Melezler, Mitolojik Canavarlar ve Canlıların Çeşitliliği Üzerine
Melezleşme (melez; Fıransızca metis sözcüğünden gelmekte) ile ilgili yüzyıllardır devam eden bir kafa karışıklığı mevcut. O nedenle biraz üzerinde durmamız faydalı olacaktır. Melez kavramı (hybrid) latince ‘yasadışı’, ‘doğal olmayan’ anlamına gelen ‘hibrida’ (hybrida) kelimesinden Batı dillerine geçmiştir. İlerleyen satırlarda çeşitli ilginç sebepler nedeni ile değineceğimiz antik Helence kaynaklı ‘hubris’ (kibir) sözcüğü ile de muhtemelen aynı kökten gelmektedir. Kelimenin kökeni, anlaşıldığı üzere olumsuz ve önyargı içeren bir özelliğe sahiptir. İşin kötüsü, bu kavram, kökenindeki olumsuz anlamı bir damga gibi tarih boyunca üzerinde taşımak zorunda kalmıştır. Bunun temel nedenleri arasında iki unsuru hemen sayabiliriz. Öncelikle melezleşme olgusunu sıradan gözlemler ile yeterince kavrayabilmek çok mümkün değildir; bu da kavramı tutarlı bir şekilde tanımlamayı uzun zaman engellemiştir. Diğer bir husus ise melezleşmenin bazı inanç sistemleri ile olan karşıtlığı veya uyumsuzluğudur. Örneğin melezleşme, bilimin henüz yeterli düzeyde gelişmediği veya anlaşılamadığı kültürlerde mevcut olan, tüm canlıların geçmişte bir yaratıcı tarafından şimdiki biçimleri ile yaratılmış olduğu kabulü ile çelişir. Yalnız inanç sistemleri değil antik felsefenin bazı güçlü akımları da görünür evrendeki değişimi (evrimi) yadsıyan bir tutum içinde olduğundan, bu durum melezleşme gibi canlı çeşitliliğini besleyen süreçlerin (doğa bilimlerinin gelişimini de engellemek sureti ile) farkına varılmasına ket vurmuştur. Elbette felsefi akımlar ve dini görüşler birbirlerini özellikle canlılar dünyasını açıklama konusunda derinden etkilemiştir.
Pilaton ve Aristoteles gibi büyük filozofların Batı düşünce tarihine damga vurdukları bir gerçektir ve bu iki düşünürün de felsefi yaklaşımlarında “evrim” yer almamaktadır. Aristoteles, bildiğimiz ilk sistematik hayvan bilim çalışmalarına imza atmış bir düşünür olmasına rağmen canlıların evrim geçirdiği fikrine uzaktı ve organizmaların oldukları gibi yaratıldığı kanısındaydı.* Canlıları sınıflama konusunda bugün kullandığımız teknik alt yapının mucidi İsveçli Linneya (1707-1778) da önceleri organizmaların değişmezliği fikrini savunuyordu. Oysa Linneya, antik düşünürlerden farklı olarak, doğada melezleşme ile ilgili verileri değerlendirdikten sonra canlı çeşitliliğinin oluşumu ile ilgili fikirlerini değiştirmiştir.** Melezleşmenin yeni canlıların ortaya çıkışında etken bir olgu olduğunu dile getirme cesaretini göstermiştir. Bu yaklaşım dönemin şartlarını göz önüne aldığımızda son derece ilericidir ve övgüyü hak eder. Linneya, kendinden sonraki araştırmacılara melezleşmenin önemi ile ilgili ilham kaynağı olmuştur.
İnanç ve düşünce sistemleri doğayı algılayışımızı besleyen ana damarlar olduğundan, bu konularda yapılan hatalı yorumlar çoğu zaman insanlığa pahalıya patlamaktadır. Nihayetinde canlılar dünyasına ilişkin görüşlerimiz ancak son birkaç yüzyıldır sağlıklı bir zemine oturmaya başladı. Kısacası yolun henüz çok başında sayılırız.
Gözlem sorunları, melezleşmenin canlı çeşitliliğinin oluşmasındaki önemli etkisini anlama konusunda doğa bilimcilere ciddi güçlükler çıkarmıştır. Biyolojik evrim kuramının kurucusu Darvin’in de melezleşme olgusuna yabancı olmadığını biliyoruz.*** Doğal seçilimi merkeze oturttuğu evrim kuramı ile canlı dünyasına bakışımızı derinden etkileyen Darwin, aynı zamanda tür kavramının kaypak yapısını da farketmiş bir bilim insanıydı. Melezleşmenin “tür” kavramında yarattığı gedikleri gayet açık kavradığı anlaşılıyor olsa da başyapıtı olan çalışmasına “Türlerin Kökeni” ismini vermesi ancak çaresizliğin bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Melezleşmeyi işin içine dahil edememiş olmanın getirdiği sıkıntı nedeniyle, Darvin’in evrim kuramı, doğadaki canlı çeşitliliğini açıklama konusunda yetersiz kalmıştır.
Darvin melezleşmeyi inkar etmese de onun doğadaki çeşitliliğin oluşumunda çok büyük etkisi olduğunu düşünmüyordu. Darvin'den sonra da bu yaklaşım devam etti; Mendel'in kalıtım ile ilgili çalışmalarının evrim kuramının parçası olması ile daha kapsamlı bir doğa anlayışına kavuştuk ama melezleşme yine gölgede kalmaya devam etti. Oysa yüzyıllar boyunca göz ardı edilmiş bir biyolojik süreç olan melezleşme son zamanlarda tekrar dikkat çekmeye başlamaktadır.
Yaşayan varlıkları (ve doğal olarak kendimizi) daha iyi anlayabilmek adına, gözleyebildiğimiz tüm canlıları uzun zamandır sınıflandırmaya (taksonomi: sınıflandırma bilimi) çalışıyoruz. Canlılar arasında üreme ilişkilerinin incelenmesi, söz konusu sınıflama çabasının önemli ölçütlerinden birini oluşturur ve bu konu melezleşme ile yakından ilgilidir. Bir melez, “farklı canlılar” (bir veya daha fazla karakteristik özellikleri ayrı olan iki canlı) arasında meydana gelen eşeyli veya eşeysiz üremenin (bitkilerde olduğu gibi) bir neticesidir. Üreme mekanizmaları ve yöntemleri, çiftleşen canlıların özelliklerine bağlı olarak değişiklik gösterebilir ama sonuç itibari ile bir melez dünyaya geliyor ise, melezleşme işleminden bahsedebiliriz.
Canlı varlıkların aile ağacını oluşturmak için başvurulan kıstaslardan biri olan üreme yeteneği ise kabaca şu şekilde değerlendirilir: İki canlı arasında biyolojik üretkenliğin var olup olmadığına bakılır ve buna göre aralarında bir akrabalık seviyesi belirlenir. Bilim tarihinde ilk kez “tür” kavramının bu tarz bir “üreme” ölçütüne dayandırılması 17. yüzyılda yaşamış doğa bilimci Con Rey'in (1627-1705) sınıflama yöntemi ile başladı. Böylelikle, aynı tohumdan gelen her şeyin (ister bitki âleminde ister hayvan) “türdeş” olması gerektiğine yönelik uzun soluklu bir ön kabul de bilim dünyasında doğmuş oldu.* Çeşitli eleştiriler ve karşı çıkışlar yapılmış olsa da üreme ölçütü, canlıları sınıflama yöntemleri içindeki yerini üç yüzyıl boyunca hep korudu. Yirminci yüzyılda canlıların evrimi ile ilgili çağdaş bilimsel anlayışın şekillenmesinde önemli rol oynayan Ernst Maya** ve Teğodosyus Dobzansiki*** gibi bilim insanları da üreme kabiliyetini tür kavramının tanımlanması için kıstas olarak kullanmaya devam ettiler. Gen bilimin gelişimi ile yeni sınıflama biçimleri ortaya çıksa da ki bunlar arasında filogenetik tür kavramı**** gibi üreme yeteneğini dışarıda bırakan yaklaşımlar da mevcuttur; üreme olgusunun belirleyici özelliği genel olarak pek fazla değişmedi. Yeni yöntemlerin varlığına rağmen canlılar arasında tutarlı ayrımlar yapmamıza olanak verecek bir yaklaşıma halen sahip değiliz. Bu nedenle “tür” kavramının tanımı ile ilgili tartışmalar daha uzun zaman süreceğe benziyor. Şunu unutmamakta fayda var; “tanımlama” sorunu, bilimin ve felsefenin her alanında var olan en temel mücadeleyi temsil eder. Hatta bu konu bilim ve felsefenin ta kendisidir demek, abartılı olmayacaktır.
Geleneksel görüşe göre, iki canlının çiftleşmesi genetik veya anatomik nedenler yüzünden mümkün değil ise onlar kaçınılmaz bir biçimde “farklı” türler olarak tanımlanır. Çiftleşmenin olduğu ve sonrasında melez veya ana-babaya benzer bir neslin ortaya çıktığı durumlarda ise iki canlı aynı cins veya tür içerisinde yahut alt tür vs. olarak betimlenir. Cins, tür, alt tür veya soy gibi sınıflama başlıklarının tanımlanmasında üreme yeteneğinin belirleyici unsurlardan biri olduğunu görüyoruz. Ne yazık ki başvurulan bu ölçüt güvenilir olmaktan uzaktır çünkü sınıflama bilimi tarihinde pek çok çelişkinin ve hatanın doğmasına yol açmıştır. O nedenle bugün bile tür ve cins gibi temel kavramların ne eksiksiz ne de işlevsel bir tanımına sahibiz. Bir kere, doğada benzer çevresel alan ve koşulları paylaşan canlılar arasında bile cinsel münasebetleri gözlemlemek kolay bir iş değildir. Biz gözlemde bulunamadığımız için iki canlının çiftleşemeyeceğini ileri sürmek doğru olmadığı gibi bunun üzerinden bir sınıflamaya gitmek de tutarlı sonuç vermez. Dahası, çiftleştiklerini gözlediğimiz ama melez veya ana-baba benzeri bir soyun dünyaya gelmediği durumlarda, iki canlının yavru verememesini birbirlerine tür (veya cins) olarak uzak olmaları şeklinde yorumlamak da hatalı sonuçlar doğurmaktadır. İki canlı her çiftleştiğinde bir yavru dünyaya gelmek zorunda değildir; melez bir soyun ortaya çıkması sayısız çiftleşmenin herhangi birinde meydana gelebilir. Hangisinde olacağını öngöremeyeceğimiz için, gözleme dayalı bir çıkarımın mantıksal dayanağı kalmamaktadır. Dolayısı ile canlılar arasında üreme ilişkilerine dayalı bir ayrım veya eşleştirme yapmak oldukça güçtür. Bu ve başka haklı nedenler yüzünden bazı uzmanlar, “tür” teriminin zorlama bir kavram olduğunu ileri sürerek* kullanılmasını tavsiye etmemişlerdir.**
Melezleşmenin özellikle sınıflama biliminin ortaya çıkmasından sonra bile göz ardı edilmesinin nedenlerinden biri, kısaca özetlemeye çalıştığımız gibi, ölçüt olarak kabul edilen üreme yeteneğini son derece güvenilmez bir duruma sokmasından ileri gelir. Yakın zamana kadar, bilgi eksikliği ve önyargıların bir araya gelmesi yüzünden melezleşme hakkında epey kusurlu bir kavrayışımız vardı. Doğru bildiğimiz yanlışlara bir kaç örnek vermek gerekir ise; farklı kuromozom sayısına sahip iki canlının üreyemeyeceği, melezleşmenin doğada son derece ender rastlanan bir olgu olduğu, melez bir soy dünyaya gelse bile kısır olacağı ve o nedenle soyun genetik olarak devam edemeyeceği, farklı iki cins canlının (ve hatta ayrı familyadan iki canlının) melezleşmesinin mümkün olmadığı gibi bazı önermeler ilk akla gelenlerden. Şimdi bunların neden yanlış olduğunu kısaca açıklamaya çalışalım.
Öncelikle vurgulamakta fayda var ki çiftleşen iki farklı canlının hangi cinsiyette oldukları melezleşmeyi doğrudan etkilemektedir. A canlısının dişisiyle B’nin erkeği melezleştiğinde, bu sonuç, dişi B ve erkek A’nın da yavrulayabileceği anlamına gelmez. Başka bir senaryoda ise, erkek-dişi çaprazlaması (veya tersi) üreme yeteğine sahip melez soy verirken, aynı iki canlının ters cinsiyetteki çiftleşmesi kısır özelliğe sahip yavru yaratabilir. Bu nedenle üreme ilişkilerine dayalı bir karar verebilmek için iki canlının erkek ve dişisinin yanı sıra dişi ve erkeğinin de çiftleşmesini gözlemleme zorunluluğu vardır. Bu da durumu iki kat zorlaştırır.
En bilinen melez canlılar arasında katır (Equus mulus) ilk sırada gelir. Erkek eşek (Equus asinus) ile dişi atın (Equus caballus) melezleşmesi ile ortaya çıkan katır, dayanıklılığı sayesinde kırsal bölgelerde rağbet görmektedir. At 64, eşek ise 62 kuromozoma sahiptir. Ayrıca katırlar tamamen kısır değildir; dişi katırların ender de olsa doğum yaptıkları saptanmıştır.* Koyun (Ovis aries) ve keçi (Capra hircus) ayrı “cins” canlılar olarak sınıflanmaktadır; buna rağmen melezleşebilirler ve koyunun 54 keçinin ise 60 kuromozomu bulunmaktadır. Yavrular özellikle dişi melezler doğurgan olabilmektedir. Kama bir başka melez memeli örneğidir. Dişi bir lama (Lama glama) ile erkek devenin (Camelus dromedarius) yapay yollardan çiftleştirilmesi ile meydana gelir çünkü bu iki farklı cins hayvan arasında çiftleşmeyi önleyen fiziksel farklar (deve lamadan aşağı yukarı 4 kat büyüktür) mevcuttur. İşin çarpıcı olan tarafı bu iki hayvanın evrimsel anlamda farklılaşması ortalama 20 milyon yıl gibi uzun bir zaman önce gerçekleşmiştir. Bizim şempanzeler ile olan ayrışmamızın yaklaşık 6-7 milyon yıl önce başladığını hatırlarsak, melez kamanın önemi daha iyi ortaya çıkar. Kuşlar, bitkiler ve deniz canlıları da melezleşmenin yaygın olarak görüldüğü topluluklardır. Aşina olduğumuz sayısız kuş** ve bitki türü melez kökenlere sahiptir. Kaz (Anser cinsi içinde sınıflanır) ve kuğu (Cygnus cinsi içinde sınıflanır) iki farklı cins kuş olarak tanımlanır ama doğal ortamda melezleşebilirler. Bildiğimiz bahçe çiçeklerinin hemen hepsi melezleşme ürünüdür. Örneğin gül bitkisinin kültürlenmesi yahut melezleştirilmesi, Çin ve Fars coğrafyasında antik çağda başlayıp günümüze kadar gelmiştir.
Bitkiler dünyasındaki sayısız melezleşmeden bir tanesi var ki bizi çok yakından ilgilendiriyor. Bir bitki düşünün, insanın doğadaki kaderini görülmemiş bir şekilde etkilemiş ve etkilemeye de devam etmektedir. Genel kabul, onun uygarlığın anası olduğu yönünde ve açıkcası bunu yadsımak kolay da değil. Buğday, insanın besin üretmeye başlamasını sağlamış eşsiz bir canlıdır. İnsanın tükettiğinden fazlasını elde etmesi sayesinde karmaşık ekonomilerin yolu açılmıştır. Buğday insan türünü yalnızca tarih öncesi çağlarda kalkındırmadı. Bugün de insanlığın başlıca besin kaynağıdır. Birden fazla buğday çeşidi arasında “ekmek buğdayı” (Triticum aestivum) günümüzde en çok üretilen buğday türüdür ve dünyada besin tüketiminde pirinçten sonra ikinci sırada gelir. Ekmek buğdayı “çoklu” melezleşmenin bir ürünüdür. Çoklu melezleşme, iki farklı canlı türünün melezleşmesi ile ortaya çıkan canlının bir başka tür veya cinsten canlı ile tekrar melezleşmesi ile meydana gelir. İşte ekmek buğdayı dediğimiz, insan ırkını doyuran bu başlıca bitki, genetik yapısı içerisinde farklı cins ve türden canlıların genlerini barındıran böyle bir melezdir. Triticum urartu bitkisi ve Aegilops speltoides’in melezleşmesi ile Triticum turgidum (makarnalık buğday) ortaya çıkmış, onun Aegilops tauschii ile çiftleşmesi sonucu da bildiğimiz ekmek buğdayı oluşmuştur.* Görüldüğü üzere yalnızca farklı türlerin değil, aynı zamanda farklı cins canlıların melezleştiği bir durum söz konusudur. Bu durumun biyolojik anlamı üzerine bir benzetme/karşılaştırma yapmak gerekir ise; olay, insanın bir başka insansı (Homo) ile misal bir Neyandertal (Homo neanderthalansis) ile çiftleşmesi (aynı cins ama farklı türden bir canlı) sonucu meydana gelen yavrunun daha sonra gidip bir goril ile melezleşmesine (farklı cinsten bir canlı) benzetilebilir. Ekmek buğdayının oluşumu da böyle çarpıcı ve ilginç ilişkilerin bir neticesidir. Ekmek buğdayı farklı canlıların yararlı özelliklerinin birleştiği genetik bir yapıt olarak karşımıza çıkmaktadır. Buğday ve insan arasında uygarlığın doğuşuna neden olan bir etkileşim gerçekleşirken, buğday melez yapısı ile ilginç bir karakter sergiler. Peki bu denklem içerisinde var olan insanın doğası neler gizler?
Daha cesur cümleler kurmamız gereken bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. Melezleşme bir biyolojik masal değil, doğanın en temel yöntemlerinden biridir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, tüm canlılar (ya da çoğu) aslında melezdir. Dolayısıyla insan ırkı da bir melez canlılar topluluğudur. Bunu yalnızca son yıllarda somut kanıtlar ile desteklenen diğer insansı canlı türleri ile görece yakın bir geçmişte çiftleştiğimiz gerçeğine dayanarak dile getirmiyoruz. Yap-bozun elimize geçen parçaları zaten bize böyle bir manzarayı işaret etmektedir. Yakın zamana kadar en eski Homo sapiyens fosil kayıtları 200.000 yıldan daha eski değildi.**Son olarak Kuzey Afrika'da bulunan bazı iskelet parçaları kabaca 300.000 yıl eskiye tarihlendi.*** Erken Homo sapiyens özellikleri gösterdiği ileri sürülen kemik kalıntıları türümüzün en eski fosil örnekleri olarak değerlendiriliyor. Yapılan yorumlar tamamen kemik kalıntıların gösterdiği fiziksel özelliklere dayanıyor. Afrika'da maalesef genetik malzeme elde etmek iklim koşullarından dolayı çok zor olduğundan, elde edilen fosil buluntuların Homo sapiyens'e ilişkin olduğunu kesinleştirmek için henüz yeterli verilere sahip değiliz. Bununla birlikte Homo sapiyens'in yeryüzünde 250.000-300.000 yıl aralığında ortaya çıktığını (veya yaşamakta olduğunu) varsaymamız için elde yeterli veri bulunmakta. Bir tür olarak söz konusu tarihlerden daha eskiye giden bir geçmişimizin olmadığı anlaşılıyor.
Etyopya'da Homo sapiyens öncesi dönemde pek çok insansı tür olduğunu biliyoruz (büyük olasılıkla henüz bilmediklerimiz de var). Homo sapiyens’in ortaya çıkışından sonra da yeryüzünde birden fazla insansı canlı türü var olmaya devam etti. Kısacası insansılar arasında melezleşmenin ve hatta çoklu melezleşmenin mümkün olabileceği bir ortam görece uzun bir zaman boyunca mevcuttu. Üstelik melezleşmenin sınırları yalnızca farklı türleri kapsamıyordu; başka cinsten canlılar (örneğin diğer pirimat cinsleri veya daha uzak gibi görünen memeli topluluklar) da melezleşmenin aktörleri arasında yer alıyordu. İnsansılara giden yolda ve onların ortaya çıkışından sonra da melezleşme çok kez yaşanmış olmalıydı.
Fosil tarihinde Homo sapiens’in nispeten birdenbire belirmesi ki insansılar (Homo cinsi içinde) arasında en geç sahneye çıkan canlıdır, onun melez kökenleri olduğuna yönelik görüşümüzü destekler. Bilindiği üzere melez canlılar eğer doğada kalmaya elverişli özelliklere sahipler ise kısa bir zaman dilimi içerisinde çoğalıp ayrışabilirler. Melezleşme, yeni canlıların ortaya çıkması ile ilgili doğada şimdiye kadar saptayabildiğimiz yöntemler arasında en hızlı sonuç veren süreçlerden biridir.
Çağdaş insanın karakteristik fizik yapısının belirgin taraflarını fosil kayıtlarında takip ettiğimizde, bunların pek çok insansı tür arasında dağınık olarak bulunduğunu görüyoruz. Sadece bu bile çoklu melezleşmenin işaretlerinden biri olarak yorumlanabilir. İnsanın melez bir canlı olduğunu işaret eden bir başka unsur, üreme yeteneğidir. İnsan soyunun üreme kabiliyeti yaşayan en yakın akrabalarımız olan şempanze, bonobo ve orangutanlara göre daha düşük bir seviyededir.* Bugün onlardan daha kalabalık olmamız bizi yanıltmasın. Üreme hücrelerimiz akrabalarımıza oranla (tek istisna Gorillerdir çünkü üreme hücreleri bizimkilerden bile kötüdür; düşük doğurganlık seviyesi onların uzak olmayan bir geçmişte melezleştiğini işaret ediyor olabilir) daha fazla bozukluk gösterir. Bu durum melez canlıların hepsinde görülen tipik bir özelliktir. Kuromozom uyuşmazlığı melez canlıların üreme hücrelerini olumsuz etkiler ve bu da doğurganlık seviyesini düşürür. Biz bu eksiğimizi çevre koşulları üzerinde daha fazla hakimiyet kurarak gidermeyi başardık. Güvenliğin sağlanması ve beslenme kabiliyetinin geliştirilmesi, kalabalık insan topluluklarının oluşmasını sağladı. Yakın zamana kadar diğer insansı türler ile çiftleştiğimizi bile bilmiyorduk; oysa görünen o ki insandan önce ve sonra, melezleşme doğanın sürekli başvurduğu kaynaklardan biridir. Peki eğer varsaydığımız gibi melezleşme doğada bu derece yaygın ise, bunun evrim kuramı açısından anlamı nedir?
Geleneksel evrim kuramı temel bir kavrama sıkı sıkıya bağlıdır. “Ortak ata” söylemi evrimsel değişimi “tekil” öğelerin birbirine bağlandığı bir zincir gibi kabul eder. Her öğe kendinden önce gelen tekil bir varlığın devamıdır. Bugün yeryüzünde yaşayan tüm canlılar zincirin şimdilik son halkasını temsil etmektedir. Bu görüş mantıklı görünse de gerçekler ile yeterince örtüşmez. Melezleşme olgusu, tekil öğelerin tekdüze birbirine bağlandığı zincir tasvirini bozar çünkü ortak “bir” ata değil, birden fazla ata işin içindedir. Bir melezin varlık bulması için birbirinden farklı (tür veya cins olarak) en az iki canlı olması gerektiğine göre, melez canlımızın atasını tek bir canlı türüne bağlayamayız. Konu yalnızca iki canlının genlerinin yarı yarıya yeni bir bireyde ortaya çıkması ile sınırlı da değildir. Bir canlıya başka bir canlıdan tek bir gen geçişi bile olsa (örneğin yatay gen aktarımı ile), kavramsal düzeyde artık o canlının tek bir atası olduğunu ileri sürmek ne derece tutarlı olabilir? Evrim kuramının kurucularının melezleşmeyi neden göz ardı etmek durumunda kaldıklarını sezmek zor değil. Ortak ata kavramı ile gözlem verilerine dayalı bir sistem geliştirmeye “başlamak” daha kolay ve basit olacaktı. Başlangıç için yeterli olmuş olsa da bugün tecrübe ettiğimiz üzere, bu kavramın artan bilgi ve gözlemleri kaldıracak nitelikte olmadığı açıktır.
Doğada çeşitliliğe yol açan çok sayıda neden bulunmakta. Burada ana hatlarına değinerek varsaydığımız üzere, melezleşme bunların başında gelir. Şimdi ise canlı çeşitliliğine yol açabilecek daha önce hiç dikkati çekmemiş bir başka biyolojik süreçten bahsedeceğiz. Melezleşme ile benzer tarafları olan ama aynı zamanda belli açılardan çok ayrı bir mekanizma. Bunun için, adını Helen mitolojisinden alan ve kökleri Küçük Asya’daki Helen öncesi kültürlere dayanan bir canavardan dem vurarak söze başlamalıyız.
Kimera, Helen mitolojisinde çeşitli hayvanların özelliklerini barındıran bir yaratıktır. En eski anlatımı Homeros’un İlyada adlı eserinde geçen bu mitolojik canlı, ön tarafı aslan, ortası keçi ve kuyruğu yılandan oluşan, ağzından alev çıkarabilen bir varlıktır. Kimera birden fazla hayvanın tek vücut olduğu bir tür melezdir. İşte bu nedenle biyoloji biliminde farkedilmesi oldukça zor, gizemli bir olguya da onun adı verilmiştir. Kimera veya kimerizim, bir bireyde farklı genetik kökenden gelen hücrelerin var olması anlamına gelir. Başka türlü ifade etmek gerekir ise bir canlı iki ayrı genetik koda sahiptir. Kimerizim kendini çok çeşitli şekillerde dışa vurur; çift cinsiyet, derinin farklı renklerden oluşması, iki tür kan gurubuna sahip olmak gibi durumlar söz konusudur. Diğer taraftan kimera olmanın getirdiği özellikler dış görünüşe yansımayabilir ve bu da farkedilmesini neredeyse olanaksız hale getirir. Pek çok insan kimera olduğunu bilmeden ömrünü geçirmektedir. Üstelik bu tip doğumların, bugüne kadar tahmin edilenin aksine, çok daha yaygın şekilde gerçekleştiği anlaşılmaktadır.* Bu konu pek fazla incelenmiş değil ve melezleşme ile ilgili araştırmaların bile fazla olmadığını düşünürsek, şimdilik oldukça gizemli bir durum ile karşı karşıya olduğumuzu kabul etmeliyiz. Kimera olan insanların varlığı çoğunlukla rastlantısal olaylar ile ortaya çıkmıştır.** Kimera süreçler, her canlının kendine özgü ve tekil bir genetik kimliği olduğu yönündeki anlayışımızı temelden sarsar.
İkiz gebelikler (veya çoklu gebelik durumu) kimera oluşumu için en uygun alt yapıyı sağlar. Kimera olgusunun türlü çeşitlemeleri mevcut (örneğin ilik nakli nedeniyle kan gurubu değişen bir hasta) ama biz özellikle konumuz itibari ile önemli gördüğümüz bir tanesine değineceğiz. Tetragametik kimera durumu, canlının ilk oluşum aşamalarında etkin olmaya başlaması nedeni ile ilginç sonuçlar doğurur. İki farklı yumurtanın iki farklı siperm tarafından döllenmesi neticesinde çoklu gebelik ortaya çıkar. Döllenmiş iki yumurtanın zigot (döllenmiş yumurta hücresi) evresinden önce veya zigot durumundayken birleşmesi/kaynaşması ile farklı DNA dizilimine sahip hücrelerin “tek” bedende bir araya gelmesinin yolu açılmış olur. Diğer bir ifade ile çift yumurta ikizleri gebeliğin erken bir aşamasında birleşerek tek vücut olurlar. Olağan tekil gebelikte, oluşum aşamasındaki canlının her hücresi anne ve babadan gelen kuromozomların bir sentezidir; yani hepsi tek bir zigottan türemiştir. Kimera bir canlı ise birden fazla zigotun birleşmesiyle meydana geldiği için genetik olarak birbirinden farklı hücrelerden oluşur. Örneğin bir kimeranın böbreği karaciğerinden farklı yapıda genetik kod (genotip) taşıyabilir. Örneğimizdeki canlının kimera olduğunu bilmesek ve organlara DNA testi uygulansa, iki “farklı” canlıya ilişkin oldukları sonucu çıkacaktır. Oysa aynı bedenin parçalarıdırlar. Peki bu ilginç olduğu kadar esrarengiz biyolojik süreç, canlı çeşitliliğine nasıl bir katkı sağlıyor olabilir? Cevap basit; sağlamıyor, en azından bu haliyle. Bu noktada bazı gelişmelerin altını çizmemiz ve hayal gücümüzü daha fazla çalıştırmamız gerekiyor.
Yakın zamana kadar, bir biyolojik süreç olarak kimera olgusu hakkında aynı melezleşmede olduğu gibi hatalı veya eksik bilgilere sahiptik. Kimeralaşmadan kaynaklanan özelliklerin kalıtım yolu ile sonraki nesillere geçmesinin mümkün olmadığı düşünülüyordu çünkü üreme hücrelerinin (siperm ve yumurta) bu durumdan etkilenmediği varsayılıyordu. Bugün biliyoruz ki bu önerme sadece kısmen doğrudur. Her kimera olan canlıda üreme hücreleri bu durumdan etkilenmez (dolayısıyla kimera özellikleri nesilden nesile geçmez) ama örneğin tetragametik kimeralaşma örneklerinde bunun tersi olabilmektedir.* Kimeralaşma ile neticelenen süreçlerin sonunda elde edilen genlerin kalıtım yolu ile varlığını sürdürüyor olması, bizim biyolojik dünyayı algılayışımıza yönelik devrimci sonuçlar doğuracak bir keşiftir. Diğer taraftan, doğadaki çeşitliliğe katkı sağlama konusunda bu bilgi de yeterli açıklama getirmez. Kalıtım gerçekleşse de sonuç olarak birleşen zigotlar aynı türe mensup anne ve babanın (veya annelerin ve babaların) genlerinden oluştuğu için yeni bir canlının ortaya çıkması için neden yoktur. Doğacak yavru, genetik açıdan ve fizik görünüm bakımından anne babası ile tamamen benzer özellikler taşıyacaktır. O zaman itiraf etmeliyiz ki ya kimeralaşma aradığımız mekanizma değil ya da konuyu biraz daha kurcalamak zorundayız.
Olağan koşullar altında kimeranın ancak tek bir annesi vardır (eğer anne de kimera ise birden fazla biyolojik annenin olması ihtimal dahilindedir); diğer taraftan birden fazla babası olabilir. Kimeralaşma sürecinde, zigotun oluşmasını sağlayan erkek üreme hücreleri bir veya daha fazla babadan gelebilir. Bu durum memeliler dünyasında (insanlarda da görülmektedir) görece yaygın olan “çoklu baba gebelikleri” (superfecundation) ile karıştırılmamalıdır. Örneğin kedi ve köpeklerde sıkça rastladığımız bu tür gebeliklerde, tek bir doğumda dünyaya gelen her yavrunun babası farklı olabilmektedir. Kimeralaşmada ise olay başkadır. Dünyaya gelen yavru (tekil canlı) genetik açıdan birden fazla babanın (veya aynı babanın farklı genetik dizilişe sahip birden fazla siperminin toplamıdır) kalıtsal özelliklerine sahiptir. Bu kısa açıklamaları yaptıktan sonra artık olayın daha can alıcı tarafına geçebiliriz.
İşin rengini değiştirecek soruyu soralım; kimeranın babalarından biri diğer biyolojik anne ve babadan farklı türde veya cinste olursa, ortaya ne çıkar? Şüphesiz bunu önceden bilmenin bir yolu yok. Nasıl bir canlının hayat bulacağını kestiremeyiz çünkü çok fazla olasılık bulunmaktadır ama şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki doğacak yavru genetik düzeyde hiçbir ebeveynine tam olarak benzemeyecektir. Dörtte üç oranında annenin (ve anne ile aynı türden babanın) mensubu olduğu türün genetik mirasını taşırken, dörtte bir oranında tür veya cins olarak farklı diğer babanın kalıtımına sahip olacaktır. Doğal olarak işin içinde kimeralaşma olduğu için kalıtım ile ilgili verdiğimiz oranlar kesinlik içermez çünkü daha önce vurguladığımız gibi ayrı köklerden gelip karışan genlerin ne kadarının ve hangilerinin aktif olacağını önceden tahmin etmek olanaklı değildir. Özellikle tetragametik kimeralaşma açısından baktığımızda, iki zigotun birleşmesi ile oluşan tekil zigotun (kimera zigot) iki taraftan da eşit gen alması da ihtimal dahilindedir bir tarafın daha baskın olması da. Bununla beraber verdiğimiz oranlar genetik mirasın ne ölçüde gerçekleşeceğine yönelik olarak bize bir çerçeve sunmaktadır. Genetik etkileri bakımından bu oranlar canlı üzerinde büyük değişiklikler (doğuştan) yaratabilir veya sınırlı ölçüde gen alışverişi gerçekleşmiş olsa bile bu genler canlının içine doğduğu türün (büyük olasılıkla annenin türü) özelliklerinden zamanla ayrışmasına neden olabilir; dolayısıyla bu başkalaşım sayesinde yeni bir cins veya türün ortaya çıkabilmesi mümkün hale gelir.
Farkedileceği üzere yapmaya çalıştığımız varsayım tam olarak kimeralaşma tanımı içine girmez çünkü kimeralaşma şimdiye kadar hep tür içi bir biyolojik süreç olarak ele alınmıştır. Oysa biz burada bir başka cins veya türden canlıyı işin içine sokarak geleneksel kalıpların dışına çıkmış olduk. Kimeralaşma sürecine melezleşmeyi ekledik ve bu yüzden tasvirini yapmaya çalıştığımız olgu artık ne tam bir kimeralaşma ne de tam bir melezleşme örneğidir. Farklı canlıların çiftleşmesi nedeniyle melezleşme meydana gelirken, zigot düzeyinde hücresel birleşmenin var olmasıyla da kimeralaşma vuku bulur. İki biyolojik olgunun birleşiminden oluşan bir “melez” mekanizmadır söz konusu olan. Kuşkusuz bu duruma yeni bir ad koymamız gerekmektedir.
Betimlemeye çalıştığımız kurgunun başka kayda değer kazanımları da var. Melezleşmenin ve onun doğada canlı çeşitliliğinin artmasındaki öneminden bahsettik. Diğer taraftan melezleşme bazı zorlukları da bünyesinde barındırıyor. Biyolojik olarak birbirine uzak iki canlı arasında melezleşme gerçekleştiğinde, gerek anne karnında gerekse doğumdan sonra yavrunun hayatta kalması ile ilgili ortaya ciddi sorunlar çıkmaktadır. Doğal olarak melez canlı hem anneden hem de babadan genetik olarak yarı yarıya farklı olacaktır. Bu ciddi başkalaşım yüksek düzeyde riski de beraberinde getirir. Yavrunun sağlıklı şekilde dünyaya gelmesi bir yana, rastlantısal genetik karışımın neticesinde onun doğada hayatta kalmasına yetecek kalıtsal özelliklerin de oluşması gerekir. Ayrıca, dış görünüş bakımından çok farklı olmasından ötürü ebeveynleri (aynı zamanda büyüme dönemini beraber geçireceği türün diğer fertleri) tarafından kabul edilmesi gibi son derece çetrefilli bir aşamanın da atlatılması zorunludur. Onu kolay bir hayatın beklemediği açıktır. Kimeralaşmada ise kalıtımın yoğunluğu melezleşmeye nazaran daha az olduğundan ortaya çıkan canlı anne-babaya daha çok benzeyecek ve böylece bir melezin maruz kalacağı pek çok sorundan kurtulacaktır. Bu noktada tekrar vurgulamalıyız ki kimeralaşma son derece karmaşık bir süreçtir. Olayın içinde fazlasıyla değişken ve olasılık bulunmaktadır. Burada çok derine dalmak istemiyoruz çünkü bizim asıl amacımız, kimera olgusunun doğadaki canlı çeşitliliğine katkı sağlayabilme ihtimaline vurgu yapmaktır. Bununla birlikte, söz konusu esrarengiz biyolojik olayda kalıtsal mirasın nasıl ve hangi yoğunlukta gerçekleştiği ile ilgili oldukça ilginç bazı durumlara değinmeliyiz.
Antik felsefenin ünlü çelişik önermelerini (paradokslarını) anımsatan bir soru ile devam edelim. Doğmamış bir canlının yavrusu olabilir mi? Eğer söz konusu olan kimeralaşma ise, evet, dünyaya gelmemiş bir canlının yavrusu pekala olabilir. Bir kimeranın bünyesinde barındırdığı üreme hücrelerinden bazıları tamamen ikiz kardeşin genetik mirasını taşıyabilmekte. Dolayısıyla kimera bir canlı çiftleştiğinde hiç doğmamış kardeşinin baba olmasını sağlayabilir.* Böyle bir durum başımıza geldiğinde, babamız aslında bizim genetik amcamız ve hiç doğmamış amcamız da kalıtsal babamız olur.** Bu biyolojik akrobasinin hangi tür kimeralaşma ile mümkün olabileceği tartışmaya açıktır. Tetragametik kimeralaşma (en olası aday) veya “kaybolan ikiz vakası” (ikizlerden birinin etene içinde yaşamını yitirmesinden sonra diğer bir kardeşi tarafından özümsenmesi durumu) yahut aynı eteneyi paylaşan kardeşler arasında gerçekleşen olağan hücre alışverişleri gibi mekanizmalar kalıtım ile ilgili hücrelerin diğer bir bedene geçmesinden sorumlu olabilir.
Bu örnekten hareketle varsayabiliriz ki kimeranın ikiz kardeşlerinden biri eğer farklı cinse veya türe mensup bir babadan meydana gelmiş ise bu “melez” ikiz kardeşin DNA’sı kimera kardeşin vasıtasıyla hayat bulabilir. Dolayısıyla kimerik birey bir tür taşıyıcı rolü üstlenerek, melez kardeşin doğmasına bile gerek olmadan onun mirasını sonraki nesillere aktarabilir. Melez yavru ve onun kimera ikiz kardeşi beraber sağlıklı bir şekilde doğmuş olsalardı, büyük olasılıkla birbirlerinden çok farklı genetik yapıya ve dış görünüşe sahip olacaklardı. Melez, kimera ile aynı anneden olsa da farklı cinsten veya türden bir babanın “yüzde elli” genetik mirasını barındırır. Oysa kimera biyolojik olarak annesinin türüne daha çok benzeyeceği için (kesin değil ama bir meleze nazaran daha fazla benzemesi yüksek ihtimal) melez kardeşin yaşayacağı zorlukları tecrübe etmeyecektir. Bu nedenle annesinin dahil olduğu türün bireyleri ile (veya ona yakın bir türle) çiftleşme şansı daha yüksek olacaktır. Eğer bu çiftleşme sırasında melez kardeşin üreme hücreleri ile döllenme gerçekleşir ve bir yavru dünyaya gelirse, yabancı türden veya cinsten olan babanın genetik malzemesinin dörtte biri (tahmini) böylece yeni nesillere geçme şansı bulacaktır. Bu sayede, melezleşmenin yarattığı keskin genetik farklılıkları yumuşatan bir görev üstlenen kimera, canlı çeşitliliğinin oluşmasına katkı verebilir.
Hiç “yaşamamış” bir biyolojik organizasyonun “hayat verebilme” gücü, kuşkusuz bizi derin felsefi sorular ile karşı karşıya bırakır. Var olmadan var etmek gibi bir durum söz konusudur ki bu nokta üzerinde biraz durup düşünmek kavrayışımızı zenginleştirebilir. Var olmak, doğmak, yaşamak veya yok olmak gibi kavramlar ile ilgili çok emin olduğumuz kabullerimizi sorgulamak, bizi daha güvenli olmasa bile daha gerçek diyarlara götürmeye adaydır.