Uygarlık Kavramı Üzerine Düşünceler

 

Oldukça sık kullandığımız “uygarlık” kavramının bir açıklamasını yapmak durumundayız. Bu yöndeki çabamız, Helen uygarlığının sırrını keşfetme amacımıza da hizmet edecektir. İlk önce sözcüğü biraz budayarak, “uygar” olan nedir onu tanımlamaya çalışalım. Bu konudaki edebiyatın bilincinde olarak, basit akıl yürütmeler ile kendimiz bir açıklama getirmeye çalışalım. Böylelikle, daha açık ve kısa bir tanım elde etmeyi umabiliriz. Bunu yaparken, sırtımızı büyük filozof Kant’ın parlak fikirlerinden birine yaslamak yararlı olabilir.

Kant, kendi ahlak felsefesinde, bir tür “kuramcı” yaklaşım tarzı sergiler*. Ona göre insan, ahlaki bir ilke öne sürerken veya davranışta bulunurken, aynı doğa yasalarının “genelleme” özelliğinde olduğu gibi, yargısının içinde genel bir yasa olma özelliğini –her akıl sahibi varlık için- barındırmalıdır. Kant’ın daha karmaşık ve detaylı ortaya koyduğu bu fikri kısaca özetlemek gerekirse, ahlaki tutum öyle temellendirilmelidir ki, bir başka akıl sahibi varlık, benzer durumda, bizimle aynı veya yakın davranışta bulunsun. Öne sürdüğümüz ahlaki yargı, mutlaka tutarlı bir yapıya sahip olmalıdır. Aynı zamanda, her akıl sahibi varlığın, benzer durumlarda faydalanabileceği “genelgeçer” bir özellik taşımalıdır. Doğal olarak, Aydınlanma Çağı’nın bir büyük düşünürü olarak Kant, “aklını kullanma cesareti”* ilkesini kendi ahlak felsefesine uyarlamıştır. Böylece, ahlaki düşünce ve davranışlarımızı akıl süzgecinden geçirmemiz gerektiği vurgusunu yapar. Ahlaki davranış, ancak üzerinde felsefi anlamda düşünülmüş ve temellendirilmiş ise ortaya çıkar demektedir. Bu yönüyle onun ahlak öğretisi, temellerini antik felsefeden alan “akılcı” bir yaklaşım içerir.

“Genelgeçer” kavramı, “evrensel” (cihanşümul) sözcüğü ile eş anlamlı kullanılabilir. Yapmaya çalıştığımız çözümlemede ölçüt olarak kullandığımız bu kavramlardan ne anladığımızı açıklamamız gerekir. Düşünce ve davranışlarımızda var olmasını arzuladığımız “evrensel” nitelik, hiç değişmeyen ve yanlışlanamaz bir özellik midir? Hayır. Bununla birlikte, “evrensel olanın”, zamana ve olgulara dayalı uzun süreli bir etki gücü vardır. Uzun süreden kasıt sonsuzluk değil ama öngöremeyeceğimiz kadar uzak bir gelecektir. Bir şeye atfettiğimiz niteliğin ömrünü kestirebiliyorsak, o vasıf “genelgeçer” veya “evrensel” olma özelliğine sahip değil demektir. Örneğin “barış isteği” böyle “evrensel” bir nitelik taşır. Çatışmanın, ölümün ve güvensizliğin karşıtıdır barış. Olabildiğince uzun sürsün isteriz çünkü o, “evrensel” karakterde bir değerdir. Benzer şekilde, her insanın “iyi yürekli” olmasını temenni ederiz ve bu “evrensel” bir istektir. Bugünden yarına değil, insanların mütemadiyen “iyi yürekli” olmasıdır arzulanan. Evrensel bir özelliğin geniş zamana yayılan etkisi, çok farklı koşullarda bile “geçerliliğini” korumasından kaynaklanır. Evrensellik, özellikleri itibariyle, “genel bir yasa” izlenimi yaratır üzerimizde. Bir ahlaki yargı veya birazdan irdeleyeceğimiz gibi, toplumsal bazı özellikler de “genelgeçer” sıfatı taşıyabilir.

Kant’ın ahlaki kaygılar nedeni ile ortaya attığı sistemi, biz şimdi kendi emellerimiz için kullanacağız. Kant’ın verdiği ilham ile, “uygar olan” nedir, önce onu tespit edelim. Bilindiği üzere, her toplum kendine has bir kültür atmosferi geliştirir. Kültür, dar anlamı ile alırsak, yerel ve özgündür. Kültür için, onu oluşturan ve yaşayan toplumun ruhudur diyebiliriz. Bununla beraber, kültür kapsamına giren her öğenin “uygar” bir niteliğe sahip olduğunu söyleyemeyiz. Her davranış veya düşüncemizin ahlaklı bir özellik taşımasının imkân dahilinde olmaması gibi, toplumların da kültürel anlamda üretmiş olduğu her unsur, “uygar” olarak nitelenemez. Bu noktada, Kant’ın ahlaki davranışı tanımlarken ortaya koyduğu ilke ile bir benzeşim kurabiliriz. Ahlaklı davranışın, ona “genel bir yasa” olma niteliğini kazandırabildiğimiz zaman ortaya çıktığını belirtmiştik. Aynı şekilde, bir kültürel öğenin “uygar” sıfatını kazanabilmesi, başka toplumlar için de anlamlı ve faydalı olacak özellikleri içermesi ile mümkündür. Başka bir ifade ile “uygar” olan, benzer koşullarda, diğer toplumlara da yarar sağlayan ve yol gösterici niteliğe sahip öğe anlamına gelmektedir. Bu yaklaşımı örnekler üzerinden açıklarsak daha anlaşılır olacaktır.

Tarım faaliyetinin, insan toplumlarının kültürel ve ekonomik gelişimindeki önemi yadsınamaz. Toprağın bilinçli bir şekilde işlenmesinden önce, yeryüzündeki tüm insanlar hem avlanıyor hem de doğada hazır buldukları bitkileri topluyordu. Avcı toplayıcı yaşam tarzında insan, çevre şartlarına çok daha bağımlıydı. Sürekli hareket halinde olup, nüfus yoğunluğunu her daim sınırlı tutmak zorunda hisseden insan toplulukları, bitkilerin evcilleştirilmesi ile birlikte, farklı olanaklar elde etti. Tarımcılık, çevre ve iklim koşullarında çok büyük değişiklikler yaşanmadığı sürece, verimli ve güvenilir bir üretim şekliydi. Böylece, avcı toplayıcı toplulukların mücadele ettiği, yeni kaynakların bulunması, uzun mesafeler kat etmek veya doğal ürünler bakımından zengin bölgelerin başka topluluklar ile paylaşılması sorunları önemli ölçüde ortadan kaldırıldı. Topluluğun bu yeni üretim sistemine geçmesi ile elde edilen ürün fazlası, diğer topluluklar ile takasa dayalı ticareti geliştirdi ki, avcı toplayıcı dönemde çatışma ve uzlaşma arasında gidip gelen ilişkiler, yerini daha yapıcı ticari çıkar ilişkilerine bıraktı. Özetlemeye çalıştığımız tarım devrimi, insanı doğaya bağımlı olmaktan belli ölçüde kurtararak, bize, doğa şartlarını kendi çıkarlarımız doğrultusunda kontrol edebilme ayrıcalığını verdi. İnsanın sahip olduğu yaratıcı yetenekler, tarım devrimi gibi yaşamsal üretim alanlarının gelişmesi sayesinde ortaya çıkabilme imkânı buldu. Hayatta kalmak için gerekli olan koşulların, daha ekonomik (tasarruf ettiren) yöntemler ile elde edilmesi, insanın düşünce dünyasında farklı kapıların açılmasını sağlamıştır. Beslenme ve barınma, insan topluluklarını başlıca meşgul eden unsurlar olmaktan çıkmıştır. İnsanın saklı yeteneklerinin ortaya çıkması mümkün olmuş, bunu takiben; sanat, teknik ve inanç alanlarının hızlı bir evrim sürecine girmesi gecikmemiştir. Pek çok araştırmacının, uygarlık tarihini tarım devrimi ile başlatması, bu bakımdan şaşırtıcı değildir. Netice olarak, tarım etkinliğini tüm insan toplumlarının fayda göreceği bir “uygar” öğe olarak kabul edebiliriz. Tarım faaliyetinde bulunan toplulukların –özellikle geçmiş kültürlerin bir değerlendirmesini yaptığımızı hatırlayalım- bu birikime sahip olmayan topluluklara nazaran, hatırı sayılır faydalar elde ettiği gerçeği, tarım yapmanın toplumların gelişimi açısından “temel bir öğe/yasa” olduğunu bize göstermektedir. Çağımızda bile, ister toprakta isterse laboratuvarda yetiştirilmiş olsun, türümüzün devamını sağlamak için besin üretmek zorundayız. Bundan ötürüdür ki, kendimizi beslemek için gösterdiğimiz çabaların niteliği ve sonuçları, aynı zamanda bir uygar ölçüt ortaya koyma mücadelesidir.

“Yazının keşfi”, yapmaya çalıştığımız çözümleme için bir başka örneği oluşturur. Yazı sistemlerinin keşfi ile karmaşık sosyal ilişkilerin kurulması ve farklı üretim şekillerinin ortaya çıkması mümkün olmuştur. Tarihte ilk kez olarak “bilgi”, kaçınılmaz bir süreklilik talep eden sözel aktarımın tersine, somut nesneler üzerine işlenmek sureti ile insanın fiziki varlığından dışarı çıkmıştır. Bilgi artık insan zihni dışındaki bir fizik alanda depolanabilmektedir. Böylelikle, bilgiyi üreten kültür tarih sahnesinden kalkmış olsa bile, kayıt altına alınan bilgilere binlerce yıl sonra ulaşıp, yararlanma imkânı bulabiliyoruz.

Bilginin güvence altına alınması, yazı sistemlerinin en büyük getirisidir. Yazım dili sayesinde, insanlığın paha biçilmez tecrübeleri, gelecek nesillere aktarılmaktadır. Kültür, çok çeşitli nedenlere bağlı olarak, etkisini kaybetme ve hatta yok olma ihtimalini içinde taşır. Dolayısıyla, yazı sistemleri gibi, bilginin yani kültürün kalıcı olmasına katkıda bulunan araçların varlığı, tartışma götürmez bir öneme sahiptir. Diğer taraftan, yazının etki gücü, çağımızda farklı bir düzleme kaymaya başladı. Bilişim alanındaki ilerleme ve bilgisayar dilleri, yazının yeni bir boyut kazanmasına olanak sağladı. Geleneksel anlamı ile ele aldığımızda, bilgi ve düşünceyi ifade vasıtası olan yazı, hareket edebilme kabiliyetine kavuştu. Yazı ve eylem, ilk kez bu kadar yoğun şekilde iç içe geçti. Günümüzde artık, yazılımlar devasa makineleri hareket ettiriyor veya insanlık için çok karmaşık hesaplamalar yapabiliyor. Tüm bunların “yazı” ile mümkün olması oldukça etkileyicidir. Yazı ile fizik dünyayı değiştirebilmek veya en azından etkileyebilmek, eski insanların hayal ettiği ama hiç şahit olmadığı bir durumdu. Onlar, yazıya aktardıkları duygu ve düşüncelerin, ilahî kudretin yardımı ile gerçek dünyayı başkalaştırmasını umuyorlardı. Hayal ettikleri şeyler, bugün gerçekten oluyor. Başlangıçta “söz” (logos) vardı der bazı kutsal ve felsefi metinler. Sözün aktarımı olan simgeler fizik dünyayı dönüştürmeye başladı bile. Bir sonraki adım, yazının kendi başına var olmaya başlaması mıdır?

Sonuç itibari ile yazı sistemlerinin kullanımı, toplumlar için “uygar” nitelikte bir kazanım olarak değerlendirilmelidir.

Son olarak değineceğimiz örnek, bizi kültür tarihi içinde kısa ama ilginç bir yolculuğa çıkaracak. Ulaşım, kültürel gelişimin perde arkasındaki önemli aktörlerden biridir. Soyut ve somut derinliği olan bir kavram olup, uygarlığın yeşermesinde başat role sahiptir. Kabaca tarif etmemiz gerekir ise, bir yerden diğerine gidebilmek, ulaşım yeteneğine sahip olmak anlamına gelir. Kara ve deniz yolu, sırasıyla en eski ulaşım alanlarıdır. İnsanoğlu yalnızca bu iki yolu kullanarak, dünyadaki bütün kıtalara yayılmayı başardı. Ulaşım araçları geliştikçe, kültürlerin birbirini tanıması ve kaynaşması kolaylaştı. Bu yönüyle, uygarlığın oluşmasını tetiklediği açıktır. İşin doğası gereği, bilgi ve insanın dolaşım hızı arttıkça, kültürel sıçramanın meydana gelme olasılığı yükselir. Dolayısı ile, ulaşımın geliştirilmesini sağlayan her tür etkinlik, uygarlığa katkı sağlayıcı bir özellik içerir.

Ulaşım ile ilgili belli başlı devrimlerden bahsedebiliriz, denizcilik, tekerleğin keşfi vs. bunlar arasında sayılabilir. Kara ulaşımında gerçekleşen en büyük yenilik ise atın evcilleştirilmesidir. Sonuçları itibari ile uygarlığı en fazla etkilemiş buluşlardan biridir. Atın binek hayvanı olarak kullanılması, insanlık tarihinde tarım devrimi kadar önemli sonuçlar doğurmuştur. Genel kabul, uygarlığın yerleşik düzenin bir sonucu olduğudur ki bu görüş belli ölçüde doğrudur. Diğer taraftan, uygarlığa katkı yapma becerisi yalnızca yerleşik topluluklara özgü değildir. Örneğin, atın evcilleştirilmesi ve bununla ilintili araç gereçler, daha çok göçebe halkların marifetidir. Atın kullanılması, bozkır kültürünün ve hayvancılığa dayalı ekonominin yeni bir sayfasını oluşturur.

Göçebe yaşam tarzı, günümüzde pek çok açıdan yanlış değerlendirilmektedir. Bu konuda, kökeni antik çağlara kadar uzanan bir önyargıdan söz edebiliriz. Göçebelik, uzun zaman, “barbar” ve “uygarlık karşıtı” bir kültür olarak kabul edildi. Tarihsel derinlikten yoksun, yüzeysel bir bakış açısının kurbanı oldu. Oysa kültür tarihini daha geniş ve kapsamlı ele aldığımızda, göçebe toplulukların bugün sahip olduğumuz uygarlık birikimine olan katkısı yadsınamaz. Yirminci yüzyılın büyük düşünürleri arasında yer alan Rasıl'ın sözleri, geçmişe yönelik bu tür bir önyargıyı gözler önüne sermektedir.

Atı ilk evcilleştiren insanlar, bu bilgilerini barışçıl toplumları yağmalamak ve köleleştirmek için kullandı.”*

Daha yüzlerce örnek verilebilir ama önemli olan, yanılgılarımızı teşhir etmek değil, gerçeğin ne olduğunu anlamaya çalışmaktır. Helen düşüncesindeki bazı unsurlar, sanki göçebe hayatın ve özellikle atlı göçerlerin öneminin belli bir ölçüde de olsa farkında olunduğu izlenimi verir bize. Helen mitolojisinde Kentavroslar, yarı at yarı insan biçiminde yaratıklardır ve vahşi, öngörülemez davranışları olan “barbar” bir doğaya sahiptirler. Kuşkusuz bu mitolojik canlı ile dönemin atlı göçer topluluklarına yönelik bakış arasında bir bağ bulunmaktadır. Kökleri eskiye dayanan göçebe-barbar özdeşliğine bir örnek teşkil eder. Diğer taraftan, bir mitolojik karakter var ki antik düşüncede yer etmiş bu önyargıyı örseler. Bilgeliği ile ün salmış Heyron, bir Kentavros'tur. Öğrencileri arasında kimler yoktur ki; Herakles, Ahilevs, tıp tanrısı Asklepiyos en başta sayılabilecek olanlar. Helen hayal dünyası neden bir Kentavros'u bu kadar yüceltme gereği duymuştur? Neden tanrısal bir bilgelik ile betimlenmektedir at ayaklarına sahip biri? Doğal olarak, bu bilge öğretmeni diğer Kentavroslardan ayırmak için bazı değişikliklere gidilmiştir; örneğin ön ayakları at değil insan ayağıdır. Heyron'un bu fiziki tasviri, atlı göçer yaşama, ayağı yere sağlam basan yerleşik hayatın eklenmesi midir? Antik Helenlerin bir bildiği olsa gerek. Göçebe yaşam tarzını ve atın evcilleştirilmesi ile ortaya çıkan devrimci unsurları irdelemek, konuya farklı bir açıdan bakmamıza yardımcı olabilir.

Atın ilk kez evcilleştirilmesi, bilebildiğimiz kadarı ile, günümüzden yaklaşık altı bin yıl önce Orta Asya bozkırlarında gerçekleşti. Yakın bir tarihte, Kazakistan'da yapılan kazılar neticesinde, Bakır Taş Çağı'na (Kalkolitik: M.Ö. 5000-3000 arası dönem) tarihlenen yerleşim kalıntılarına ulaşıldı.** Elde edilen veriler, ekonomisi büyük ölçüde at besiciliğine dayanan toplulukların varlığına işaret etmektedir. Bilindiği gibi, Avrasya bozkırları, yabani atın (Equus ferus) doğal yaşam alanlarından biridir. Özellikle Yeni Taş Çağı (Neolitik: M.Ö. 10.000-5000 arası dönem) ile birlikte, burada yaşayan toplulukların önemli besin kaynaklarından biri olmuştur. Yabani at, yalnızca av hayvanı olarak değil, olasılıkla Yeni Taş Çağı'ndan itibaren, besicilik amacıyla da kullanılmaya başlandı. Besicilik, evcilleştirme sürecinin ilk aşamasını oluşturur ve genel bir tanım olarak, yabani hayvanların tutsak edilip, kısa süre için beslenmesi anlamına gelir. İlk kez Orta Doğu'da başlayan besicilik (koyun, keçi ve inek başta olmak üzere), Kafkasya ve Hazar Denizi'nin güneyine, oradan doğu kıyıları boyunca kuzeye çıkarak, Ural bölgesine ulaştı. Diğer bir kol ise, Anadolu ve Balkanlar üzerinden Doğu Avrupa'ya yayıldı. Böylece, Yeni Taş Çağı sonu ve Bakır Taş Çağı başlangıcında, Karadeniz'in kuzeyindeki geniş bozkırlarda, hayvancılığa dayalı yaşam tarzının yaygınlaştığını görüyoruz. Tüm bu kültürel etkileşim, yabani atın evcilleştirilmesi için ilham vermiş olabilir. Kuzey bozkırlarında koyun keçi ve inek gibi hayvanların kullanımı, iklim koşulları nedeniyle yavaş gelişmiştir. Coğrafya şartlarına en uygun hayvanların başında yabani atlar geliyordu. Yabani atlar ya Orta Doğu'daki besicilik yöntemlerinden ilham alınarak veya bağımsız bir şekilde evcilleştirilmiştir. Kazakistan'ın kuzeyinde gerçekleştirilen kazılarda, M.Ö. 3700-3600 civarlarına tarihlenen yerleşim alanları bulundu. Botayi kültürü olarak adlandırılan bu yerleşim birimleri, neredeyse tamamen ata dayalı bir ekonomiye sahipti.*** Insanlar, yerleşik düzende yaşıyor ve yalnızca at besiciliği ile geçiniyorlardı. Tarım faaliyeti yoktu. Bu durum olağan dışıdır çünkü yerleşik hayat, çoğunlukla tarım ile yakından ilişkilidir. Oysa Botayi halkı, tarım yerine hayvancılık yaparak, yerleşik yaşam tarzını sürdürmeyi başarmıştır. At ve köpek, evcilleştirilen yegâne hayvanlardı. Bu yerleşimlerin yaklaşık 500-600 yıl varlığını sürdürdüğü tahmin ediliyor. At besiciliğinde, bölgedeki diğer topluluklardan daha fazla uzmanlaştıkları açıktır.

Önceleri göçebe avcı olan Botayi halkı, avladıkları hayvanları, özellikle yabani atları çok daha yakından tanıma fırsatı buldular. Bilgileri arttıkça, atlar üzerinde hâkimiyetleri arttı. At sürülerinin sağladığı imkânlardan o kadar iyi yararlandılar ki, yerleşik hayata geçerek besicilik yapmaya başladılar. Bakır Taş Çağı (M.Ö. 5000-3000) başlangıcında, atın Avrasya bozkır toplumları için oldukça önemli olduğu anlaşılmaktadır. Atın sembolize edildiği kült eşyalar ve bazı mezarların içinde bulunan at kemikleri bu görüşü destekler.* Atın inanç dünyasına girmiş olması, aynı zamanda evcilleştirme sürecinin başladığına işaret ediyor olabilir. Atın iskelet yapısında, diğer evcil hayvanlarda gözlenen bariz değişimler olmadığı için, kemik kalıntılarına dayanarak ne zaman evcilleştirildiğini saptamak zordur. Bununla birlikte, Botayi halkının atı evcilleştirme aşamasına geldiği ve yine tarihte ilk kez (son bulgulara göre) ata binmeyi denediği (Olsen, 2003, Anthony ve Brown, 2003) tahmin edilmektedir. Biniciliği, ihtimaldir ki, sürdürdükleri yabani at avının ve besiciliğin bir parçası olarak geliştirmişlerdi. Botayi yerleşimlerinde gerçekleştirilen kazılar esnasında, ağıl benzeri yapılara rastlandı. Toprak kaplar üzerinde yapılan kimyasal analizler ise, içlerinde at sütünün muhafaza edildiğini göstermektedir.** Ayrıca, bazı at dişlerinde, gem vurulduğunu gösteren izler bulunmuştur ki bu, atın binek hayvanı olarak kullanıldığı anlamına gelmektedir.***

Botayi kültürünün temsil ettiği ata dayalı sosyo ekonomik sistem, zaman içinde yerleşik düzenden göçebe yaşam tarzına doğru evrildi. Tunç Çağı'ndan itibaren (M.Ö. 3000), Avrasya bozkırlarında, hayvancılık ile geçinen göçebe toplulukların sayısında artış görülür.**** Atın yanı sıra inek, koyun ve keçinin kullanımı yaygınlaşır. Kültürel rekabet bu geçiş sürecini şekillendiren ana unsurdur. Büyük sürüleri yönetmek kolay bir iş değildi ve konargöçer hayat, bu duruma çare olarak tercih edilir oldu. Demir Çağı'na (M.Ö. 1200-700) geldiğimizde, bu yaşam tarzını sürdürenler arasında en bilinenler, Kimmer ve İskit halklarıdır; sonraki devirlerde ise, Türk ve Moğol topluluklar, atlı göçebe hayatın en iyi örneklerini verir. Sıraladığımız bu isimler arasında can alıcı ortak nokta, atlı göçer olmalarıdır. Bir diğer şekilde ifade edersek, ata dayalı bozkır kültürünün devamıdırlar. Onların sayesinde, atın binek hayvanı olarak kullanılması bütün dünyaya yayıldı ve böylece eşi görülmemiş bir devrimin kapısı aralanmış oldu.

Benzersiz bir ulaşım aracı olan atın evcilleştirilmesi, bozkır kültürünün uygarlık havuzuna yaptığı başlıca katkıdır. Ancak tarım devrimi ile kıyaslanabilecek bir etkidir söz konusu olan. Atın binek hayvanı olarak kullanılması, çığır açan iki yeniliği beraberinde getirdi. Bunlardan ilki, uzak mesafelerin daha hızlı katedilmesi sayesinde, kültürler arası ilişkilerin yoğunlaşmasıdır. Toplumlar arasında daha karmaşık ilişkilerin ve bilgi alışverişinin önü açılmış oldu. İkincisi ise, tamamen ruhsal bir genleşmeye karşılık gelir. Bunu bir bilinç sıçraması veya zihinsel açılım olarak da tanımlayabiliriz. Sözünü ettiğimiz bu ruhsal atılımın en belirgin özellikleri, özgüven artışı ve insanın dünyayı algılamasında meydana gelen ciddi değişimdir. Özellikle ikincisi, insanın evrensel düşünmesinin ateşleyicisidir. Bizden çok uzakta, başka insanların ve kültürlerin varlığını kavradığımız zaman, hayal gücümüze onları da katmaya başlarız. Kendilerini “dünya vatandaşı” olarak gören bazı antik düşünürlerin, aynı zamanda “gezgin” insanlar olmaları tesadüf değildir. Vurgusunu yaptığımız “dünya vatandaşlığı”, nerede ve hangi dili konuşursa konuşsun, insan olmanın ortak paydası altında herkesin buluşabileceğini sembolize eder. Bu yaklaşımın içselleştirilmesi ancak yeni insanlar tanıdıkça kuvvetlenir. Ayrıca, uzaklara erişebilmenin verdiği özgüven, hiç gitmediğimiz ve hatta bilgimiz olmayan yerler ile ilgili bir merak duygusu yaratır zihnimizde. Bu aşama, ruhsal bir eşiğin geçildiği anlamına gelir.

İnsanın ruhsal (pisişik) tarihinde, “özgürlük” duygusunun belirgin şekilde yüzeye çıktığı bazı anlar vardır. Ana rahminden ayrılıp, dış dünyanın havasını içimize çektiğimiz o dakika, belki de özgürlüğü ilk kez avuçladığımız zamandır. Bir zihin durumu olsa da, özgürlük, insan ve mekân arasındaki ilişkiden etkilenir. İnsanın fiziksel olarak yer değiştirebilmesi ile özgürlüğün duyumsanması arasında bir bağ vardır. Bu nedenledir ki, toplum karşısında suç işlemiş kişilerin “özgürlüklerini kısıtlamak” amacı ile, onları sınırlandırılmış belli yerlerin içinde tutmak bir tür ceza uygulaması olarak yaygınlık kazanmıştır. İnsan yavrusunun iki ayağı üzerine kalkarak, yürümeyi ve koşmayı öğrenmesi, söz konusu ruhsal serüvendeki dikkate değer ikinci özgürlük aşamasıdır. Çocukların bitmek bilmez koşuşturmasını sağlayan gençlik enerjisine, yine özgürlük (yapabilme/gidebilme hissiyatı) duygusu eşlik etmektedir. Bize özgürlük duygusunu tattıran ilk “nesnelerden” biri (Yakın Çağ insanı için) ise bisiklettir. Bisiklet nihayetinde bir binek aracıdır ve konumuz açısından iyi bir örnektir; çünkü çoğu kişi bu alet ile ilk karşılaşmasını ve onu kullanmanın getirdiği duygu durumunu rahatlıkla hatırlayabilir. Çocuk, bisiklet sayesinde, yaşadığı çevrenin her köşesine olanca merak ve hürriyet hisleri ile gider ve bu, o an için belki fark edilmeyen ama kişi üzerinde derin etkileri olan bir olaydır. İnsan büyüdükçe tesiri azalsa da, gelişim çağlarında, özgürlük ile ilgili bu süreçlerin sağlıklı bir şekilde yaşanması çok önemlidir.

Yetişkinlikte de, benzer duygusal sıçramalar yaşanır. Özellikle eski çağları göz önüne alırsak, insanın özgürlük duygusunu yaşamasına olanak tanıyan unsur, bir başka canlı ile kurduğu, tarihin gördüğü en verimli ortaklıkta kendini gösterir. Atın evcilleştirilmesi ile elde edilen hareket serbestliği, insanın daha önce çocukluk çağlarında deneyimlediği özgür ruh hâlinin tekrar yakalanmasını sağlamıştır. Kişi üzerinde ortaya çıkan bu duygu, giderek toplumu ve sonra da kültürü sarmalar. Aynı etkiyi su taşıtları, tiren, uçak vs. gibi toplu ulaşım araçlarının, insanın duygu dünyasında yarattığı değişimlerde de gözlemleriz ama atın yeri, kültür tarihinde bıraktığı derin izler nedeni ile eşsizdir. Bugüne gelirsek, motosiklet sürmenin, farklı coğrafya ve kültürlerde, özgürlük hissi ile ilişkilendiriliyor olması tesadüf değildir. Çok uzak mesafeleri tarihte olmadığı kadar hızlı katedebilmemize rağmen, iki tekerleğin üzerinde yol almanın verdiği hazzı diğer ulaşım şekilleri ile elde etmek zordur. Hem taşıdığı sembolik anlam hem de uygulama açısından karşılaştırdığımızda, ata binmenin yerini günümüzde motosiklet sürmek almıştır diyebiliriz. At ve motosiklet, insana, başka vasıtaların veremediği bir şeyi sunmaktadır ki o da hareketin denetlenmesidir. Belki diğer araçlar gibi, birkaç dakika içinde yüzlerce kilometre yol almak mümkün değildir motosiklet ile ama sürücü (binici), kullandığı aygıtın hareketleri üzerinde çok daha fazla hâkimiyet sahibidir. Bu da gösteriyor ki, hareketin yönetilebilirliği, özgürlük hissinin temel kaynağıdır. Eylemlerimiz üzerinde denetim gücümüz olduğunu düşündüğümüz zamanlar, özgürlük duygusu da açığa çıkmaktadır. Atın evcilleştirilmesi ve bağlantılı sosyo kültürel gelişmeleri, bunların insanda oluşturduğu yeni ruh hâli ile birlikte değerlendirmemiz gerekir. Bu zihin durumunu ele almadan, at üzerinde devrim yapan toplulukların, insanlık tarihindeki yerini tutarlı şekilde kavramak mümkün olmayacaktır.

Yerleşik hayat çoğu zaman, eldekileri muhafaza etme duygusunu güçlendirir ve yerleşim dışında kalan insanları “yabancı” (öteki) olarak görmeye teşvik eder. Tutucu toplumların en göze çarpan özelliklerinden biri, dış dünya ile bağlantının zayıf olmasıdır ve yerleşik düzenin bu duruma etkisi yadsınamaz. Bilmediğimiz veya tanımadığımız ne varsa, bize her zaman korkutucu gelmiştir. Bu nedenledir ki, yerleşik hayat süren, etkileşime en açık toplumların bile işin doğası gereği “tutucu” oldukları noktalar vardır. Helen kent kültürü konumuz açısından iyi bir örnek oluşturur. Ege'nin antik kentleri, insanlık tarihinin en parlak düşünürlerini yetiştirmiş ama yerleşik olmanın getirdiği tutuculuktan da kaçamamıştır. Sokrates'i ölüme götüren süreç bu açıdan dikkat çekicidir ama biz bu veya benzeri siyasi ayak oyunlarına değil, daha kavramsal bir zemine vurgu yapacağız.

Bugün pek çok kültürde “büyük düşünmek”, yüksek bir hedefi veya amacı olmak anlamına gelir. Bu yönüyle tartışmasız olumlu bir nitelemedir. Oysa Helen kültüründe, büyük düşünmek*, olumsuz ve dolayısı ile sakınılması gereken bir durum olarak kabul ediliyordu. Bir ölümlü, haddini aşan hayallere kapılamazdı, aksi takdirde, ahlaki bakımdan küçük görülen bir davranış sergilemiş olurdu. Bu bakış açısı, toplumun geneline sirayet etmiş gibidir. Gerek efsaneler gerekse siyasi yaşam, bu kavramın sembolize edildiği sayısız örnek ile doludur. İkarus'un güneşe yaklaşıp kanatlarındaki balmumunu eritmesi gibi, bazı haddini bilmez hayalperestler yüzünden kenti ayakta tutan unsurları kaybetme korkusu, böyle bir değer yargısının oluşmasına neden olmuş olabilir. Bu tür bir ruh hâli, ister istemez kültürel sonuçlar da doğuracaktır. Örneğin, uzun zaman boyunca (Pers tehlikesine karşı bile), Helen kent devletleri “tam olarak” bir araya gelememiştir. Doğal olarak, bu durumun pek çok sebebi var. Siyasi ve idari bakımdan birleşik bir Helen coğrafyası için, “büyük düşünmek” gerekirdi fakat görüldüğü üzere, Helen dünyasında bu tür yaklaşımlar hoş karşılanmıyordu. Helen coğrafyasının ancak M.Ö. 3. yüzyıldan sonra ve üstelik bir “Makedon” tarafından tek bir siyasi merkez etrafında bir araya getirilmiş olması, vurguladığımız çerçeveden baktığımızda oldukça ilginçtir.

Göçebe toplumları incelediğimizde ise, bambaşka bir ruh hâli ile karşılaşırız. Yerleşik düzenin yarattığı tutuculuk, yerini daha esnek bir dünya görüşüne bırakır. Yüksek uyum yeteneği bu yaşam tarzı için elzemdir. Dolayısı ile, göçebe bir toplumun başkalarını “ötekileştirme” lüksü olamaz. Doğalarının vazgeçilmez unsuru olan hareket kabiliyeti, özgürlük duygusunun yanı sıra, cesaret ve “büyük düşünme” alışkanlığını da beraberinde getirir. Büyük düşünmek, göçebe kültürün en çarpıcı özelliklerinden biridir. Timuçin (Cengiz Han), bilindiği üzere, tarihin en görkemli imparatorluklarından birinin kurucusudur. Bu başarısını, yalnızca doymak bilmez iştahına değil, aynı zamanda bağlı olduğu kültürün düşünce ve inanç sistemine borçludur.

Bozkırın göçebe toplulukları, yaşadıkları çevrenin üst düzeydeki rekabet ortamı içerisinde, iki temel konuda kendilerini oldukça geliştirdiler. Uzlaşma (siyaset) ve çatışma (savaş). Tarımcı toplumların tarihine göz attığımızda, birbirinden farklı topluluklar arasında toprak paylaşımının büyük bir sorun olmadığı anlaşılmaktadır. Yerleşime uzak toprakların denetimi çok güçtür ve kimse bu riski göze alıp, tarım yapmak adına böyle bir mücadeleye girmez. Oysa hayvancılık yapan topluluklar için, toprak, sürülerin beslenmesi için gerekli otlak arazi demektir. Sürünün bekası için nerede uygun otlak var ise oraya gidilmek zorundadır. En iyi otlakları kimin kullanacağı, sürülerin güvenliğinin garantisi vs. gibi konular, insanlar için ölüm kalım meselesiydi ve ancak uzlaşarak veya çatışma yolu ile hallediliyordu. Rekabetin yoğun olduğu bir çevrede, çatışma, bütün taraflar için aynı anda hem sakınılması hem de hazır olunması gereken bir durumdu. Göçebe topluluklar, siyaset yolu ile ortak paydalara sahip olmanın değerini çabuk kavramıştır. Uzlaşmak, bir anlamda “birlik” olmak demekti. Birlik olmadan ne bozkıra ne de obaya huzur ve mutluluğun gelmeyeceğini en keskin yoldan öğrenmişlerdi. Bozkırın dışına çıktıkları zaman da bu bakış açısını sürdürdüler. Yeryüzüne huzur gelecek ise, tüm insanların tek bir çatı altında toplanması gerekiyordu. Bu ister uzlaşma yolu ile ister savaşarak olacaktı ama nihayetinde erişilmesi gereken kutsal bir amaçtı. İnsanlığa yönelik bu tür bir tasavvur, hiç kuşkusuz, büyük düşünmeyi bilenlerin ürünüdür.

Cengiz Han, dünyayı kılıç zoruyla birleştirmeyi denemiş olsa da, açıktır ki bu hayalini gerçeğe dönüştürmek için gerekli donanıma ne kendisi ne de emrindeki devlet örgütü sahipti. Elde ettikleri toprakların çoğunda olumsuz, yıkıcı etkiler bıraktılar. Bununla beraber, tarihçilerin çoğu, Moğol egemenliğinin Doğu ve Batı arasındaki ilişkileri canlandırdığı ve bu süre boyunca bir tür “Moğol Barışı” yaşandığı konusunda hemfikir görünüyor. Göçebe Türkler, uyum yeteneği açısından Moğollara nazaran daha başarılıdır. Göç ettikleri yerlerde, varlıklarını yalnızca güç kullanarak sürdürmediler. Yerli halk ile yakın ilişki kurmaktan çekinmedikleri için, kültürel açıdan yeni olasılıkların önü açıldı. Göçebe Türkler kadar, çok sayıda devlet kurmuş bir başka halk bulmak zordur. Sahip oldukları bu özellik, siyasi örgütlenmenin önemini en iyi şekilde öğrendikleri bozkır kültüründen gelmektedir. Hayvancılık ve tarıma dayalı ekonomi, birbirini tamamlamaya elverişli sistemler olduğu için, bu iki yaşam tarzının yoğun etkileşim içine girmesi, daha büyük yapıların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu nedenledir ki, göçebe Türklerin yerleşim merkezleri ile sıkı ilişkiler kurması zor olmamıştır.

Moğol ve Türk toplulukların kültürel uyum konusunda birbirlerinden farklı olmasının nedenleri bizim için önemlidir. Bu iki topluluk bozkır kültürünün temsilcileridir ve pek çok ortak noktaya sahiptirler. Bununla birlikte, tarih boyunca Moğolistan, hem coğrafi hem de kültürel açıdan yalıtılmış bir bölge olduğu için, Moğolların farklı kültürlere yönelik tecrübesi çok fazla gelişmedi. Moğolistan'ın büyük bir bölümü bozkır ve çöl ile kaplıdır. Bu koşullara sahip bir coğrafyada kültürel çeşitliliğe rastlamak pek mümkün değildir. Tarihsel süreç içerisinde, benzer coğrafya ve kültürü paylaşmış olmalarına rağmen, Türklerin batıya doğru hareketi, iki topluluk arasındaki temel farklılığı yaratmıştır. Göçebe Türkler, daha fazla etnik ve kültürel çeşitliliğin olduğu bölgelere yerleşerek, kültürel uyum yeteneklerini geliştirdiler. Bu açıdan belirtmek gerekir ki, Moğollar, bozkır kültürünün daha arkayik (eski) bir türünü temsil etmektedir. Benzer bir durumu Helen kültüründe bulabiliriz. Sıparta benzeri devletler, Helen kültürü açısından çok farklı bir karakter yapısına sahipti. Helen Uygarlığı, tepe noktasına, İyonya Bölgesi'ndeki (Batı Anadolu'nun bir bölümü) kentler ve Atina devleti vasıtasıyla ulaşmıştır. Sıparta ve benzeri Helen kentleri ise, Antik Çağ öncesi yaşayış biçimini daha fazla muhafaza ediyordu ve bu nedenle arkayik özellikler taşıyorlardı. Ticaret, edebiyat, felsefe ve bilimlerin pek fazla gelişme sağlayamadığı bu kentlerdeki toplumlar, içine kapalı bir karaktere sahipti. Yabancılar ile karışmıyor ve mevcut durumlarını korumaya çalışıyorlardı. Keza Moğollar da sürdürdükleri bozkır hayatını değiştirme konusunda son derece tutucuydu. Yabancı kültürlere uyum sağlamak veya karşılıklı etkileşime geçmek kolayca yapabildikleri bir durum değildi. Doğal olarak, bu karakter yapısı, kurdukları siyasi örgütlerin kaderini doğrudan etkilemiştir.

Muhafazakâr olanları dışarıda bırakırsak, göçebe toplulukların, karşılaştıkları kültürlerin gelenek ve göreneklerini benimsemekten çekinmediğini belirttik. Bu kayda değer özellik, bazen haksız değerlendirmelere konu olmaktadır. Göçebelik, yerleşik hayat tarzı ile kıyaslandığında, “köksüz” addedilir ve yapısal anlamda çözülmeye daha elverişli olduğu varsayılır. Bu yüzden, “baskın” niteliklere sahip yerleşik kültürün, göçebeleri kendi içinde sindirmesi doğal kabul edilir. Oysa söz konusu durumda, bir topluluk, çeşitli nedenlerden ötürü, o güne kadar sürdürdüğü yaşam tarzını değiştirme gereksinimi duymaktadır. Bu geçişin nedeni, yerleşik kültürün karşı konulmaz cazibesi değildir. Göçebe bir topluluk, örneğin Anadolu Türklerinde olduğu gibi, yeni geldikleri coğrafyada eski yaşam tarzını sürdürme olanağı bulamaz ise, değişim geçirmek zorunda kalır. Bozkır kültürünü Anadolu coğrafyasında yaşamak güç bir iş olacağından, yerleşik düzene geçmek daha uygundu. Göçebe Türkler, Anadolu'daki şehir kültürünü hem insan kaynağı hem de sahip oldukları ilim ve sanatlar ile besleyip canlandırdılar.

Yerleşik yaşam tarzına doğru bir geçiş başladığında, elbette bu kültürün unsurları daha fazla benimsenecektir. Tam tersini hayal edelim; yerleşik bir topluluğun göçebe bir hayat sürmek zorunda kaldığını varsayalım; bu sefer de göçebe kültürün özellikleri baskın çıkacaktır. Bu geçiş süreci de, göçebe kültürün daha “yüce” değerlere sahip olmasından değil, koşulların zorlaması ile gerçekleşir. Verdiğimiz örnekte olduğu gibi bazı kültürler, yeni koşullara uyum sağlamakta diğerlerine oranla daha başarılıdır. İnsanlık tarihinde göçebelikten yerleşik düzene ve aynı şekilde yerleşik yapıdan göçer hayat tarzına sayısız geçiş olmuştur. Sonuç itibari ile, tarihsel bakışın önyargılarla dolu olduğunu unutmamalı ve yaşam biçimlerini kıyaslarken dikkatli davranmalıyız.

Şüphesiz, yerleşik hayata geçiş ve tarımsal üretim, uygarlık yolunda atılmış önemli adımlardır fakat gözden kaçırılmamalıdır ki, bu başarıyı gösteren topluluklar, bir zamanlar “göçebe” yaşam tarzına sahiptiler. Göçebe kavramını “hareketli” toplulukların tümünü ifade etmek için kapsayıcı şekilde kullandığımızı vurgulamak gerekir. Daha önemlisi, yerleşik olmak, göçebe toplulukların, farklı iklim ve çevre koşullarını deneyimlemesi sonrası ortaya çıkmıştır. Kısacası, yerleşik düzen, göçebe hayat tarzının bir sonucudur. Uygarlık, bu iki yaşam biçiminin etkileşimi ile varlık bulur.

Göçebe kavramını kültür tarihi içerisinde kısaca değerlendirdikten sonra, asıl vurgusunu yapmaya çalıştığımız, ulaşım yeteneğinin önemi konusuna geri dönebiliriz. Somut bir örnek üzerinden gitmek daha faydalı olacaktır.

Matematikteki “ters işlem” yöntemini kültür tarihi üzerine yaptığımız yorumları anlaşılır kılmak için kullanabiliriz. Bir binek hayvanı olarak atın, uygarlığın gelişmesine önemli katkı sağladığını ileri sürdük. Bu yorumun ne ölçüde tutarlı olduğunu sınamak mümkün. Ortaya attığımız önermeyi tersinden kanıtlamaya çalışalım. İnsanlık tarihinde at olmasaydı nasıl bir süreç yaşanırdı? Yeni Dünya (Amerika kıtası), konumuz ile ilgili bize eşsiz bir deneyim sunmaktadır. Amerika, İspanyollar tarafından keşfedildiğinde yerli halk at, eşek ve deve gibi hayvanların varlığından habersizdi. İspanyolların kıtayı istila etmesinde, yerli halk üzerinde korkutucu bir etki yaratan at, önemli rol oynamıştır. Cerıd Daymınd, dilimize de çevrilen “Tüfek, Mikrop ve Çelik” adlı eserinde, yerli halka karşı, atın nasıl etkin bir silah olarak kullanıldığını pek çok kez vurgular. At, kitapta çoğunlukla bir savaş aracı olarak takdim edilmekte ama göreceğiz ki konu çok daha derine inmektedir. Daymınd'a göre, yerli halkın İspanyollara boyun eğmesinin ana nedeni, kıtanın coğrafi özelliklerinde yatıyordu. Avrupa ve Asya kıtaları (yani Avrasya) doğu batı yönünde, Amerika ise kuzey güney doğrultusunda uzanmaktadır. Doğu batı yönünde yani aynı enlem üzerinde iklim ve bitki örtüsü benzerlik gösterdiği için, Avrasya'da farklı bölgelerde yaşayan topluluklar arasında “etkileşim” daha kolay gerçekleşiyordu. Amerika kıtası ise bunun tam tersidir. Yeni Dünya'nın çevresel özellikleri, kıta üzerinde değişik bölgelerde yaşayan topluluklar arasında oluşabilecek her türlü alışverişe ket vuruyordu. Kültürler arası temasın az olması, yeni gelişmelerin önünü tıkadı. Coğrafyanın dayattığı koşullar, Amerika'da uygarlığın belli bir seviyenin üzerine çıkmasına mani olmuştur. Bu nedenle, yerli topluluklar, İspanyollara karşı pek fazla direnç gösteremediler. 

Cerıd Daymınd'ın iki farklı kıtadaki insanların buluşmasına yönelik tespitleri kabaca böyle özetlenebilir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Daymınd'ın tarihsel olaylara yaklaşımı övgüye değerdir. Kültürlerin oluşumunda görev yapan mekanizmaları saptamaya odaklanması, onun, geçmişi verimli bir bakış açısı ile yorumlamasına olanak sağlamıştır. Tespitlerinin pek çoğu akla yakın ve sağlam verilere dayanır. Büyük resmi ortaya çıkarmak ister ve başarılı da olur ama bunu yaparken bazı önemli ayrıntıları gözden kaçırmaktadır. Özellikle uygarlık tarihi açısından, bozkır kültürünün yüklendiği işlevi fark etmiş değildir. Göçebe yaşam tarzı ile ilgili olarak, eskiden kalma önyargıların bir benzerini, yaptığı değerlendirmelerde gözlemleriz.

Daymınd, uygarlığın evrimi ile ilgili genel görüşlerini, Amerika ve Avrasya'da gelişen kültürlerin bir karşılaştırmasını yaparak ortaya koyar. Yeni Taş Çağı (Neolitik: M.Ö. 10.000-5000 arası), insanların ilk kez yerleşik hayata geçip besin üretimine (tarım) başladığı dönemdir. Bu yaşam tarzının en eski örnekleri Avrasya'da bulunmuştur. Amerika kıtasındaki topluluklar, bu evreye daha geç bir dönemde ulaşır. Daymınd, bu durumun olası nedenlerini kitabında tutarlı şekilde tasvir eder. Yaptığı varsayımlardaki temel vurgu, coğrafyanın kültür üzerindeki “belirleyici” etkisine dayanır. Bununla beraber, ortaya attığı tez, Bakır Taş Çağı (Kalkolitik, M.Ö. 5000-3000 arası) ile başlayan maden devirlerini ve sonrasındaki süreçleri açıklamakta yetersiz kalır.

Günümüzden yaklaşık 7000 yıl önce, insanlık tarihinde önemli bir dönüşüm başladı. Kültürü biçimlendiren temel koşullar değişti. İnsan toplulukları arasında etkileşim artarken, coğrafyanın kültür üzerindeki etkisi azaldı. Apaçık bir ters orantı söz konusudur. Bu durum bize oldukça sıradan gelebilir. Ne de olsa içinde yaşadığımız çağ, toplumlar arasında çok çeşitli kavram, değer yargısı ve nesnenin sürekli dolaşım halinde olduğu bir seyrüsefere maruz kalmış durumda. Günümüzde, kültür kökenleri birbirinden çok uzak iki toplum arasında bile pek çok ortak nokta bulunabiliyor. Hiçbir toplum, her şeyi kendi başına keşfetmek zorunda değil artık. Coğrafyanın dayattığı koşullara karşı, tarihte hiç olmadığı kadar yüksek bir direnç ortaya konmaktadır. Yeryüzünün coğrafi bakımdan elverişli olmayan pek çok bölgesinde, bugün gelişmiş uygar toplumlara rastlamak mümkün. Anlaşılan o ki, çağdaş yaşamın en belirgin özelliklerinden biri, başkalarının deneyimlerinden yararlanmaktır. Tüm bunlar, ulaşım ve iletişim araçlarının bize sağladığı yüksek haberleşme kabiliyetinin bir neticesidir. Bakır Taş Çağ ile birlikte, atın evcilleştirilmesi, betimlemeye çalıştığımız gelişmelerin önemli başlangıç noktalarından birini oluşturur. Yeni Taş Çağı boyunca, toplumlar arasında sınırlı ölçüde bir etkileşim söz konusuydu. Atın binek hayvanı olarak kullanılması, ulaşımda bir devrim yarattı ve kültürlerin birbirine olan “erişimi” görülmemiş boyutlara ulaştı. Daymınd, kitabında bu yeni dönemin sonuçlarına vurgu yapar ama nedenleri konusunda çok açıklayıcı değildir. Özellikle Mezopotamya ve İngiltere arasında yaptığı tarihsel kıyaslama dikkate değerdir. Bakır Çağ ile birlikte, ne tür bir döneme girildiğini anlamamız açısından yol göstericidir. Bu karşılaştırmaya göre, İngiltere topraklarında ilk köylerin oluşumu (yerleşim demek daha doğru) ve besin üretimine geçiş, Mezopotamya'dan 5000 yıl sonra başlamıştır. Bakır ve tunç aletlerin yapımı 2000, demirin yaygın olarak kullanılması ise 250 yıl arayla gerçekleşir.* Bu veriler, dünyanın giderek küçülmeye başladığını çarpıcı şekilde tasvir eder. Rastlantı olmasa gerek, atın yaygın olarak kullanılması ile kültürel devrimlerin etrafa serpilme hızı birlikte artmaktadır.

Onaltıncı yüzyılın ilk yarısına, Yeni Dünya'nın yerli halkları ile İspanyolların karşılaşmasına geri dönelim. Avrupalıların ünlü Toledo çeliğinden yapılmış silahları, üzerine bindikleri korkutucu atlar ve taşıdıkları öldürücü mikropları vardı. Tüm bunlar, yerli halkın Avrupalılar karşısında uğradığı yenilginin nedenleri olarak kabul edilebilir ama gerçekte savaş çok önceden kaybedilmişti. Kuzey Amerika'nın geniş otlaklarında, son yabani at çifti de (Equus ferus) ortadan kalkınca (M.Ö. 8000 civarı),** kıta üzerinde gelişmekte olan kültürlerin kaderi de yazılmış oldu.

Yabani atların neslinin tükenmesi ile birlikte, Amerika kıtasında binek hayvanı olmaya elverişli canlı kalmadı. Bu sebeple yerli topluluklar, karada gerçekleşen en büyük ulaşım devrimini -Avrupalılar gelene kadar- hiç yaşamadı. Kültürler arası temas, oldukça sınırlı bir çerçeve içinde gerçekleşti. Oysa Avrasya halkları bu büyük devrimin sonuçlarını kabaca 5000 yıldır yaşamaktaydı. Henüz tam olarak bilinmese de, yabani atın Amerika kıtasında neslinin tükenmesi, aşırı avlanma veya çevre şartlarındaki ölümcül değişiklikler nedeniyle gerçekleşmiş olabilir. Netice itibari ile, coğrafyanın genelinde kültürel açıdan zamanın akışı çok daha yavaş bir seyir izlemiş oldu.

Yüzeysel bir karşılaştırma yapmak gerekir ise, Avrupalılar geldiğinde Yeni Dünya'nın en gelişmiş toplumları, Avrasya'da Eski Çağ boyunca etkin olmuş belli başlı kültürlerin seviyesinde bulunuyordu. Belki de erken gerçekleşmiş bu karşılaşma, insanlık ve uygarlık adına maalesef hiç de olumlu neticelenmedi. Avrupalılar, karada ve denizde hızlı şekilde hareket edebiliyordu. Yazıyı etkin şekilde kullanmaya ve gelişmiş araç gereçlere sahip olmaya yetecek kadar uygarlık sahibiydiler. Diğer yandan, karşılaştıkları yabancı kültürlere zorbalık yapacak kadar medeniyetten yoksun oldukları da bir gerçekti. Avrupalı, yeni keşfettiği kıtayı anlamak değil, kendine benzetmek için elinden geleni yaptı. Bu talihsiz eğilimin kökü, yerleşik hayatın oluşturduğu tutucu bakış açısından gelir ve nihayetinde özsevici (narsist) bir toplum yaratır. Avrupa'nın kültürel atmosferinde biraz daha “göçebe” unsur olsa, Yeni Dünya'nın fethi daha acısız bir seyir izler miydi? Bunu hiç bilemeyeceğiz ama açık olan bir şey var ki, yabancı düşmanlığının giderek arttığı günümüz Avrupa'sına çok katkısı olurdu.

Ne ilginçtir, Yeni Dünya'nın kuzeyi, binlerce yıl yoksun kaldığı ulaşım devrimini çok hızlı bir şekilde yaşama olanağı bulmuş ve Yaşlı Kıta ile arasındaki açığı epey çabuk kapatmıştır. Sanayi devrimini Avrupa'daki çoğu ülkeden sonra yaşamasına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri, neredeyse yüzyıl gibi bir süre içerisinde dünyanın kalburüstü devletlerini geride bırakmıştır. Bugün dünyanın en güçlü ekonomilerinden biridir ve bilim üretiminde de en üst sırada yer almaktadır. Ondokuzuncu yüzyıla kadar büyük ölçüde tarıma dayalı ekonomiye sahip bir ülke çıtayı nasıl bu kadar yükseltebilmiştir? Onaltıncı yüzyılda İspanyollar kıtaya sınırlı sayıda at getirebilmişlerdi. İlerleyen dönemlerde diğer koloni faaliyetlerinin de bir sonucu olarak kıtaya daha fazla at taşındı. Onsekizinci yüzyıldan itibaren at arabası ve at biniciliği kayda değer ölçüde arttı. Ondokuzuncu yüzyılda at ekonominin en önemli güç kaynağı haline geldi. Toplumun çok farklı kesimleri atın sağladığı olanaklardan faydalanabiliyordu ki bu uzun vadede büyük fark yaratacak bir durumdu. Yine bu yüzyılda yeni bir ulaşım sistemi olan demiryolları devreye girdi. Raylı sistemin yaygınlaşması ile ata olan ihtiyaç da çoğaldı çünkü ekonominin canlanması ile birlikte dolaşımda olan mal ve insanların sayısı artıyordu. Bunların tiren istasyonlarına ulaşımını sağlayan en önemli araç ise attan başkası değildi. Amerika Birleşik Devletleri'nin güçlenmesi takip edilen akılcı ulaşım politikaları sayesinde mümkün olmuştur ve at bu noktada yine eşsiz bir rol üstlenmiştir. Sığır çobanlarının (kovboylar) ülkesinden, dünyanın bir numaralı sanayi ve bilim devine evrim bu değerler üzerinden gerçekleşir.

Aynı dönemlerde Eski Dünya'da ise koşullar çok başkaydı; binlerce yıldır atın sağladığı ulaşım devriminden yararlanılmasına rağmen, atın kullanımı zaman içinde giderek sınıfsal, bürokratik ve bağnaz geleneklerin yarattığı kısıtlamalara maruz kalıyordu. Örneğin Japonya'da Samurayların seçkin olanları dışında ata binilmiyordu; benzer şekilde, Osmanlı Devleti'nin başkentinde padişah ve yüksek rütbeli birkaç devlet görevlisi hariç ata binilmesine izin verilmiyordu. Keza Avrupa'da atın kullanımı aristokratların ve derebeylerin yani belli bir toplumsal kesimin tekeli altındaydı. Bunu yapmayan Yeni Dünya yükselmiş, elindekinin kıymetini bilmeyen Eski Dünya ise okyanus ötesinde yükselen yeni bir devletin önlenemez yükselişine şahit olmak ile yetinmiştir. Biz Türklerin sık kullandığı bir tabir ile özetlemek gerekir ise; atı alan Üsküdar'ı geçmiştir.

Atın evcilleştirilmesi sayesinde, Avrasya'da meydana gelen büyük devrim, bu konuda uzmanlaşmış bazı küçük toplulukların, uygarlık havuzuna bıraktıkları eşsiz bir hediyedir. Olasılıkla yaşam koşulları, onları bu hayvanla yakınlaşmak zorunda bırakmıştı ama aynı coğrafyada bu yolu seçmeyen topluluklar da vardı. Demek ki, burada ayrı bir hak teslimini yapmak zorundayız. Atın evcilleştirilmemesi veya bu gelişmenin çok daha geç bir zamanda gerçekleşmesi mümkün olabilirdi. Bu durumda, şurası kesin, insanlık bugün çok daha farklı bir noktada duruyor olurdu. Daha açık ifade edelim; elinizde tuttuğunuz kitabın yazılmasını ve başkaları tarafından okunmasını sağlayan koşullar hiç gerçekleşmeyebilirdi; hem de sadece dört ayaklı güzel bir hayvanın ehlileştirilmemesi yüzünden. Bu devrim nasıl başarılmıştı? Yabani atlara yakın yaşıyor olmak, onları evcilleştirmek için yeterli neden olmasa gerek. Evcilleştirme işlemi, zaman ve istikrar gerektiren bir süreç. Aksi halde, Avrasya'nın hemen her yerinde bulunan yabani atların, birbirinden bağımsız topluluklarca evcilleştirilmesi kaçınılmaz bir olgu olurdu. Oysa bu vahşi sürülerin, ilk kez, bazı küçük topluluklarca ve belli bir bölge içinde, besicilik ile başlayan bir evcilleştirme işleminden geçtiğini biliyoruz. Bu hayat tarzı, belli başlı topluluklarca başarılı bir şekilde sürdürülmüştür. Böylece, evcil atlar ve evcilleştirme yöntemleri Avrasya'nın geri kalanına yayılmış gibi görünüyor. Kısacası, atın evcilleştirilmesi aynı tarım devriminde olduğu gibi rastlantısal bir olay değildir ve bozkırda yaşanmış ölüm kalım mücadelesinin bir neticesidir. Daha önce at dışında bir hayvanın binek hayvanı olarak kullanılmadığını düşünürsek, olayın önemi daha iyi ortaya çıkar. Bir hayvanı binek aracı olarak kullanma fikri nereden bakılırsa bakılsın sıra dışıdır ki sonuçları da öyle olmuştur. Örneğin Afrika kıtasında, at olmasa bile zebra sürüleri vardı ama yerli halk onları bu şekilde kullanma gereği duymamıştır. Afrika özelinde belirtmek gerekir ise, insanın yakın çevresindeki mevcut (faydalanmaya uygun) canlı çeşitliliğindeki bolluk, onun tek bir tür üzerinde giderek daha fazla uzmanlaşmasını engellemiş olabilir. Bir zebrayı ehlileştirilip binek hayvanı olarak kullanmanın mümkün olduğunu biliyoruz. Dolayısı ile zebra türünün evcilleştirmeye engel teşkil eden özellikleri olduğunu ileri süremeyiz. Ne var ki, Afrika kıtasında buna ihtiyaç duyacak (bunu akıl edecek) topluluklar hiç var olmamıştır. Madem öyle, selam olsun bozkırın ilk binicilerine!

Ulaşım kavramı ile başlattığımız düşünce zincirini artık kapatabiliriz. İnsana, coğrafyaya ve bilgiye erişme amacıyla yapılan ulaşım eylemi, elbette uygarlık serüveninin ayrılmaz bir parçasıdır. Ulaşım yeteneği, tarihin her döneminde olduğu gibi gelecekte de toplumların kaderini belirlemeye devam edecektir.

Şimdi, “uygar” ve “uygarlık” kavramları üzerinden sürdürdüğümüz düşünce akışına geri dönelim. Bu noktada, sorgulamamızda uymamız gereken bir ilkeyi hatırlatmak önemlidir. “Uygar olanı” açıklama çabamızda, tespit ettiğimiz “uygar” öğelerin, birbirleri ile “çelişmemesi” önemli bir şarttır. Kuramsal yaklaşım, zaten bu türden bir çelişkinin olmasına izin vermez. İster bilimsel ister felsefi bir “kuram”dan bahsediyor olalım, kuramı oluşturan ilkelerin birbiriyle çatışmaması zorunludur. Kuram ile çelişen olguların olması ne kadar doğal ise (kuramsal gelişme için şart olan bir konu), kuramı oluşturan ilkeler arasındaki karşıtlık da, o derece bir tuhaflığa delalettir.

Örnekler çoğaltılabilir ama “uygar” olanın ne olduğu konusunda artık basit bir tanıma sahibiz. “Uygar” olandan yola çıkarak, “uygarlık” kavramının içini doldurmak daha kolay olacaktır. Uygarlık, uygar olan öğelerin toplamından ibaret bir sosyal yapı aslında. Bir toplumun veya kültürün uygarlık seviyesinde olduğunu söyleyebilmemiz için uygar olarak tanımladığımız unsurların pek çoğuna sahip olması gerekir. Uygar öğelerin niceliği konusunda bir ölçüt koyulamaz elbet ama bahsettiğimiz unsurların birbirini doğurduğunu da vurgulamak gerekir. Buna rağmen, “uygarlık” sınıfına giren kültürler içinde de, uygar öğelerin nitelik ve nicelik değerlerine bağlı olarak bir sıralama veya alt sınıflama yapmak mümkün. Burada böyle bir çaba içinde olmamıza gerek yok çünkü konumuzun esası karşılaştırmalı uygarlık tarihi değil. Uygarlık kavramı üzerine çizdiğimiz bu basit çerçeve sadece, Helen kültürü ile ilgili sözlerimizin havada kalmaması adına önemlidir.

Uygarlığın, farklı kültürlerin kaynaşarak, anlamlı bir bireşim (sentez) oluşturması sonucu meydana geldiğini daha önce vurguladık. Bu toplumsal ve tarihsel gerçek, yukarıda “uygar” kavramını irdelerken ortaya koymaya çalıştığımız yapı ile de örtüşmektedir. Farklı topluluklar, birbirleriyle karışarak ve yeni bir bütün oluşturmak sureti ile sahip oldukları uygar öğeleri tek çatı altında birleştirirler. Bu karışımın kimyası tutar ise, insanlık adına önemli ve sonradan bizim “uygarlık” olarak nitelendirdiğimiz kültürel sıçrama gerçekleşir.