Assoslu Filozof Kıleğantes, Helenistik Dönem ve Hıristiyanlık
M.Ö. 330 yılında Assos'da doğdu Kıleğantes. O dünyaya geldiğinde, Artistoteles'in Assos'taki macerasının üzerinden aşağı yukarı 16 yıl geçmişti. Hermeyas ve Aristoteles'in ardından Assos'ta kayda değer bir kültürel atmosferin oluştuğunu tahmin edebiliriz. Bu görüşümüzü Kıleğantes gibi felsefe tutkunlarının ortaya çıkması destekler. Kıleğantes, güçlü bir bedene sahipti ve boksörlük yapıyordu; ancak memleketinde felsefe rüzgarları estiren filozofların zihinleri ateşleyen tesirinden kurtulamamıştı. Fakir bir aileden geliyordu. Cebinde çok az bir para ile Atina'nın yolunu tuttu. Burada ünlü Sutoğa Okulu'nun kurucusu filozof Zenon'dan dersler almaya başladı. Felsefe eğitimini sürdürürken geçimini sağlamak için çeşitli işlerde çalıştı. Kıleğantes'ten bahsetmemizin nedenlerinden biri de felsefeye duyduğu tutkunun yoğunluğudur.
Felsefe etkinliğinin, bir avuç yüksek sınıftan insan arasında gerçekleştiği yönündeki genel görüş, Antik Çağ dünyasına ait yanılgılarımızdan biridir. Oysa Kıleğantes ve felsefe tarihinde yerini almış pek çok filozofun, toplumun yüksek tabakasından gelmediği bir gerçektir. Bu olgu, Helen toplumunda varlık bulan eğitim atmosferiyle yakından ilgilidir.
Kıleğantes*, Zenon'dan sonra Sutoğa Okulu'nun başına geçti. Zenon'un felsefe anlayışının iyi bir takipçisi oldu. Bunun yanında, sutoğa düşüncesine dinsel, özellikle de bir tür tek tanrı inancı getirdiğini söylemek yanlış olmaz. Zenon'un da benzer yaklaşımları vardı ama Kıleğantes'in düşüncesinde dinî doku daha baskındı. Ahlak anlayışına ve felsefi fikirlerine sağlam bir şekilde bağlı kalması, çevresinde saygı uyandırmıştı. Kıleğantes ve sonrasındaki düşünce akımlarından anladığımız üzere, Hıristiyanlık gibi tek tanrı düşüncesine sahip, dönemine göre bazı açılardan devrimci nitelikteki bir toplumsal/dinî hareketin temeli, Helen kültüründe oluşmuştur. Helen kültürünün etkisini iki başlıkta toplamak mümkün. Bunlardan ilki, Kıleğantes gibi düşünürlerin din ve felsefeyi birbirinin içine geçiren, düşün alanında cereyan eden etkidir. Diğeri ise, Helen kültürünün özellikle Aleksandıros (Büyük İskender) sonrasında, büyükçe bir coğrafyaya yayılmış olmasıdır. Bunun sonucu olarak Helen düşünce geleneği, hem coğrafi hem de hitap ettiği kitle bakımından geniş bir alana tesir etmiştir. Sutoğacıların ortak özelliklerinden biri, bugün anladığımıza benzer şekilde kendilerini birer “dünya vatandaşı” olarak görmeye olan meyilleridir. Farklı coğrafyalardan gelmelerine rağmen, Helen düşünce geleneğinin ve kültürünün birleştirdiği bu insanlar, kendilerini artık salt bir kentli veya yurttaş olmak ile sınırlandırmıyorlardı. Oysa bir kente olan bağlılık, eskiden Helen devlet modelinin önemli bir vurgusuydu. Burada sosyal bir değişimin olduğunu, siyasi genişlemenin -fiziki anlamda- düşün alanında yaratmaya başladığı dönüştürücü niteliği sezebiliriz. Toplumlar arasında kültürel düzeyde oluşan ortak paydaların artması, Hıristiyanlık gibi geniş kitleleri hedefleyen bir oluşum için uygun alt yapıyı sağlamaktaydı.
Hıristiyanlığın kurucularından biri olarak kabul edilen, İsa'nın yoluna baş koymuş Pavlos'un, Tarsos'lu (Tarsus) olması rastlantı değildir. Sutoğa felsefesinin etkin merkezlerinden biri olan Tarsos'un şair, filozof ve okulları ile ünlü olması da boşuna değildir. Hıristiyanlık anlayışının sözcüklere aktarıldığı ilk metinlerin, Helen dilinde yazılmış olmaları da kaderin bir cilvesi olarak yorumlanamaz. Aynı İslam Aydınlanması'nda olduğu gibi, İsa'nın mucizesi de belli koşulların varlığı sayesinde kendine bir yol bulabilmiştir. Kısacası Hıristiyanlık, İsa öncesi döneme uzanan bir birikimin sonucu olarak doğmuştur. Tarihsel bakış açısı, her şeyin bir marangozun ateşlediği fitil ile başladığı düşüncesini kabul edemez.
Kıleğantes ve ardılı sutoğacılar, Hıristiyanlık düşüncesinin temellerini atarak, onun filizlenip yayılması için uygun ortamı hazırladılar. Diğer taraftan, felsefenin Ege'de ulaştığı seviye, tekrarlanması zor bir nitelik arz eder. Felsefi düşünce, hiçbir zaman belli bir kültürün tekelinde olmamıştır ama kabul etmeliyiz ki, Ege, felsefenin adının konduğu bir coğrafyadır. Burada erişilen nesnel bakış açısı ve fikir zenginliğini, insanlık uzun zaman özlemek durumunda kalacaktır.
Felsefi düşüncenin içine uhrevi kaygı ve merakın girmesi ile birlikte, bir ara yol bulunmuş ve henüz cevaplanması mümkün olmayan sorulara, felsefenin ağzından yanıtlar verilmiştir. Felsefenin aşırı kurguya kaçan bir üslup içine sokulmasının, insanlık adına ne kadar yarar sağladığı tartışılır. Doğal olarak bu değişimin, Akdeniz çevresinde gerçekleşen sosyo kültürel evrim ile çok yakın bir ilişkisi vardı. Kent hayatı farklılaşıyordu ve bu ister istemez felsefe anlayışına da yansıdı. İşin toplumsal tarafı bir yana, felsefenin kendi içinde yaşadığı çatışmalar da bu konuda etkili olmuştur. Felsefe, her ne kadar Egeliler tarafından sistemli hâle getirilmiş olsa da, insanlığın binlerce yıldır evren, insan ve doğa üzerine kurguladığı düşünceler ile mücadele edebilecek bir güce sahip değildi. Felsefi düşüncenin sonucu olarak ortaya çıkan bilimler henüz serpilmemişti ve filozoflar, insanların basit görünen sorularına verecek ikna edici yanıtlardan yoksundu. Bu nedenledir ki felsefe, kendinden ödün vermeye ve başkalaşmaya mahkûm oldu.
Felsefenin inanç odaklı bir çerçeve içine itilmesi, dinsel bakış adına yararlı, nesnel düşünce için ise olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Helenistik Çağ ile birlikte felsefi metinler çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, buna karşın, felsefe üzerine nitelikli çalışmaların sayısı azalmıştı. İnsanlık ve düşünce tarihi açısından bakıldığında, Helen kültüründe erişilen felsefi birikimin kayıt altına alınmış olması büyük önem taşır. Helenler, çağdaşlarından farklı olarak, yazıyı yalnızca idari ve dinî bir araç olarak kullanmadı. Sahip oldukları kültürel birikimi yazıya aktarmak sureti ile özellikle düşün alanında ulaştıkları başarıları koruyup, yeni nesillere aktardılar. Helen kültürünün yayılması, düşünce geleneğinin korunmasına vesile olmuştur. Böylece, felsefe şirazesinden kaydırılsa bile nesnel düşünce, kendi özüne dönme olasılığını her zaman taşımıştır. Sonraki çağlarda, antik metinlerin tekrar ele alınması ile Helen kültüründe rastladığımıza benzer bir düşünsel zenginliğin yakalanmış olması, bu önermeyi destekler. Helenistik Çağ'da ilk belirtilerini gösteren ve Orta Çağ sonlarına kadar devam eden dönem boyunca felsefe, felsefe olmaktan çıkmış olsa da, böyle önemli bir uğraş tümden yok olmadığı için belki de “dua” etmeliyiz. Elbette, felsefenin bir eylem olarak ortadan kalkması mümkün değildir çünkü varlığını insanın doğasından alır. Diğer taraftan, düşüncenin sistemleştirilmesi ve keza nesnel bakış açısı, aynı zamanda bir birikim ve yöntem işidir. Dolayısı ile, felsefi düşüncenin meydana geliş şekli büyük ölçüde “kültürel” bir temel üzerine oturur. Her toplum, düşün alanında böyle bir yetiye sahip olabilir ama onu kolayca yitirebilir de. Bu konuda kanıt istenir ise eğer, bir zamanlar özgün ve evrensel fikirler üretmiş toprakların, günümüzde nasıl çoraklaştığına bakmak yeterli olacaktır.
Helen mirasının uzun soluklu olmasında etkin olduğunu düşündüğümüz bir özelliğe de bu noktada işaret etmek gerekebilir. Helen kent-devletleri tarih boyunca hiçbir zaman birleşememiştir. Kentler arasında birtakım birlikler ortaya çıkmış ama bunlar yalnızca çıkar ilişkileri üzerine kurulu geçici anlaşmalardan ibaret olmuştur. Siyasi açıdan bakıldığında bunun nedeni olarak ulus bilincinin gelişmemiş olması öne sürülebilir veya kültürde içkin olan “büyük düşünme” eksikliğinin bir yansıması olarak görülebilir. Sebepler çok farklı da olabilir ama burada konumuz bu değil. Helen kent devletleri, Helen kültürü açısından “ademi merkeziyetçi” (‘çok merkezli’ veya ‘merkezsiz’ de denebilir) bir yapı oluşturur. İşte bu yapı siyasi ve sosyal yapının uzun soluklu olmasını sağlamış olabilir. Bir benzetme yapmak gerekir ise internetin ağ yapısı ile benzerlik kurabiliriz. İnternet dediğimiz sayısal ağ örgüsü, belli bir ana merkezden dağıtılarak işlev gören bir sistem değildir çünkü icat ediliş nedeni herhangi bir büyük yıkım olduğunda (savaş, afet vs.) farklı bölgeler arasında iletişimin devam etmesini ve bilginin güvenliğini sağlamaktır. Bu yüzden bilgi farklı noktalar arasında dağıtık olarak bulunur böylece bilgiyi taşıyan bir nokta zarar gördüğünde onun açığı diğer noktalar tarafından doldurulur. Merkezi sistemlerde ise merkez zarar gördüğünde yıkım ve yok oluş kaçınılmazdır. Sistemin kendini toplaması çok daha güç olur ve daha uzun sürer. Antik dönem tarihine bu açıdan baktığımızda birbirleriyle bir türlü birleşemeyen Helen kent devletlerinin bu özelliği kültürel bakımdan onlara uzun dönemde fayda sağlamış gibi durmaktadır. Bu durum hem savaş hem de düşünce tarihi açısından bir direnç noktası şeklinde değerlendirilebilir. Bir dış düşman olduğunda bu özelliğin hem yararı hem zararı olmuştur. Diğer taraftan aynı karakteristik yapı fikirlerin özgürce dile getirilmesini ve düşünce üretme serbestliğini her zaman beslemiştir. İşler kötüleştiğinde her filzofun sığınabileceği bir başka kent olmuştur. Helen kültür tarihini ve onun uzun soluklu hikayesini bu yönden de düşünmek faydalı olabilir.
İlginç olan şudur ki, Hıristiyanlık, İslam'ın doğuşu sonrasında gördüğümüze benzer, hızlı bir toplumsal aydınlanma sürecine neden olmamıştır. Bu tespit önemlidir çünkü “aydınlanma” dediğimiz olgunun, eğitim kültürü ile doğrudan ilgili ve ancak onun “kurumlaşması” ile oluşabileceğine işaret etmektedir. Sözünü ettiğimiz kurumlaşmanın, ne tür bir niteliğe sahip olması gerektiğine ilerleyen bölümlerde değineceğiz. Bu konuda, antik Egelilerin bize söyleyecek çok sözü var.
Hıristiyanlığın, onu benimseyen toplumlara yarar sağlamadığını imâ etmek doğru olmaz. Meselemiz, Hıristiyanlığın insanlığa getirdiği yarar veya zararlara odaklı değil zaten. Burada yapmaya çalıştığımız, kültür tarihini meydana getiren süreçlerin anlamlarını sorgulamaktan ibaret. Hıristiyanlık, esasen, Helenistik dönemin bir sonucu olarak yorumlanmalıdır. Helenistik devrin genel karakteri ve temel ateşleyicisi ise, Helen kültür mirasının öğeleri üzerine kuruludur.
İslam dininin ortaya çıkışında gördüğümüz toplumsal sıçramanın bir benzerini Hıristiyanlığın yapamamış olması, pek çok değişkene bağlanabilir. En önde gelen neden, Hıristiyanlığın, ilk zamanlarda kudretli bir direnç ile karşılaşmasıdır. Hıristiyanlık yasaklanmış, nihayetinde iktidar olabildiği zaman da yasakçı bir zihniyet ortaya koymuştur. Bu bakımdan çocukluk dönemi kötü geçmiştir diyebiliriz. Böyle bir mazinin, sonraki gelişim çağlarında olumsuz etkilerinin görülmesi doğal sayılabilir.
Diğer bir unsur, Hıristiyanlığın, yine içine doğduğu kültürel iklim ile ilgilidir. Helenistik Dönem, Büyük İskender'in Balkanlardan yola çıkıp, Küçük Asya (Anadolu), Doğu Akdeniz, Mezopotamya ve Güney Batı Asya boyunca devam eden, Orta Asya'nın içlerine kadar uzanan bir alanda yarattığı kültürel dönüşümün adıdır. Helenizm, bu büyük imparatorluğun baskın kültürüdür. Büyük İskender'in, Helen kültürünü bir uygarlık ölçütü olarak gördüğü söylenebilir. Hâkim olduğu geniş coğrafyayı yönetmek için, Helen kültürünü bir tür birleştirici unsur olarak kullanmaya çalışmıştır. Bu amaçla yeni şehirler kurmuş veya eskileri ihya etmiştir. Karşılaştığı Doğu kültürlerini yok etmek değil, yönetmek istemiştir ve bu konuda hocası Aristoteles'ten daha öngörülü olduğu söylenebilir. Helenler, barbar olarak adlandırdıkları yabancı kültürleri çok başka açılardan tanıma fırsatı bulmuş, dahası, Doğu'yu kültürel anlamda dönüştürmeyi hedeflerken, aynı zamanda Doğu'nun Batı'ya açılmasına vesile olmuşlardır. Büyük İskender sayesinde, Doğu ve Batı'nın, kültürel düzeyde ilk kez bu derece yakın temas kurduğu ileri sürülebilir. Bu süreç, söz konusu geniş coğrafyanın içinde bilginin dolaşımını hızlandırmıştır. Dolayısı ile kültürel anlamda çok çeşitli atılımların önü de açılmış oldu. Böyle bir ortamda, Hıristiyanlığın kökleri elbette Helen düşüncesinin yanı sıra Yakın Doğu kültürlerinden de beslenecektir.
Özetlersek; Helenistik dönemle birlikte, Hıristiyanlık öncesinde başlayan kültürel canlanma, en yüksek aşamasına ulaşmıştı. Bu doymuş ortam içerisinde ortaya çıkan Hıristiyanlık, söz konusu kültürel iklime kayda değer ölçüde katkı yapacak bir nitelik göstermemiştir. Üstelik tam tersine, acımasız bir iktidar mücadelesi başlamış ve Helenistik düşüncenin yarattığı zenginliğin önü kesilmiştir. İlerleyen zamanda, çok önemli kültürel kurumların yok edilmesi ve baskıcı bir anlayış pahasına, Hıristiyanlık iktidar olacaktır.
İnanç sistemleri, insanlık tarihi boyunca, her zaman bir yönetim aracı olarak kullanılmıştır. Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkması, bu işlemin en uç noktalarından biridir. İnanç birliğinin sağladığı başlıca yarar, insan topluluklarını bir arada tutmasıdır. Bu ortaklığın karakteristik özellikleri, kentlerin ortaya çıkması ve ekonomik gelişmenin artması ile birlikte düzenli olarak şekil değiştirir. Çok tanrılı ve benzeri inançlar, kentli toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktaydı. Kent ve kentli olma olgusu yaygınlık kazanınca, bölgesel anlamda kültür ortaklıkları gelişmiş ve başka ihtiyaçlar ortaya çıkmıştır. Geniş bir coğrafi alana yayılmış kalabalık topluluklar, daha kapsayıcı bir simge etrafında birleşebilir ise, doğal olarak daha kolay yönetilecekti. Tek tanrı anlayışı, bu amaca güçlü bir katkıda bulundu. Roma'nın Hıristiyanlığı resmî din olarak kabul etmesi ve diğer inançları yasaklayıcı tavrı, dinin yönetim aracı olarak kullanılmasından başka bir şey değildir. Roma Devleti bu uygulamayı daha önce pek çok kez yapmıştır. Anadolu'daki Artemis (Kibele) kültü ile ilgili önemli bir nesne Roma'ya götürüldüğünde, bunun nedeni, Romalıların birdenbire ana tanrıça sevgisi ile dolmaları değil, inanç simgelerini kullanarak iktidarlarını pekiştirme düşüncesinden kaynaklanmaktaydı.* İnançların bu şekilde sömürülmesi, yalnız Roma'ya özgü de değildir. İnanç sömürüsü tarih boyunca sayısız örneklerine rastladığımız bir yöntemdir. Hititlerin de benzer şekilde, ele geçirdikleri kentlerdeki tanrı heykellerini başkentlerine götürmek gibi bir alışkanlığı vardı.** Bu uygulamanın bir koleksiyon amacı taşımadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Şunu anlıyoruz ki, düşmanın taptığı simgeleri ele geçirmek dönemin iktidar göstergelerinden biriydi.
Tekrar eski boksör Kıleğantes'in hayatına geri dönelim, bizim için öğretici olacaktır. Bu yoksul, gururlu ve çalışkan filozof, felsefe tarihi açısından değerlendirdiğimizde, bize çok özgün bir eser bırakmamıştır. Zenon felsefesinin iyi bir takipçisi olarak genelde onun düşüncelerini devam ettirmiştir. Diğer yandan, evrenin sürekli gelişen, basamaklı bir yapı arz ettiğini ve bu yüzden daha iyiye doğru devamlı evrildiğini varsaymaktaydı. Sürekli daha iyiye doğru bir gelişim var ise bunun sonsuz olamayacağını ileri sürüyordu. En iyinin de iyisi olduğunu düşünmek saçmaydı. Öyle ise bir “kusursuz” olan mevcuttu ve bu düşünce, Kıleğantes'e göre tanrının varlığına delil teşkil ediyordu. “Evrenin birliğini sağlayan ilke” olarak tanrı, güneş ile bir tutulmaktaydı (Bu noktada Hıristiyanlıkta İsa'nın güneş ile özdeşleştirilmesi geleneğini hatırlamakta yarar var) Güneş, sutoğa evren anlayışında, her canlının cevherini oluşturan ateşin kaynağıdır. Dolayısı ile insanlar arasında “doğal” (özsel) bir eşitliğin olduğu düşünülmekteydi. Bu eşitlikçi yaklaşımlar, hem Hıristiyanlık düşüncesinde hem de Aydınlanma Çağı'nda etkin rol oynayacaklardır.
Bir yabancı olarak Atina'da ikamet edip felsefe ile uğraşması, dikkatleri Kıleğantes'in üzerine çekmişti. Bu yabancı, nasıl oluyor da felsefeye bütün gününü ayırabiliyordu? Pek çok Atinalı, geçim derdi yüzünden bu imkânı bulamazken üstelik. Kıleğantes hesap vermesi için mahkemeye (areyopagus) davet edildi. Areyopagus, Atina akropolünün kuzeybatısında kutsal bir alanda yer alıyordu. Bu kurum, eski zamanlardan gelen bir geleneğin devamıydı ve “yüksek mahkeme” işlevini görüyordu. Üyeleri, kentin yaşını almış yurttaşlarından seçilirdi. Bu kutsal tepede, “bilinmeyen tanrı” (Agnostos Teğos) olarak adlandırılan, Atinalıların saygı gösterdikleri fakat hakkında pek bilgi sahibi olmadıkları bir tanrıya adanmış sunak bulunmaktaydı. Kaderin cilvesi olsa gerek, yüzyıllar sonra aynı yerde, Hıristiyanların Aziz Pavlos'u, bu bilinmeyen tanrıya atıfta bulunarak, İncil'de geçen ünlü konuşmasını yapmıştır. O konuşmada şöyle demektedir:
“Ben çevrede dolaşırken, tapındığınız yerleri incelerken üzerinde “Bilinmeyen Tanrı'ya” diye yazılmış bir sunağa bile rastladım. Sizin bilmeden tapındığınız bu Tanrı'yı ben size tanıtayım. Dünyayı ve içindekilerin tümünü yaratan, yerin ve göğün Rabbi olan Tanrı, elle yapılmış tapınaklarda oturmaz.”*
İncil'deki bu bölümde, Atina ile ilgili ilginç bir tespit vardır ki kentin ziyaretçiler üzerinde bıraktığı etkiyi çarpıcı bir şekilde gösterir:
“Bütün Atinalılar ve kentte bulunan yabancılar, vakitlerini hep yeni düşünceleri anlatarak ve dinleyerek geçirirlerdi.”*
İşte bu mekânda gerçekleşti Kıleğantes'in mahkemesi. Bir açıklama beklenmekteydi kendisinden. Değirmenin suyu nereden gelmekteydi. Oysa o, söyledikleriyle mahkeme heyetini şaşkına çevirdi. İnsanlarda kıskançlık duygusu uyandıran bu Assoslu, akşamları bahçelere su çektiğini, fırıncıda un öğüttüğünü ve kazma salladığını anlattı, Atina'nın yaşlılarına. Geçimini böyle sağlamaktaydı. Akşamları ne iş olursa çalışmakta, gündüzleri de felsefe ateşi ile yanmaktaydı. Kıleğantes'in bu açıklamaları tokat gibi gelmiş olmalıdır Atina'nın “seçkin” yurttaşlarına. Şüphe duydukları bu yabancı adam, Helen düşüncesinde en seçkin uğraş kabul edilen felsefe için, hiçbirinin kolay kolay göze alamayacağı bir iradeyi sergilemekteydi. Mahkeme heyeti etkilenmiş olsa gerek, ona bir miktar para verilmesine karar verdi ama Kıleğantes'in hocası Zenon buna karşı çıktı. Bu soylu insan, felsefe yolunda su taşımaya daha uzun süre devam etti. Öğrencileri arasında gelecekte kıral olacak II. Antigonos Gonatas da vardı. Antigonos bir gün ona neden su taşıdığını sordu. Kılayentes'in yanıtı hayatının bir özeti gibiydi:
“Yalnız su mu çekiyorum yani? Kazmıyor muyum, sulamıyor muyum ve felsefe uğruna her şeyi yapmıyor muyum?”**
Uzun bir yaşamı olmuştur Kıleğantes'in. Kimi kaynaklara göre yüz, bir diğerine göre seksen yıl kadar yaşamıştır. Simplikiyos'tan öğrendiğimize göre, M.S. 6. yüzyılda Kıleğantes'in bir büstü Assos'ta mevcutmuş.*** Aynı Zenon gibi Kıleğantes de intihar ederek yaşamına son vermiştir. Sutoğacı filozofların ölüme gitmek için intiharı seçmeleri sık rastladığımız bir durum.
Düşündükleri ile yaptıkları arasında bir uyumun olmasına özen gösteren bu filozoflar, takip ettikleri felsefenin ışığı altında değerlendirildiğinde daha iyi anlaşılırlar. İntihar, onlar için yalnızca akılcı bir karardan ibaretti. Koşullar gerektirdiğinde, bu işlem erdemli bir seçenek olarak kabul ediliyordu. Apateya* kavramı, bu ölümcül seçimin nedenlerini kavramada yardımcı olabilir. Bu kavram doğrultusunda sutoğacılar, her türlü duyguya kayıtsız kalmanın özgürlük için şart olduğunu düşünmekteydiler (bazı Hıristiyan, İslam ve Uzak Doğu öğretileri ile oldukça benzeşir). Onlara göre, hislerimizin yoğunluğu artıp aklımızı esir aldığında, insanı özgürlüğünden uzaklaştırmaktaydı ve bu durum, bilgelik yolunda büyük bir engeldi. Bununla birlikte, ulaşmayı arzuladıkları zihin yapısı, salt bir duygusuzluk hâli değildi. Duygularımızı, kendi “irade ve aklımızla” gerçekleştirdiğimiz davranışlarda, sonuna kadar yaşayabileceğimizi savunuyorlardı. Diğer taraftan, denetimimiz dışında gerçekleşen olaylarla ilgili olarak sevinmek de üzülmek de faydasızdır. Örneğin, ölüm olgusu böyle bir durumdur ve onun üzerinde hiçbir şekilde hükmümüz geçmez. Bu nedenle ölüm, bize ne mutluluk ne de üzüntü vermelidir; dolayısı ile ondan korkmak da anlamsızdır. Eğer şartlar gerektiriyor ise insanın ölüme kendi isteği ile gitmesi, bilgeliğin önündeki bir engeli aşması demektir. Bilgece yaşamak için bilge bir şekilde hareket etmek gerekir; bu hayatta yaptığımız son şey olsa bile. El ayaktan çekilmek veya akli melekelerin zayıflaması, bir filozof için artık ölümle tanışmanın vakti olarak kabul ediliyordu. Antik çağlarda sayısız filozof, yaşlılık dönemlerini kendileri sonlandırmıştır.
Epikuros'un dediği üzere:
“Ölümden korkmak anlamsızdır, çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz”.**