa gerek, Helenistik Çağ'a kadar kölelerin bu kurumlardan yararlanmaları yasaklanmıştır. Oysa zaman akıp giderken, koşullar da değişmektedir. Piriyene (bugünkü Aydın/Söke) kentinde, M.Ö. 100 civarlarında, gümnazyonlardan kölelerin de yararlandığına işaret eden yazıtlar** bulunmaktadır. Açıktır ki, bir zamanlar yurttaş yetiştirmenin yegâne aracı olan gümnazyonlar, sosyal yapıdaki değişimden nasibini alır.
Romalı köleler artık sahip oldukları birikim ile zengin efendilerinin sağ kolu oluyor ve toplum içindeki etkilerini arttırıyorlardı. İmparator Nero'nun devrinde, doğuya yapılan seferlerin mali yöneticisi, ismi kayıtlara geçmemiş bir köleydi. Nero, hizmetinden çok memnun kaldığı için bu yetenekli köleyi azat etmiştir. M.S. 2. yüzyılın sonlarına doğru, karşımıza, hayatı roman konusu olmaya çok elverişli köle Kalistus çıkar. Pek de başarılı bir banker değildir ve sonuç olarak sahibinin iflas etmesine neden olur. Efendisi adına Hıristiyanlardan topladığı paraları kaybetmekle suçlanır ve maden ocaklarına çalışmak için gönderilmek üzereyken, son anda kurtulur. Bir Hıristiyan olan Kalistus'un yaşamı, o kadar inişli çıkışlıdır ki, yalnızca takip etmek bile baş döndürebilir. Öyle ki, M.S. 217-222 yılları arasında Papa olarak seçilir ve tarihe Papa Aziz Kalistus I olarak geçer*. Bir kölenin Roma sosyal düzeni içinde nerelere nasıl gelebildiği ile ilgili olarak ilginç bir örnektir Kalistus. Hıristiyanlık ve köle sınıf arasındaki ilişkileri anlamak bakımından da çarpıcı bir vakadır.
Netice itibari ile Helen kentleri siyasi iktidarlarını kaybederken, Roma yükselmekte ve yeni bir dünya görüşü belirmekteydi. Zenginlik artmış ve daha çok insan eğitim olanaklarından faydalanmaya başlamıştı. Buna rağmen, Atina'nın M.Ö. 4. yüzyıl'daki ihtişamına ulaşmak mümkün olmadı. Roma ile kıyaslandığında oldukça mütevazı kalan Atina, neyi nasıl yapmıştı ki sadece bir asır içinde, insanlığın düşünce dünyasına eşi benzeri olmayan katkıyı sağlayabilmişti? Ve bütün zenginliğine rağmen, Roma, neden bu başarının bir benzerini ortaya koyamamıştır? Bir sonraki başlığımız bu konu üzerine.