Helen Kültürü, Hıristiyanlık, Türklük ve İslam

 

Coğrafi yakınlığı ve bölge üzerindeki tarihsel bağları nedeniyle, İslam inancının Helen kültüründen etkilenmemesi düşünülemez. Söz konusu tesirin boyutları bugüne kadar sağlıklı bir şekilde değerlendirilmiş görünmüyor. Helen kültürünün, Hıristiyan Batı ile “özdeş” kabul edilmesi, genel bir kanı olarak zihinlerimizde yer etmiş ve bu nedenle konuyla ilgili gerçekçi saptamalar yapmak çok mümkün olmamıştır. Bu önyargılı yaklaşım yalnızca antik çağlar ile sınırlı değildir. Genel anlamda, atalarımızın bir zamanlar farklı dil ve dinlere mensup olduğu gerçeğini kabullenmekte güçlük çekiyoruz. Kültür tarihine bakışımızdaki dar açı, kimlik başta olmak üzere, çözmesi zor pek çok sosyal soruna yol açıyor. Peşin hükümlerimizden kurtulup kendimizi sağlıklı şekilde değerlendirmek için sorgulayan bir akla sahip olmamız gerekiyor. Bununla beraber, kendimizi daha iyi tanımak için değişik bazı yaklaşımlar da izlenebilir.

Başkasının gözünde nasıl göründüğümüzü anlamaya çalışmak, bu kişi bizimle aynı ön kabulleri “paylaşmayan” biri olduğu takdirde, yararlı bilgiler verebilir. Daha önce kendisinden bahsettiğimiz Cerıd Daymınd, tam da böyle biri. Türkçe'ye çevrilen “Çöküş” adlı kitabının önsözünde (Türk okurlar için yazdığı), günümüz Anadolu coğrafyası ile ilgili çeşitli yorumlarda bulunuyor. Daymınd, kaleme aldığı önsözde kültür tarihi açısından kim olduğumuz ve nerede durduğumuz ile ilgili çarpıcı ifadelere yer vermekte. M.Ö 7000'den itibaren Bereketli Hilal'den Avrupa'ya tarımı götürenlerin “Türk çiftçiler” olduğunu belirten Daymınd, yöntem bakımından hata (anakronizm) yapıyor olsa da -bilinçli de yapılmış olabilir- vurguladıkları, içerik bakımından bilimsel verilerle örtüşmektedir.

Daymınd, özetle, bugün Türkiye sınırları içinde yaşamakta olan toplumun köklerini, “yalnızca” Orta Asya'ya değil, aynı zamanda Anadolu'nun tarih öncesi dönemlerine dek geriye götürmektedir. Nüfus genetiği üzerine olan çalışmaların* yanı sıra, halkiyat (folklor) ve insan bilim gibi farklı sahalardan gelen bilgiler de Daymınd'ın söylemini doğrulamaktadır. Ne var ki bugün Türkiye topraklarında yaşayan insanların çoğu, Daymınd'ın tarif ettiği şekilde kendini konumlandırmıyor. Algı ve hissiyattaki bu farklı durumun köklerini bilimden almadığı açıktır. Bu nedenle, kültür tarihinin hangi dönemini veya katmanını anlamaya çalışırsak çalışalım, kendine “yabancılaşmanın” türlü belirtilerine rastlamaktayız. Dayatılmış birtakım kalıpların zorlaması ile nesnellikten ve “gerçeklerden” uzaklaşıyoruz. Tarih algısındaki bozukluk, kimlik sorunlarına yol açmakta ve bu da çok çeşitli sosyal bunalımlara zemin hazırlamaktadır.*

Elbette, konunun akademik düzeyde yansımaları da mevcut. Özellikle ülkemizde yetişen ve yakın dönem kültürler üzerine uzman tarihçilerin (örneğin Osmanlı gibi), çeşitli duygusal ve ülküsel nedenlere bağlı olarak, eğitimini aldıkları bilimsel alanın yöntemleri ile çelişen görüşlere sahip olması üzücüdür. Bu tarihçilerimizin yaptığı başlıca hata, insanın iki ayrı geçmişi olduğunu hesaba katmamaktan ileri gelir. İnsanlık tarihi, biyolojik ve kültürel geçmiş olarak ikiye ayrılır. Tarih okuması, bu iki alan birbirine karıştırılmadan yapılmalıdır. Sağlıklı bir değerlendirme için, biyolojik ve kültürel geçmişin birlikte değerlendirilmesi ise şarttır. Kültür tarihi üzerinden biyolojik geçmişi aydınlatmaya çalışmak veya bunun tersi, ancak tutarsız ve yanlış sonuçlara ulaştırır; keza öyle de olmaktadır. Kültür tarihi insan eliyle yazılırken, biyolojik geçmiş doğa kanunlarına bağlıdır. Biyoloji veya daha özel bir terim kullanırsak, genler, yalan söylemez; ama insan söyler. Dolayısı ile biyolojinin verileri her zaman daha sağlam bir dayanaktır ve kültür tarihinin boşluklarını doldurmak için bize eşsiz olanaklar verir. Diğer taraftan, insanın yapıp ettiklerini incelemeden onu anlamak da mümkün olmaz. Tarihçilerimizin kavraması gereken nokta şu ki insanın kültürel ve biyolojik geçmişi, “sürekli” aynı çizgide yol almak zorunda değildir. Kültürel değişim, genellikle çok daha hızlıdır. Bir toplum, zaman içinde farklı din ve dilleri benimseyebilir ama bunu yaparken gen yapısının illaki değişmesi (köklü bir şekilde) gerekmez. Anadolu özelinde belirtirsek, geçmişte yüzlerce dil ve inanç sisteminin var olduğu bu coğrafyada, sürekli yeni katılımlar ile zenginleşen (biyolojik anlamda) topluluklar, değişik kültürel öğelere sahip çıkmaktan da geri durmamıştır. İşte bu yüzdendir ki, genetik çalışmalar, bugün Türkiye sınırları içerisinde yaşayan halkın, tarih öncesi devirlerden bu yana Anadolu'da yaşamış ve çok çeşitli uygarlıklar kurmuş topluluklar ile akraba olduğunu göstermektedir.*

Sayısız kültür gelip geçmiş ama Anadolu insanı “kaynak” olmaya devam etmiştir. Tarih öncesi veya antik çağdaki atalarımız ile kuşkusuz yüzde yüz bir gen benzerliği içinde değiliz; ama bu, bilimsel verilerin doğruladığı, yakın akraba olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Atalarımız bizimle aynı dili konuşmuyor ve aynı şeylere inanmıyorlardı. Bu yalın durumu kabullenmek hele ki bir bilim insanı için zor olmamalı. Tarihçi, kendisi ile aynı dile veya dine mensup olmayan biyolojik atalarını yok sayma hakkına sahip değildir. Kimin neyi benimsemesi gerektiğini biz belirleyemeyiz; ama tarihçi, bilimi alet ederek bir inkâr politikası kesinlikle güdemez, gütmemelidir. Ne yazık ki, bilimsel düşünme alışkanlığının tam oturmamış olması ve farklı kaynaklardan beslenen önyargıların varlığı, çoğu tarihçimizi bu konuda bilim dışı görüşlere sevk etmektedir. Özellikle Atatürk'ten sonra yapılandırılan eğitim sistemi, bahsini ettiğimiz türde bir “seçici” tarih algısına kurban gitmiştir. Bu ciddi sorunun olumsuz sonuçlarını, bugün birey ve toplum bazında yaşamaktayız.

Konu ile ilgili mevcut korku ve tutarsızlığa bir küçük örnek verelim. Osmanlı devrini kapsayan ve Anadolu'nun nüfus özelliklerini inceleyen az sayıda çalışma olmasına rağmen (ki önyargılar nedeniyle bu alandaki çalışmalar sınırlıdır), elde edilen sonuçlar, bazı tarihçilerimizin (ve dönemin “büyüklerinin”) tüylerini diken diken etmeye yetmiştir. Amerikalı tarihçi Lovri'nin Osmanlı arşivlerinde yaptığı inceleme** bu türde bir etki yaratmıştır. Osmanlı uyruğu içinde, Müslüman olmayı tercih eden (ve böylece giderek “Türkleşen”) gayrimüslimlerin varlığı bugün bize pek şaşırtıcı gelmese de, Lovri'nin bu konuda yazılmış eseri 80'li yıllarda toplatılıp yasaklanmıştı. Bu çalışmanın ancak 1998 yılında tekrar basımı yapılabilmiştir.

Yalnızca dil ve din gibi kültürel öğeler üzerinden geçmişi tasvir etmeye çalışırsak, kısır bir tarih algısı oluştururuz. Bu da bizim durumumuzda olduğu gibi, içinde yaşadığımız coğrafyanın hakkını verme konusunda derin çıkmazlar yaratır. Hatırlatmakta fayda var; kültür bilimlerinin gösterdiği üzere, içinde yaşadığı coğrafyanın hakkını veremeyen topluluklar, tarih sahnesinden silinmeye mahkûmdur.

İslamiyet'in doğuş ve gelişim aşamalarını değerlendirirken de benzer bir hatayı tekrarlamakta olduğumuz ileri sürülebilir. Muhammed öncesinde, bölgeden geçen önemli ticaret yolları sayesinde, zengin bir bilgi akışının Arap Yarımadası'nda cereyan ettiğini unutmamalıyız. Ayrıca, yakın coğrafyalarda süregelen uygarlık deneyimlerinden faydalanmak gibi bir ayrıcalık söz konusuydu. İslam öncesi dönemde, Arap Yarımadası'nda kalıcı ve baskın bir dinin var olmaması da, yeni koşulların önünü açan nedenler arasında değerlendirilebilir. Göz ardı ediliyor olsa da, Helenistik Çağ'ın birikimi, İslam inanç ve düşüncesinin şekillenmesine kayda değer ölçüde katkı sağlamıştır. İslam'ın gelişim evresi, eski Helen coğrafyası ve onun kültürel yayılım sınırlarının içerisinde gerçekleşmiştir. Bu sebeple, aradaki verimli alışveriş uzun soluklu olmuştur. İslam düşüncesinin, “kavramsal düzeyde”, Hıristiyanlığa nazaran daha kuvvetli bir Helen etkisini barındırdığı bile iddia edilebilir. Daha ayrıntılı bir çözümlemeyi burada ortaya koymak mümkün değil; ama temel bazı noktalara değinmenin zararı olmaz.

İslam'ın başlangıç ve gelişim aşamalarında, varlıklı okumuş tabaka ile kurulan yakın bir işbirliği göze çarpmaktadır. Eğitimli sınıf, her zaman olduğu gibi, çevresinde olup biten kültür kodlarına karşı daha hassas ve meraklıdır. Bu nedenle, etkisi altında kaldıkları kültürlerin kavramlar dünyasına daha duyarlı olmaları da doğaldır. Yönetici sınıfın İslam ile olan yakın teması, bu hareketin çok erken dönemde devlet himayesine girmesini sağlamıştır. Böylece, bu yeni inanç sisteminin kurumsal ve sosyal yapıda sağlam bir zemine oturması mümkün olmuştur. Muhammed'in ölümünden kısa bir süre sonra, İslam hareketinin hızlı bir şekilde “devletleştiği” kesin olarak söylenebilir. Hıristiyanlık ise, özellikle alt tabakaya hitap eden ve gelişim evresini çoğunlukla bu halk kitlesi içinde geçiren bir düşünce/inanç olmuştur. Bu özel koşullar, Hıristiyanlığın resmî din olarak kabulünü geciktirmiştir. Hıristiyanlığın, yönetici sınıflar ile olan ilişkisi oldukça gerilimli ve kanlı olur; ama sonunda geç de olsa kavuştukları malumdur. Hıristiyanlığın şansızlığı, başlangıç devresinde (M.S.1. yüzyıl), bölge üzerinde Roma'nın su götürmez bir egemenliğe sahip olmasıdır. Bu dönem, Roma Barışı'nın (Paks Romana) hüküm sürdüğü zamanlardı ve Roma “henüz” yeni bir inanç sistemine “ihtiyaç” duymuyordu. Hıristiyanlığın Roma'da resmî din olarak ilan edilmesi ancak İmparator Teğodosyos zamanında (M.S. 380) gerçekleşti. Hâkim sınıfın, Hıristiyanlık ile sıcak temas kurması için, İsa'nın ölümünden sonra yaklaşık üç yüz yıl geçmesi gerekmiştir.

Hitap ettiği kitlenin yakın pagan geçmişi, Hıristiyanlığı, özellikle biçimsel yönden, kendini eski geleneklere uydurmaya itmiştir. Bununla birlikte, fakir ve eğitim düzeyi düşük alt sınıfın, eski Helen soyut kavram ve düşüncelerine çok fazla itibar göstermeyeceği akla yakındır. Bunun bir sonucu olarak, Hıristiyanlık içerisinde, şekil itibari ile yoğun bir Helen etkisi görülmektedir ama kavramsal ilham bakımından aynı şeyi söylemek zordur. İsa'nın vaaz ettiği din üzerinde, Musevilik ve Antik Mısır uygarlığının (özellikle İskenderiye'nin etkisi ile) kavramsal içerik bakımından dahli çok daha çarpıcı boyuttadır. Hıristiyanlıktaki yüzeysel Helen etkisine en iyi örnek “erdem” konusudur. Helenler için erdemli bir yaşama kavuşmanın yegâne yolu felsefe yapmaktı. Hıristiyan inancında, erdemin ulaşılması gereken yüksek bir “değer” olduğu görüşü sürdürüldü. Elbette arada derin bir fark bulunmaktaydı; artık erdeme ulaşmak için felsefe yerine, “İsa'nın yolu” tavsiye ediliyordu. Bilgi sahibi ve sorgulayan bir akla olan davet, tanrı peygamberin söylemine boyun eğmeye dönüşmüştü.

Bir diğer nokta ise, Hıristiyanlığın, Latin dilinin hegemonyası altına girmesidir. Doğal olarak, Roma'nın etkisiyle yaygınlık kazanan Latince, Hıristiyanlığa Helen kültür birikiminin aktarımı konusunda engel teşkil etmiştir.

Arap Yarımadası'nda ise, ticaretin gelişmesi ile, bilgiye aç tüccarların sahneye çıktığı anlaşılmaktadır. Bu nokta önemli çünkü ticaret, çok dilli bir ortamı ve farklı kültürel etkileşimleri beraberinde getirir. Bölgedeki ticari yoğunluk özellikle Helenistik Dönem'de giderek artmıştır. İpek Yolu'nun Güney Asya deniz yolu güzergâhı ve Arabistan Yarımadası'nın kuzeyinden geçen kara ticaret yolu, bu bölgenin ne kadar hareketli olduğunu gösterir. Palmira, Petra ve Aden gibi, Helen kültürüyle yerel unsurların harmanlandığı şehirler Yarımada'nın çehresini değiştirmiştir. Eski Çağ'lardan bu yana çok değerli denizcilik ve ticaret merkezlerine sahip olan Doğu Akdeniz limanlarını da unutmamak gerekir.

İslam'ın ışığı henüz doğmamışken, Helen kültürü en geniş sınırlarına ve etkinliğinin zirvesine ulaşmıştı. Bu zaman zarfında, Helen kültürü Orta Doğu'da oldukça etkin bir rol oynuyordu. Tüm bunları birlikte değerlendirdiğimizde, Muhammed öncesini de kapsayan yüksek düzeyde bir kültürel alışverişin varlığını öngörmemiz gerekir. İslam düşüncesinin ana kaynakları, Musevilik, pagan geçmiş ve Hıristiyanlıktır. Muhammed ve ailesinin ticaret erbabı olması tabloyu tamamlar. Böylece, Yarımada'nın üzerinde gerçekleşen canlı bilgi akışının bir parçası oluyorlardı. Muhammed'in yaşadığı çevre, özellikle İslami hareketin önemli gelişim gösterdiği Medine kenti, Musevilik başta olmak üzere inanç temelli yoğun bir kültürel zenginliğe sahipti. Aynı şekilde Mekke, hem ticaret hem de bir hac merkeziydi. Farklı dil ve inanıştan insanların toplandığı çok hareketli bir şehirdi. Arap Yarımadası'ndaki putperestlik, genel kanının aksine, İslamın gelişinden önce zaten zayıflamaya yüz tutmuştu.* Bölgede, Muhammed gelmeden evvel tek tanrı inancının yayılmaya başladığı bilinmektedir. Bu süreç yalnız Musevilik veya Hıristiyanlığı kabul edenleri içermiyordu. İki dini de inceleyip araştıran ama mensubu olmak istemeyen, tek tanrı inancına sahip Haniflik veya Sabiilik gibi oluşumlar söz konusuydu.** Bu toplulukların, İbrani dinlerin ihtiva ettiği (Helenistik Çağ'ın sonucu olarak) Helenik unsurları dolaylı yoldan İslam hareketine taşımış olmaları, bizi şaşırtmamalı. İran kaynaklı bir takım dini görüşlerin de (Mazdekçilik, Mani, Zerdüştlük gibi) -bunlar Helen kültürü ile daha önce etkileşime geçmişti- İslam öncesi dönemin temel bileşenlerinden olduğu göz ardı edilemez.

Altıncı yüzyıla gelirken, Arap Yarımadası'ndaki kentli halk üzerinde Helen etkisini arttıran en belirgin unsur Nasturi topluluklardı.*** Hıristiyan olan bu guruplar, Süryani, Arap ve Helen diline hâkimdi. Helen edebiyatından Süryanice'ye pek çok eser çevirdiler. Kadim Orta Doğu kültürleri ile Helen unsurlarının bir karışımını temsil ediyorlardı. Anadolu'da özellikle Nisibis (Nusaybin) ve Edessa (Urfa) şehirleri önemli Nasturi merkezleriydi. Daha sonra İran, Suriye ve Bağdat üzerinden Arap Yarımadası'na yayıldılar. İslam kültürünün yükselişine katkı sağladıkları gibi, Muhammed öncesi dönemde de, Arap toplumunun fikir dünyasına kayda değer etkide bulundular. Bu sayede, Arapça konuşan topluluklar, Helen kültürünün (ve diğer önemli Orta Doğu kültürlerinin) kavramlar dünyasına biraz daha yaklaşmış oldu.* Nasturiler, özellikle Helen felsefe geleneğine ayrı bir anlam ve işlev yüklemişlerdi. İlk Hıristiyanların Helen felsefesine ilgi duydukları pek söylenemez** ama kuşkusuz her düşünce ve inanç sistemi, ömrünü uzatmak için tutarlı olmaya muhtaçtır. Hıristiyanlık zamanla kentli nüfus içinde genişledi ve eğitimli inanç sahiplerinin sayısı arttı. Kent Hıristiyanları, sahip oldukları inanç sisteminin zayıf yanlarını tamir etmek zorundaydılar. Bu konuda, felsefe, oldukça uygun imkânlar sağlıyordu. Helen düşüncesinin ürünü olan kavram ve yöntemleri, inanç sistemlerindeki belirsizlikleri çözüme kavuşturmak için bir araç olarak kullandılar.***

Sonuç olarak, kullandıkları felsefe tamamen dinsel bir içeriğe büründü. Helen kültüründe, felsefe, “doğayı” kavramak için bir araç olarak görülüyordu; kentli Hıristiyanlar ise “yalnızca” dinlerini daha iyi anlamak adına ona ihtiyaç duydular. Şüphesiz, felsefenin ilahî konular ile sınırlı tutulması, evrensel değerler üretmedi. Diğer taraftan, felsefenin, çeşitli inanç sistemleri üzerinde yaptığı büyük katkı tartışma götürmez. Böylece, daha derinlikli etkin öğretiler ortaya çıkabilmiştir. Felsefenin alanını daraltmış olsa da, Nasturi gelenek, hem yaptığı çeviri etkinlikleri ile hem de Helen mirasının önemli bir parçası olan “akılcı” (rasyonel) düşünceyi himaye etmesi nedeniyle kıymetli kabul edilmelidir. İnancın felsefe ile desteklenmesi, Helen kültüründe başlayıp, Hıristiyanlığa ve oradan da İslam'daki tasavvuf geleneğine sirayet etmiştir. Özetlersek: Helen etkisi, Muhammed'in içinde yaşadığı çevrenin kültürel dokusunu oluşturan temel unsurlardan (dolaylı ve dolaysız) biriydi.

Hıristiyanlık ile İslam düşüncesi arasında bir karşılaştırma yaptığımızda, görüyoruz ki başlangıç ve gelişim evrelerindeki farklılıklar, iki geleneğin de Helen kültüründen ayrı düzeylerde etkilenmesine neden olmuştur. Şurası kesin, Helenistik düşünce, bu iki inanç sistemine hatırı sayılır ölçüde tesir etmiştir.