Sömürü Düzeni ve Ünlü Köleler
Hübris kavramı üzerinde durma nedenimiz, Helen kültüründeki sosyal bilincin küçük bir bölümünü okuyucunun gözünde canlandırma amaçlıydı. Efendi ile köle arasındaki ilişkiyi irdelemek, sosyal yapıda, köleliğin nasıl bir çerçeve içinde kendine yer edindiğini anlamak için önemlidir. Helen kültüründe, “olması gereken” üzerine yapılan vurgu, ülküsel (ideal) olanın sorgusuna dönüşmüştür. Pilaton'un felsefi sisteminde somutlaşan bu tutum, düşünce geleneklerini yüzyıllar boyunca etkileyecektir. Helenler “düşünmeyi” bir yaşam biçimi olarak benimsemelerinden itibaren, birey ve toplumu ilgilendiren her konuda “olması gereken” (ideal olan) üzerine kafa yormuşlardır. Efendi-köle ilişkisi de vurguladığımız bu arayışa dahildir. Bu nedenledir ki, antik Helen sosyal hayatındaki köleliği, haklı tarafı olsa bile, salt bir “sömürü” düzeninden ibaret görmemeliyiz. Karşılıklı çıkara dayalı bir “ortak yaşam” söz konusudur. Bununla birlikte, bazılarının, söz konusu ortaklıktan daha fazla yarar sağladığı sugötürmezdir. Efendiler, özellikle kent hayatını paylaştıkları kölelerin değerini biliyor ve kuşkusuz ona göre davranıyorlardı; ama öyle yapmalarını gerektiren toplumsal değer yargıları da mevcuttu. “Hübris” onlardan biridir ve hak sahiplerinin ellerindeki gücü istismar etmelerini önlemeye yönelik, manevi ve hatta hukuksal bir düzenlemedir. Helen toplumunda kibir (hübris) göstermek, sosyal hayatın her alanında lanetlenmiş bir davranış biçimiydi.
Antik döneme ait elimize geçen pek çok vasiyet belgesi, betimlemeye çalıştığımız efendi-köle ilişkisinin kendine has yapısına örnek gösterilebilir. Bu metinleri incelediğimizde, efendilerin kölelerinden iyi duygular ile söz ettiklerini öğreniyoruz. Kölelerini ya azat ediyor ya da onlara maddi imkânlar sağlıyorlardı.
Antik Çağ'da köle olmanın farklı yolları mevcuttu. Savaşlarda esir edilen askerler köle olarak kullanılabiliyordu. Köle anne babadan doğmak veya özgür bir yurttaşın ödeme yapamadığı için borçlu olduğu kişiye hizmet etmek durumunda kalması, sık görülen kölelik uygulamalarıydı. Bunların yanı sıra, köleliğin bir tür meslek hâline geldiğini, özel olarak belli alanlarda yetiştirildiklerini de belirtmeliyiz. Kölelikten azat edilmek, ya efendinin kararı ile ya da kölenin kendi özgürlüğünü satın alması şeklinde gerçekleşiyordu. Kölelik sisteminin ekonomik olduğu kadar kültürel açıdan dolaylı bir katkısı daha vardır. Son minvalde, zaten farklı toplulukların bir karışımı olan Helen toplumu, köleliğin sağladığı yeni insan kaynakları ile bu özelliğini devam ettirmiştir. Helen kentlerinde yaşayan yabancıların mevcudiyeti gibi, kölelik de, toplumun farklı kültür ve düşünüş şekilleri ile yoğrulmasını sağlayan önemli bir etkendi.
Doğu ve Batı edebiyatında dilden dile dolanmış, pek çok kültürde anlatısı devam etmiş öyküler vardır. Ağustosböceği ile Karınca, Tavşan ve Kaplumbağa, hemen akla ilk gelenlerden. Ezop Masalları olarak bilinen bu hikâyelerin aktarıcısı Aysopos (Ezop) M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış (tahminî) bir köledir.* Firügya, Samos (Sisam) Adası, Tırakya ve hatta Afrika (Etiyopya) kökenli olduğuna dair varsayımlar vardır. Pek az insana nasip olacak bir şöhretin sahibidir. Öykülerinde, ahlaki çıkarımların ötesine geçen bir hayal gücü ve ilham kaynağı saklıdır. Hayatı ile ilgili fazla bir şey bilinmediği için hakkında uydurma bazı bilgiler de üretilmiştir. Belirtmeliyiz ki Ezop, yalnızca tarihi bir kişilik değildir. O aynı zamanda, efsane ve inanç unsurları ile donatılmış bir semboldür.
Samos Adası, Anadolu'ya yakın olması nedeni ile zengin bir kültürel ortama sahipti. Pütagoras ve Epikuros gibi büyük düşünürler burada yetişmiştir. Böyle bir kültür atmosferine sahip adanın, köleleri bile tarih sayfalarına geçmeyi başarmıştır. Bilgeliği nedeni ile saygı duyulan Aysopos, Samos'ta, sahibi Yadmon'un himayesindeyken yetenekleri doğrultusunda iyi bir eğitim almış olmalıdır. Ünlü hetayra Rodopis, aynı şekilde Yadmon'un bir süre himayesinde kalmıştır. Bu etkileyici kadın, Heredotos'un belirttiğine göre, Aysopos ile de arkadaşlık etmiştir.** Rodopis, bizim bugün Sindirella olarak bildiğimiz masalın ilham kaynağıdır. Bu öykünün ilk şekline Sıtrabon'un eserinde rastlıyoruz.* Sıtrabon, Rodopis ile ilgili bir hikâyeden bahseder ki bu anlatım, Sindirella masalının bildiğimiz ilk biçimidir. Konu, Mısır'daki bir Helen koloni kentinde geçmektedir. Rodopis yıkandığı sırada, bir kartal, sandaletinin tekini alıp kaçar ve sonra onu Firavunun önüne atar. Bunun ilahî bir işaret olduğunu düşünen Firavun, çok etkilenir. Tüm ülkede sandaletin sahibini arattırır. Nihayet, o kişi bulunur ve Firavun da onunla (Rodopis) evlenir. Hikâye bir tarafa, gerçekte de (yine Sıtrabon'un aktardığına göre) Rodopis, Samos'tan sonra Mısır'a gitmiş ve orada Helen edebiyatının benzersiz kadın şairi Safo'nun erkek kardeşini kendine âşık etmiştir. Sevgilisi, Rodopis için büyük bir servet ödeyerek, onu özgürlüğüne kavuşturmuştur. Görüldüğü üzere, Samos yalnız ünlü düşünürlerin değil, yüzlerce yıl anlatılacak masalların da çıkış noktası olmuştur.
Helenistik devrin İslam düşüncesi üzerinde yarattığı etkilerden daha önce bahsetmiştik. Şimdi Ezop'tan söz açılmışken, Kuranı Kerim'deki Lokman Suresi ile olan ilişkiye de vurgu yapmalıyız. Kuranı Kerim'de adının geçmesinden hareketle ve hakkında verilen bilgileri değerlendirdiğimizde, Muhammed'in yaşadığı dönemde, Lokman'ın bilge bir kişi olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır. Büyük olasılıkla, İslam öncesi dönemde, Arap toplumu içinde ünlenmiş hikmet sahibi bir kahramandı. Kuran'da oğluna verdiği tavsiyeler nakledilir. Lokman Suresi'nde, anne baba sevgisinin önemi, kibirden (hatırlayalım hübris) uzak durmanın gerekliliği ve Allah'a eş koşmamak gibi konulardan bahsedilir. Lokman hakkındaki anlatım, Kuranı Kerim'de sınırlı olmasına rağmen, sonraki İslam kaynaklarında daha fazla bilgi verilmektedir. Lokman'ın masallar anlatıp öğütler veren, bilge bir kişi olduğu kabul edilir.
Ezop ile Lokman arasında dikkat çekici pek çok ortak nokta var. İkisi de bilge insanlardır ve ahlaki değerleri konu alan öyküler anlatırlar. Görünümleri ile ilgili yapılan betimlemeler de uyumludur. Ezop'un çirkin, hatta fiziksel bozukluğa sahip olduğu ifade edilir. Bir başka unsur da siyah derili (Afrikalı) olmasıdır. Siyahi olarak gösterilmesi ve belirtilen diğer fiziksel özellikler, köklerini eski Helen inanışlarından alıyor olabilir.** Helen dinî gelenek ve kutlamalarından biri olan Apaturya, eski dönemlerde yaşanmış efsanevi bir olaya dayanır. Santos (“sarışın olan” anlamına geliyor) ve Melantos (siyah olan) adlı savaşçılar, iki kent arasındaki anlaşmazlığı gidermek için dövüşürler. Melantos bir hile ile Santos karşısında galip gelir. O günden sonra, “hile” ile kazanmanın değersiz olduğunu vurgulamak (bu anlayışı yeni nesillere öğretmek için) ve ölen Santos'u anmak adına böyle bir kutlama ortaya çıkar. Santos ve Melantos'un anlatısı, Helen kahramanlık geleneği ile örtüşür; ama bu söylencenin başka bir sembolik anlamı daha var. Santos yaz, Melantos ise kışı simgelemektedir. Kış, yazı yenerek onun yerine geçer.
Konuyla ilişkili bir diğer gelenek de farmakos* adı ile bilinir. Helen toplumu zor zamanlarda (salgın, doğal felaketler vs. gibi) aralarından bir köle, kötürüm veya suçluyu bu uygulama için seçerlerdi. Seçilen kişiyi taşa tutup döverler, kentten sürer ve kimi zaman da idam ederlerdi. Böylece, kentin taşıdığı günahlardan arınması (evet İsa'nın çektiği çilede olduğu gibi) amaçlanıyordu. Bu gelenek daha sonra yumuşatılmış ve simgesel rutin bir kutlamaya dönüşmüştür.
Şimdi, bu bilgilerin ışığında Ezop'a tekrar geri dönelim. Ezop, çirkin görünümlü bir köle, kötürüm ve siyah derili olarak tarif edilir. Dahası, tesadüf olmasa gerek, Ezop'un Yadmon'dan önceki sahibi Santos isminde bir filozoftur. Ezop, Santos'un karısı ile ilişkiye girer, bir başka ifade ile, Ezop Santos'tan kocalık görevini alır; kış mevsiminin gelip yazın yerini alması gibi. Görüldüğü üzere, Ezop'un hayatı ile antik Helen kültleri arasında simgesel bir anlam ilişkisi bulunmaktadır. Ezop, inanç temelli kalıpların giydirildiği bir kültürel figür hâline getirilmiştir. Peki, Lokman bu tablonun neresinde yer almakta? Mevlânâ, Lokman'dan şöyle söz eder:
“İçi manalar ile dolu, görünüşü gece kadar karanlıktı.”*
Mevlânâ'dan hemen sonra yaşamış, ünlü İslam bilgini İbni Kesir de, Lokman'ın Afrikalı siyah bir köle olduğunu çeşitli kaynaklara atıf yaparak anlatır.** Bu kaynaklar arasında, sahabi (Muhammed'e yakın kişi) olan insanlar da vardır. Bu nedenle, Kuranı Kerim'in oluşturulduğu dönemde, Lokman hakkındaki genel görüşün ne olduğuna ilişkin dikkate değer bilgiler vermektedir. Özetlemek gerekir ise, hem Ezop hem de Lokman; bilge, köle ve siyahi olarak tanımlanmaktadır.
Diğer taraftan, bu iki efsanevi kişiliğin öncesinde, onların yaşamlarına ilham vermiş başka bir bilge daha bulunmaktadır. Asurlu Ahikar, (o da Lokman gibi oğluna öğütler verir) en eski yazılı anlatımı M.Ö 5. yüzyıla tarihlenen (Elefantin papirüsleri)* ama olasılıkla söylencesi çok daha eskilere giden, ünlü bir hikâyenin kahramanıdır.* Ezop ve Lokman'ın yaşamları Ahikar'dan esinler taşır. En temel benzerlik (Ahikar'dan diğerlerine geçmiş olması muhtemel), bu üç bilge kişiliğin de önce haksızlığa uğraması ve sonra ilahî adaletin tecelli etmesi ile doğrunun ortaya çıkarılmasıdır. Ahikar'ın oğluna verdiği öğütlerin benzerlerine Kuranı Kerim'de rastlıyoruz. Bir örnek vermek gerekir ise, Ahikar şöyle der:
“Oğlum, başını aşağıda tut, sesini alçalt ve saygılı ol. Böylece, samimi bir şekilde yürüyebilir, aptallık etmezsin... Dahası, gülerken gürültü yapma; çünkü bir ev yüksek sesle kuruluyor olsaydı, ağzı kalabalık eşek, her gün birçok ev inşa ederdi...” **
Lokman Suresi'nde ise şu öğüt ile karşılaşıyoruz:
“Yürüyüşünde tabii ol, sesini alçalt, çünkü seslerin en çirkini elbette eşeklerin sesidir.”***
Köle ve zenci sıfatlarının, Ahikar efsanesi ile bağlantısını kurmak zordur. Bu özelliklerin, belirttiğimiz nedenlerden ötürü, Helen kökenli olması makul görünmektedir. Söz konusu ortak noktalar, Helen kültürünün İslam düşüncesi (ve İslam öncesi Arap zihniyeti) üzerindeki etkisine örnek olarak kabul edilebilir. Bu etkileşimin hangi yollar ile gerçekleştiği, elbette bu kitabın amacı ve sınırlarını aşar. Diğer taraftan, daha önce vurguladığımız gibi, Musevi ve özellikle Hıristiyan toplulukların, Helen kültüründen gelen çok sayıda unsurun yayılmasına önayak olduğunu biliyoruz.
Bazı kavramların köken bilim açısından incelenmesi, bahsini ettiğimiz kültürel geçişleri daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Bir örnek ile açıklayalım. Farmakos, belirttiğimiz üzere, kenti günahlarından arındırmak için, seçilmiş bir kişinin kurban edilmesi işlemidir. Bu geleneğin, Musevi ve Hıristiyan kültüründe kavramsal (soyut) hâle getirildiğini görüyoruz. Eğer ileri sürdüğümüz varsayım doğru ise, Helen dilindeki farmakos, Aramice'de porkanâ* (veya pirkonâ, perakon)** sözcüğü ile karşımıza çıkmaktadır. Aynı kelime, ihtimaldir ki Arapça'ya furkan olarak geçmiş (Arapça'da p sesi olmadığından f harfi ile karşılanır) ve Kuranı Kerim'de çeşitli anlamlar verilerek kullanılmıştır.***Sözcük, Furkan Suresi'ne adını vermek ile kalmamış, aynı zamanda pek çok İslam bilgini tarafından, Kuranı Kerim'in adlarından biri olarak yorumlanmıştır. Arami dilinde, kurtarma, kefaret manasına gelen porkana, yalnız ses benzerliği ile değil, içerik bakımından da Helence farmakos kavramını kuvvetli şekilde çağrıştırır. Tesadüf olmasa gerek, farmakos geleneğinde, günah keçisi ilan edilen kişi, kenti kötülüklerden “kurtarmak” için bir tür “kefaret” olarak kabul edilir.