Organizma, Uygarlık ve DNA
Uygarlık kavramını tutarlı bir anlam bütünlüğüne kavuşturmak, onun doğasını iyi kavramak ile mümkün olur. Böyle zamanlarda benzetmelerden yararlanmak oldukça faydalıdır. Bu noktadan hareketle, “uygarlık” kavramını bir organizmaya benzetelim. İnsan da bir organizma olduğunu göre, uygarlığı insana benzetmekte sakınca yok. Hangi açılardan benzediği konusuna girmeden önce biraz insan üzerine odaklanalım.
Yirminci yüzyıl, gen bilimin adının konduğu bir yüzyıl oldu. Bu alandaki gelişmelerin ışığında elde edilecek olanaklar, hayal gücümüzün genişliği ile sınırlı. Canlılar üzerine ve dolayısıyla insan üzerine düşüncelerimiz, gelişen bu yeni alanın bilgisi ile köklü bir şekilde değişmektedir. Bilginin çok hızlı üretildiği bir çağda yaşıyoruz. Diğer taraftan, bilginin içselleştirilmesi gibi, felsefe ve zaman isteyen bir uğraş göz ardı edilmektedir. Bu nedenle, çağımızda, gerek bireysel gerekse toplumsal düzeyde mevcut birikimlerimizi tutarlı yorumladığımız söylenemez. Bunun bir uzantısı olarak, özellikle 20. yüzyılın son çeyreği ile birlikte, insanın “gen” denilen küçük kodlardan ibaret olduğunu düşünmeye başladık. İnsana yönelik her özelliğin ve neredeyse onun tüm yapıp etmelerinin nedeni olarak DNA denilen küçük parçacıkların gösterilmesi, günümüzde maalesef yaygın hâle gelmiş bir yaklaşımdır. Yirminci yüzyıl, insanın DNA’ya indirgendiği bir çağ oldu. Canlılar dünyasının “biyolojik” tüm sırlarının, DNA denilen bu sarmalın içinde saklı olması, bilimsel bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Bununla beraber, insan yalnızca hücrelerden veya DNA diziliminden ibaret bir canlı değildir. Onu felsefi anlamda tutarlı bir temele oturtmadan yapılan her tür açıklama çabası eksik kalmaya mahkûmdur. Bu eksiklik, çağımızın bir yetersizliği olarak kayda geçmelidir. Her şeye rağmen, insanı, felsefi ve kültürel boyutundan uzak, genetik yapının belirlediği salt bir organizma olarak tasavvur etsek bile, ortaya oldukça ilginç gerçekler çıkmaktadır.
“Uygarlık” kavramı ile insan arasında biçimsel bir benzeşim kurmamız da tam bu noktada başlıyor. O yüzden biraz ayrıntıya girmekte yarar var.
İnsan bedeni, dirim bilimsel (biyolojik) yapısı bakımından saf değildir çünkü üzerimizde taşıdığımız hücrelerin “çoğu”, şaşırtıcı gelebilir ama insana (Homo sapiyens) ait değildir. Bu durum, bedenimizde “başka” canlıların çoğunlukta olduğunu gösterir. Araştırmalar ilerledikçe anlıyoruz ki, rakamlar aşağı yukarı değişse de, vücudumuzdaki hücrelerin ortalama olarak yalnızca “onda biri” “insana özgü”dür.* Oranları çağımızın popüler kısaltması DNA üzerinden verdiğimizde, tablo daha ilginç hâle geliyor. Bedenimizdeki DNA'nın ancak “yüzde biri” insan DNA'sına tekabül etmektedir.**En son araştırmalar, üzerimizde taşıdığımız “yabancı” genlerin daha da fazla olabileceğini gösteriyor.*** Kısacası hepimiz, bedenlerimizin içinde birer azınlığız. İnsanın DNA'ya indirgendiği bir çağda, felsefenin ışığı altında varoluşumuzu sorgulamayı başarabilirsek, bu bilgilerin düşünce ufkumuzu genişletecek etkileri olacaktır.
Beraber yaşadığımız bu canlıları, genel olarak mikroorganizma* başlığı altında sınıflamaktayız. Bu küçük canlıların, bedenimizde yalnızca birer asalak sürüsü şeklinde var olduğu düşünülmemeli. Söz konusu birlikteliğin ayrıntılarını incelediğimizde, bir mekân paylaşımının ötesine geçildiği anlaşılmaktadır. Hayatta kalmamız için pek çok konuda bize yardımcı olurlar. Derimizin yenilenmesi, yediğimiz çoğu gıdanın sindirilmesi, bağışıklık sisteminin etkin çalışması vs. hep bakteriler sayesindedir. Üstelik, hikâyemiz, vücudumuza biz doğduktan sonra yerleşen misafirlerin varlığı ile başlamıyor, konu çok daha eskilere dayanmakta.
Yeni yapılan araştırmalar, insanın genom yapısı içerisinde, “başka” canlılardan geçmiş genlerin var olduğunu işaret etmektedir. Evrimsel bazı süreçleri açıklamak amacı ile ortaya atılan “yatay gen aktarımı” (horizontal gene transfer) gibi bilimsel varsayımlar, tür veya cins olarak birbirinden ayrı canlılar arasında gen alışverişi olduğunu öngörmektedir. Her geçen gün, daha çok sayıda canlının genom haritası çıkarılıp, ayrıntılı şekilde inceleniyor. Böylelikle, türler arasında hangi genlerin ortak olduğu ve bunlardan ne kadarının gen aktarımı yolu ile paylaşıldığı ortaya çıkmakta. Çalışmalar henüz başlangıç seviyesinde olmasına rağmen, insan gen haritasında “yüzde sekiz” kadar “viral kökenli” gen saptanmış durumda.* Her ne kadar virüslerin canlı birer varlık olup olmadıkları tartışılsa da, farklı bir yapının bedenimizin temel taşları ile karıştığı anlaşılmaktadır.
Virüsler, gerek kendi DNA'larını gerekse bakteri gibi farklı canlı türlerinin genlerini insan hücre çekirdeğindeki kuromozomlara eklemektedir. Üreme organlarına sızan virüslerin hücre DNA'sında (yumurta veya meni hücrelerinde) yaptığı değişiklikler nesilden nesile aktarılmakta böylece insan genomu üzerinde kalıcı değişiklikler meydana gelmektedir. Genetik kalıtımın içeriğinde oluşan yeni değişimler, zararlı olabildiği gibi insan hayatı için yararlı etkiler de gösterebilir. Bu noktada, işin içine ünlü “doğal seçilim” yasası girmekte ve genetik düzeyde bir ortak yaşam (simbiyosis)** gerçekleşirse, bunun uzun vadeli birlikteliğe dönüşmesi mümkün olmaktadır. Örnek vermek gerekir ise, genom yapımızda bulunan syncytin-1 adlı gen, normalde virüsün kendi yapısında, ona özgü işlevler için üretilen bir puroteyini kodlamaktadır. Genlerimizin arasına katıldıktan sonra ise, üreme faaliyeti için hayati role sahip etenenin (plasenta) işlev görmesinde etkin bir rol edinir.*** Bilindiği gibi, etene, anne karnındaki fetüsün beslenmesini ve atıklarını düzenleyen, gebelik sırasında oluşan geçici bir organdır. Syncytin-2 adlı diğer bir virüs kökenli genimiz ise, yine etenenin oluşması için çok gerekli bir puroteyini üretmektedir.**** Diğer memeliler de virüslerden yardım alır. Örneğin koyunlarda, etenenin ilk oluşma evresinde, virüs kökenli bir genin sağladığı puroteyin bilerek engellenmiş ve neticesinde, etene gelişimini tamamlayamadığı için hayvanın düşük yaptığı gözlenmiştir.***Mikroorganizmalar ile çok hücreli canlılar arasında gerçekleşen karşılıklı alış veriş, ortak yaşamın ne kadar eski ve temel bir özellik olduğunu ortaya koymaktadır.
Mikrobiyoloji alanında genel kabul görmüş varsayımlardan biri de, hayvan ve bitki hücrelerinin çoğunluğunda var olan mitokondiri ile ilgilidir. Mitokondiri, hücrenin kimyasal enerjisini üreten bir organcıktır. Hücrenin enerji üretim merkezidir ve bu nedenle hayati bir işleve sahiptir. Bugün sahip olduğumuz genel kanıya göre, mitokondiri, eskiden hücre içinde yaşayan bir “bakteri” idi.**** Bu bakteri, konuk olduğu canlının çekirdek DNA'sına (nDNA) kendi genlerini aktarmıştır. Böylece hem genlerini yaşatmış hem de konakladığı hücre içerisinde, olağanüstü yeni bir görev üstlenmiştir.
Bu görüşü destekleyen en önemli kanıtlardan biri, mitokondiri içindeki DNA'nın (mDNA), konuk olduğu canlının tüm genom yapısını içeren nDNA dizisinden farklı olmasıdır. Ayrıca, hücre içindeki bu organcığın özgün DNA yapısı, bakteri genleri ile oldukça benzerlik göstermektedir. Mitokondiri DNA'sının kendine has oluşu ve genetik yenilenmenin çok az görülmesi sayesinde, bu kodlar üzerinde moleküler tarihlendirme yapmak mümkündür. İnsan yavrusundaki mitokondiri DNA'sı yalnızca anneden geçer. Erkeğin mitokondiri DNA'sı sipermin kuyruk kısmında bulunur ve döllenmenin başlangıcında bu bölüm kopup ayrıldığı için, yavru üzerinde yalnızca anneden geçen mitkondiri DNA'sı etkindir. Tüm bu ayrıntılar, gen çalışmalarında yeni bir araştırma sahasının ortaya çıkmasına neden oldu. “Nüfus (Popülasyon) Genetiği” adı verilen bu alan, son yıllarda çok verimli sonuçlar doğurmuştur. Mitokondiri DNA'sının özellikleri sayesinde, insan dahil tüm memeli toplulukların zaman ve coğrafya boyutunda dağılımını, genetik düzeyde -anne tarafından- yapabiliyoruz. Aynı şekilde, yalnızca babadan geçen Y kuromozomu sayesinde, bireyler arasındaki akrabalık bağlarını -baba tarafından- izlemek mümkündür. Geçmiş kültürlere ait iskelet kalıntılarından mDNA veya Y kuromozomu elde etmek her geçen gün daha kolay hâle gelmektedir. Böylelikle, eski kültürler ile bugün yaşayan birey ve topluluklar arasındaki olası akrabalık bağlarını saptayabiliyoruz. Hızla artan çalışmaların gösterdiği üzere, yüksek kültür veya “uygarlık” düzeyine erişmiş toplumların, genetik açıdan oldukça “karışmış” olduğu çok sarih bir şekilde ortaya konmaktadır. Yeryüzünün hangi noktasında uygarlık izleri keşfetsek, orada insan topluluklarının bir araya geldiğini, genlerin ve geleneklerin harmanlandığını da gözlemleriz. Tüm bu anlattıklarımız gösteriyor ki, eski bir bakteri bize yalnızca doğanın eşsiz yöntemlerini göstermekle kalmıyor, aynı zamanda tarih dersi de veriyor.
Biraz da bitkilerden örnek verelim. Yeşil bitkiler için vazgeçilmez olan kuloropılast, fotosentez gibi elzem bir işlevin yerine getirilmesini sağlar. Dolayısı ile, oksijen üretiminde önemli bir role sahiptir. Oksijenin canlılar dünyası için ne kadar önemli olduğunu belirtmemize gerek yok. Kuloropılast, bitki hücrelerinde ve hücre çekirdeği olan (ökaryot) organizmalarda bulunur. Bu hücre içi organın da, aynı mitokondiri gibi kendine has bir DNA yapısı vardır ve bulunduğu canlının çekirdek DNA'sından farklılık gösterir. Kuloropılast'ın, mavi-yeşil bakteri (cynobacteria) türünün -fotosentez yapabilen bir bakteri türüdür, mavi-yeşil yosun olarak da bilinir- çekirdekli hücreye sahip canlılar ile yaptığı genetik işbirliği sayesinde, bitki hücresi içinde bir “organcık” (organel) hâline dönüştüğü ileri sürülmektedir.* Mavi-yeşil bakteri türünün DNA yapısı incelendiğinde, “aynı” DNA dizilimine, bitkilerdeki kuloropılast'ın DNA'sında ve onun bulunduğu hücrenin çekirdeğindeki DNA diziliminde rastlamaktayız. Genetik ortaklıklar üzerine yapılan araştırmalar, canlıların adeta birbirinin içine geçtiğini bize göstermektedir. Bu bakımdan, doğayı daha iyi kavramak istiyorsak, sınıflamaya dayalı bakış açımızı derinleştirmemiz gerektiği açıktır.
Araştırmalar ilerledikçe, genler ve onların ürettiği puroteyinlerin canlı yaşantısındaki etkileri hakkında daha çok bilgi edinmekteyiz. Yapılan genellemeler veya elde edilen rakamlar değişkenlik gösterebilir. Bununla birlikte, farklı türden canlılar arasında gerçekleşen gen aktarımı, bir bilimsel gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Bu etkileşimin ayrıntıları, yeni gelişmelerin ışığında aydınlığa kavuşacak. Alışkanlıkların ve düşünce kalıplarının dışına çıkmak pek kolay değil. İnsanoğlu, tarih boyunca, kendinde “ilahî” özellikler görmeye hep meyilli olmuştur. Her insanın Tanrı'nın bir parçası olduğu inancının albenisi ile, hepimizin “bakteri kardeşi” olduğu fikri elbette kıyaslanmaz. Aslında bunu çok da sorun etmemeliyiz çünkü nihayetinde bilim kıyas yapma değil, gerçeği arama sanatıdır. Yakın gelecekte, aynı bedeni kullanıp ortak bir yaşamı paylaştığımız mikroorganizmaların, insan düşünce ve davranışlarının (bir anlamda “özgür iradenin”) meydana gelmesinde kayda değer etkileri olduğu yönünde sağlam veriler ortaya çıkarsa buna şaşırmamalıyız. Öngörümüz odur ki bugün bile “özgür irade”nin geleneksel tanımı son derece zayıflamışken, çok uzak olmayan bir zamanda, düşünce tarihimizdeki temel sistemlerin ana dayanağı olan bu kavramın tamamen işlevini yitirmesi veya baştan tanımlanması zorunlu olacaktır.
Küçük canlıların dünyasından çıkıp, karmaşık (çok hücreli) organizmalar arasındaki ilişkileri gözlediğimizde de benzer özellikler bulmaktayız. Örneğin, türler arasında meydana gelen “melezleşme” olgusu, genler arasında meydana gelen bir tür “ortak yaşam” (simbiyosis) süreci olarak yorumlanabilir. Biliyoruz ki, iki “farklı” ama akraba tür arasında, yepyeni melez bir nesil dünyaya gelebilir. Örneğin, Neyandertal, insangiller ailesinin bir üyesidir ve genetik açıdan Homo sapiyens'ten (çağdaş insan) -tür olarak- farklıdır. Bu iki canlı arasında, akrabalık derecesi yakın olduğu için, melez bir yavrunun ortaya çıkmasını engelleyici biyolojik mekanizmanın gelişmesi söz konusu olmamıştır. Üreme ile ilgili biyolojik engellerin oluşabilmesi için, iki tür arasında milyon yıldan fazla bir zamana tekabül eden uzak akrabalık bağı olması gerekmektedir (bu önerme bir biyolojik kanun değildir, sadece bir genellemedir). Oysa bu iki insansı türün birbirinden ayrılmasının (biyolojik anlamda) üzerinden o kadar süre geçmemiştir. Neyandertal bilebildiğimiz kadarı ile Afrika kıtası dışında evrilmiş bir türdür. Homo sapiyens gelmeden çok önce, Avrupa ve Avrasya'nın soğuk ikliminde küçük guruplar halinde yaşıyorlardı. Homo sapiyens'in Afrika dışına göç etmeye başlaması ile bu iki akraba tür karşılaştılar. Homo sapiyens ile Neyandertal'in, günümüzden yaklaşık 50.000 ile 80.000 yıl arası bir zaman diliminde, çiftleşmeye varan bir ilişki içinde olduğu kuvvetle muhtemel görünüyor. Bugün Homo sapiyens'in genom yapısı içinde, %1-4 arası Neyandertal DNA'sı saptanmış durumda.* Homo sapiyens'in Neyandertal'e göre sayıca üstünlüğü bulunuyordu. Bu nedenle, Neyandertal genleri uzun vadede baskın olamamıştır. Bir zamanların güçlü avcıları olan Neyandertal türünün nesli aşağı yukarı 25.000-30.000 yıl önce ortadan kalktı ama “beyaz adamın” yardımı ile bazı genleri bugün hâlâ yaşamakta. Bu genetik mirasın izlerine, Afrikalılar hariç hemen hemen tüm insanlarda rastlamaktayız. Neyandertal, belirttiğimiz üzere, Afrika dışında ortaya çıkmış bir türdür ve eldeki verilere göre bu kıtada hiç yaşamamıştır. Homo sapiyens ile kurulan yakınlık ve melezleşme, Afrika kıtasında gerçekleşmediği için Neyandertal genleri siyah adamın genom yapısında bulunmaz. Bu oldukça düşündürücü ve acıklı bir durumdur. Zira “beyaz adam” yüzyıllarca kendini saf ve üstün bir ırkın temsilcisi olarak gördü. Afrika kökenli siyah insanları yalnızca köle olarak kullanmadı, aynı zamanda onları kendinden aşağı bir ırk addetti. Oysa bilim, beyaz adamın kurduğu hayallerin pek de öyle olmadığını ve onun bakış açısındaki sığlığı bugün apaçık önümüze sermektedir. Bu çarpık anlayışın mantığı ile konuya yaklaşırsak, Afrikalılar, genetik açıdan, burnu havada beyaz adama göre Homo sapiyens'in daha “saf” (karışmamış) hâlini temsil etmektedir. Kalıtım ile ilgili çalışmaların ortaya koyduğu sonuçlar, Dünya'nın Güneş'in etrafında döndüğünün ispatlanmasından bu yana, bilimin, “beyaz adama” attığı en büyük tokatlardan biri olmaya adaydır.
Yakın zamanda, türler arası münasebetlere yeni bir örnek, Rusya'nın Sibirya bölgesindeki Altay Dağları'ndan geldi. Denisova Mağarası içerisinde bulunan, insansı bir canlıya ait iskelet parçaları, geçmişin ilginç ayrıntılarını gün yüzüne çıkardı. Genetik incelemelerin neticesinde, iskelet parçalarından (parmak kemiğinden) mDNA ve nDNA'sı çıkarmak mümkün oldu. Elde edilen veriler, bu canlının, Homo sapiyens ve Neyandertal'den farklı, yeni bir tür olduğunu gösterdi. Neyandertal ile daha yakın akraba olan bu yeni insansı türün genlerine, bazı Homo sapiyens (biyolojik açıdan modern insan) topluluklarında rastlanmaktadır. Bugün Yeni Gine'de yaşamakta olan Melanezyalılar, genom yapılarında %4-6 oranında Denisova insanı ile ortak genler taşımaktadır.**
Kültürel etkileşim bir yana, iki farklı türün birleşmesi, söz konusu canlılara biyolojik anlamda fayda getirmiş midir? Bu önemli bir soru. Henüz genlerin işlevleri ile ilgili ayrıntılı bilgi sahibi değiliz. Bununla birlikte, yavaş yavaş bazı ipuçları elde ediliyor. Göç eden canlı türlerinin karşılaştığı başlıca zorluklardan biri, mikrobik çevreye uyum sağlamaktır. Homo sapiyens, Afrika dışındaki çevre koşullarına tamamen yabancıydı. Buna rağmen, çok az türün başarabildiği bir işi gerçekleştirdiler ve neredeyse dünyanın her yerine yayıldılar. Gittikleri bölgelerdeki “yerel” mikroplara karşı direnç geliştirmek zorundaydılar ama bunun kısa sürede olabilmesi pek mümkün değildi. Diğer taraftan, Neyandertal ve Denisova insanı, Asya ve Avrupa'ya Homo sapiyens'ten çok önce geldiği için, bağışıklık sistemleri bu bölgelerin koşullarına alışıktı. Homo sapiyens, bu türler ile çiftleşerek elde ettiği genler sayesinde, bağışıklık sistemini güçlendirmiş ve böylece mikropların olumsuz etkilerini bertaraf etmeyi başarmış olabilir.*
Bir diğer çalışmada (2014) ise, Tibet'de yaşayanların, bu coğrafyanın yüksek rakımlı ve az oksijen barındıran doğasına özel bir gen yardımı ile uyum sağladıklarını gösteriyor. İşin ilginç tarafı, Tibetlilerin sahip olduğu bu gen çeşidi diğer çağdaş insan topluluklarında yok ama bize akraba bir tür olan Denisova insanında bulunmakta. Araştırmacılar, Tibetlilerin, yaşadıkları coğrafyaya uyum sağlamalarını sağlayan bu geni, çağdaş insandan çok daha önce bu bölgede (veya benzeri bir başka yerde) yaşamış Denisova insanından aldığını düşünüyor.*** Sonuç itibari ile, yeryüzüne yayılmamızda, yakın akrabalarımızdan aldığımız destek, kayda değer bir rol oynamış gibi duruyor.
İnsanlığın nispeten yakın tarihinde gerçekleşmiş olan, türler arası genetik ve kültürel ilişkiler, çok daha eski dönemlerde de (örneğin Afrika'da) benzer şekilde vuku bulmuş görünüyor.* Bu sebeple, insanlığa ve doğaya bakışımızı dar kalıpların içinden çıkarmak mecburiyetindeyiz. İnsansılar arasındaki yakınlaşma, bugün sahip olduğumuz genetik özellikleri ne ölçüde biçimlendirdi, henüz kapsamlı bilgimiz yok. Yine de, Pandora'nın kutusu açıldı bir kere. Geçmişte yaşanan bu tür birleşmelerin, bize başka ne gibi faydaları olduğunu yakın gelecekte daha iyi bileceğiz.
Madem melezleşme olgusundan söz açtık, ana hattımızdan (ki var olduğu şüphelidir) uzaklaşma pahasına bu konuya biraz daha yakından bakmakta fayda var. Doğanın gizemli yöntemlerini anlamak bu kitapta irdelediğimiz veya kavramaya çalıştığımız noktalar ile mutlaka bir ilişki içinde olacaktır.