Antik Dönemde Kadınların Eğitimi

 

Helen kentlerinde kadınların sosyal konumunu tespit etmek zordur. Toplumda ataerkil bir düzenin hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, bu düşünce yapısının kentten kente farklılık gösterdiğini belirtmek gerekir. Örneğin, Anadolu'nun bazı bölgelerinde (Lükya gibi), Helen etkisine girmeden önce ve sonra, kuvvetli bir anaerkil yapının olduğuna yönelik önemli göstergeler mevcuttur. Antik kaynaklarda geçen, Lükya'da insanların kendilerini tanıtırken anne adlarını kullanması**, kadın yöneticilerin varlığı ve mirasın yalnızca kız çocuğuna aktarılması gibi anlatımlar,* bu bölgede farklı bir sosyal yapının olduğunu işaret etmektedir. Öyle ki, yurttaş anne ile yabancı bir babadan doğmuş çocuk hukuken özgür kabul edilirken, yurttaş babanın yabancı anneden olan çocuğu aynı haklara sahip olamıyordu.** Bölge kentleri zaman içinde Helenleşme süreci içine girse de, söz konusu sosyal yapının belli ölçüde korunduğunu ileri sürebiliriz. Bugün bile, bu bölgede kadının toplumsal konumundaki değişik havayı sezmek mümkündür. Burada kadınlar, Anadolu'nun diğer yerlerine nazaran sosyal hayata daha fazla katılmaktadır. Erkeklerin kadınlara karşı davranışı ise, diğer bölgelerde rastladığımız asabi ve üstünlük taslayan tavırdan genel olarak yoksundur.

İtiraf etmeliyiz, erkek egemen anlayışın hüküm sürdüğü antik kentler ile ilgili, elimizde çok daha fazla bilgi var. Yine de, aşırı erkeksi bakış açısına kendimizi kaptırmadan, bilgimiz dâhilindeki kentlerin sosyal yapısını kavramaya çalışacağız.

Helen toplumunda kadınların sosyal açıdan daha geride olduğu ve hayatı yalnızca erkeklerin yaşadığı izlenimi doğabilir. Bu görüş çok da yanlış değildir ama tamamen doğru olduğu da söylenemez. Geçmişte (ve maalesef hâlen), kadınların toplumsal açıdan görmezden gelindiği bilimsel bir gerçektir. Tarihin çoğunlukla erkekler tarafından kaleme alındığını da buna eklediğimizde, kadın konusunun temkinli yaklaşmamız gereken bir alan olduğu ortaya çıkar.

Helen kentinde, kadınların yönetime doğrudan katılımları mümkün değildi çünkü yasalar, meclise ve diğer idari işlere girmelerini engelliyordu. Bu bakımdan, kadınların “dolaylı” yurttaş olarak kabul edildiklerini ileri sürebiliriz. Diğer taraftan, kadınların siyaset ile ilgilenmediklerini veya yönetime hiç etkilerinin olmadığını dile getirmek çok tekdüze olacaktır. Bu konuda bazı örneklere ilerleyen satırlarda değineceğiz.

Helen toplumunda evli kadınların başlıca görevi ev işleriydi. “Ev işi” derken, bugün anladığımızın ötesine geçen bir uğraş alanından bahsediyoruz. Kölelerin yönetimi ve eğitilmesi, muhasebe, çocukların belli yaşa kadar büyütülmesi, toplanan ürünlerin gerektiği gibi işlenmesinin sağlanması vs. gibi küçük çapta bir şirket yönetimine denk işler topluluğu, kadının eline bakıyordu. Kadınlar, ev idaresi ile ilgili gerekli donanımı büyük olasılıkla küçük yaştan almaya başlıyorlardı. Ev yaşantısının gerektirdiği sorumluluk ve işlerin bütününü değerlendirdiğimizde, kadına verilen donanımı hafife almamalıyız. Eğitimleri olasılıkla evde veriliyordu.

Bugün sıkça kullandığımız “ekonomi” kavramı, eski Helen dilindeki “oikonomos” ('oykonomos', oiko=ev, nomos=yasa) sözcüğünden gelir. Ev idaresi ile ilgili olarak kullanılan bu terim, ev işlerinin hiç yabana atılmaması gerektiğini bize hatırlatır. Helen toplumunda her evli genç kızın bu yükün altına girdiğini ileri sürmek doğru olmaz. Bununla birlikte, kadının böyle bir sorumluluğu üstlenmesi kuşkusuz arzu ediliyordu. Kısenefon'un eseri Oykonomikos'ta, Sokrates ve genç bir koca olan Ishomahos arasında dile getirilen konuşma, aydınlatıcı bilgiler içerir. Atinalı genç kızların evlilik ve eğitim koşulları ile ilgili önemli bilgiler verilmektedir bu metinde. Erkek ve kadın arasında, eğitim seviyesindeki farkın yol açtığı sorunlar, bir zemine oturtulmaya çalışılır. Erkek nasıl dışarısı ile ilgili ise, kadın da onu tamamlamak üzere içerisiyle yani ev ile haşır neşir olmalıydı. Mutluluk getiren denge, uyum (harmoniya) ancak böyle sağlanabilirdi. Felsefi ve siyasi konular ile uğraşan bir erkeğin yanında, ev işlerine bağımlı kadın, ister istemez münevver olmak açısından geri kalıyordu. Fikrî ve felsefi yönden farklı birikimlere sahip olmak, doğal olarak, çoğu zaman karı koca arasındaki çatışmanın ana nedeniydi. Giderek toplumsal bir soruna dönüşen bu durumun, Helen toplumunda değişik yansımaları olacaktır.

Bu çatışma, özünde, kent kültürünün yarattığı bir sorundur. Kentleşmenin başladığı ve geliştiği her coğrafyada, sosyal yaşantıda ortaya çıkan benzer gerilimlerin izine rastlayabiliriz. Mısır medeniyeti buna iyi bir örnektir. Tarıma dayalı ekonomisi nedeniyle, nüfusun çoğunluğu kırsal alanda yaşıyordu. Bu yüzden Mısır'da şehircilik fazla gelişmemiştir. Ne ilginçtir ki, Akdeniz havzasında kadının yasalar nezdinde ve sosyal yaşantıda en çok korunduğu kültürlerin başında Mısır gelir.*Kentleşme, özünde, dar bir alanda çok insanın yaşamak durumunda kalmasıdır. Böyle bir ortamda, herkesin birbirini iyi tanıması mümkün olmadığı için, karşılıklı güven yeterli düzeyde sağlanamaz. Dahası, şehre günübirlik veya kısa süreli gelen pek çok yabancı vardır. Söz konusu iç içe hayat, erkeğin şüpheci doğasını tetikleyen bir etki yaratır. Nihayetinde erkek, doğacak çocuğun kendisinden olup olmadığını tam anlamı ile asla bilemez (20. yüzyıla kadar babalık testi mevcut değildi). Oysa bu konuda, kırsal yaşamın koşulları, kente nazaran daha rahatlatıcı ve serbesttir. Dolayısı ile, erkeğin kadın üzerinde baskı kurması için fazla bir neden (en azından cinsellik ile ilgili) yoktur.

Savaşların ve dolayısıyla erkek egemen gücün baskın hâle geldiği çağlarda, kentsel evrimin bu değişimlerden etkilenmemesine imkân yoktu. Kentleşmenin başlaması, ticaretin ekonomide daha önemli hâle gelmesi ve buna bağlı çıkar çatışmalarının yarattığı savaşlar, erkek cinsinin iktidarının yolunu açmıştır. Özellikle savaş ekonomisi, yani çıkar çatışmalarını kaba güçle halletmek ve bir ticari kazanç olarak savaşların kullanılması, erkeklerin öne çıkmasına neden olmuştur. Yüzlerce yıla dayanan bu değişim, pek çok anaerkil veya nispeten eşitlikçi topluluğu, ataerkilliğe doğru dönüştürmüş olsa gerek. Kentler bu değişimin sembolleri hâline gelmiştir. Helen şehirleri de doğal olarak bu tarihsel akışın devamıdır. Kadının toplumsal düzeyde düşüşü, özetlemeye çalıştığımız bu süreçler sonunda gerçekleşmiştir.

Konuyla ilgili farklı bir yorum getirmek de mümkün. İşe basit bir soru sorarak başlayalım. Nasıl olur da, (örneğin Helen kültüründe), bir inanç sisteminde en önemli karakterler dişil olurken, aynı toplumda kadın neredeyse görmezden gelinebilir? Ortada tuhaf bir durum, dahası çelişki var gibidir. Daha önce ileri sürdüğümüz nedenlerin geçerliliği baki kalsa da, inanç ve sosyal yaşam arasındaki çatışık ilişkinin nasıl şekillendiği ile ilgili bir olasılığa vurgu yapalım şimdi.

Kadının taşıdığı sembolik anlam, tanrıçalığa kadar yükselip, pek çok haktan mahrum bırakılan ev hanımlığına doğru oldukça acımasız bir yol izlemiştir. Helen kültürü özelinde belirtirsek, kadının bu denli yalnız bırakılması, aslında temellerini kadınlığın kutsal geçmişinden alan bir kaynağa sahiptir diyebiliriz. Kadının belli ölçülerde toplumdan yalıtılması ile, kutsal tapınaklarda tanrı veya tanrıçayı simgeleyen kutsal heykellerin “aditon” denilen odacıklarda tutulması arasında, acaba yalnızca bir benzerlik mi var? Bir yurttaş eşi olan kadın, eve ait görülen, dışarı çıkması gerektiğinde baştan ayağa örtünen ve toplumsal faaliyetlerden uzak tutulan bir figür durumundayken, tanrıçaların durumu çok mu farklıdır? Helenler, tanrı ve tanrıçalarına kurdukları özel dünyayı, soylarını devam ettirmek için muhtaç oldukları doğurgan kadın için de yaratmaktan geri durmamıştır. Bu benzer davranış biçiminin temelinde, kadının geçmişten gelen kutsallığının neredeyse bir tür saplantıya dönüşerek, aşırı korumacı bir biçim kazanması yatıyor olabilir. Kadın, kutsal bir heykel gibi nesneleştirilmiş ve kendisine özel “aditon” içine hapsedilmiştir. Tapınakların kutsal odalarına yegâne giriş izni olanlar, rahip ve kâhinlerdi. Evlerde bu ayrıcalıklı hakka sahip olanlar ise “yurttaş kocalar”.

Ünlü pek çok filozof, kadın ve erkek arasında giderek artan ayrışmanın farkına varmıştır. Aristoteles, kadınları göz ardı ederek bir toplumu tam anlamıyla mutlu kılmanın mümkün olmadığını söyler.* Diğer yandan Aristoteles, kadınlara yönelik olarak kendisinden beklenmeyecek ölçüde naif fikirler dile getirir. Kadınları dâhil etmeden mutlu bir toplum yaratmanın mümkün olmadığını anlamıştır ama kadını “eksik erkek” olarak tanımlamaktan da çekinmemiştir.* Aynı şekilde, bazı insanların köle olmak için doğduğunu söyler.** Özellikle kadın ve kölelik konusunda, onun gibi büyük bir düşünüre yakıştırmakta güçlük çektiğimiz bir anlayış içindedir. Burada görevimiz onun düşüncelerini mazur göstermek değil, ama bazı noktalara değinerek, düşüncelerinin arkasındaki nedenleri anlayabiliriz. Aristoteles, daha önce Tomsın'ın sözünü alıntılarken de belirttiğimiz gibi, aslında filozoftan çok tam bir bilim insanı gibi konuya eğilmektedir. Onun yaşadığı devirde kölelik meşru bir kurumdu. Kadın da toplumsal olarak erkeğin gerisinde kalmış bir konuma sahipti. İşte tam bu noktada, Aristoteles, insanın yapıp etmelerinin sonucu olan toplumsal hayatı, bir “doğal fenomen” olarak değerlendirme hatasına düşer. Sosyal gerçekleri, elmanın yere düşmesi, güneşin doğması, ateşin yanması gibi doğal ve değişmez olaylar gibi görmektedir. Ona göre, toplumsal olguların “yalnızca” nedenlerini araştırmak mümkündü. Kadın da köle de, tıpkı fizik olayları gibi, doğaları gereği öyleydiler ve bu durumları mutlaktı. Kısacası Aristoteles, sosyal bazı konularda kendi dogmalarını yaratmış ve onların ötesine geçememiştir. Bu bakış açısı, toplumsal olguların çok farklı açılardan yeniden oluşturulabileceğini yadsır ve Aristoteles'in iki konuda da son derece zayıf çözümlemeler ortaya koymasına neden olur.

Diğer yandan, hocası Pilaton, kadınların toplumdaki yeri ile ilgili Aristoteles'ten çok daha ilerici fikirler öne sürer.*** Ona göre kadınlar, erkekler ile kanun önünde eşit olmalı ve aynı düzeyde bir eğitim almalıdır. Pilaton öncesinde, Alkidamas, Evripides gibi isimlerin de, kölelik karşıtı fikirler dile getirdiğini bir ara not olarak belirtmekte fayda var.

Kadın ve erkek arasındaki çatışmayı dengelemeye yönelik, Helen toplumunda ortaya çıkan bazı oluşumlar dikkat çekicidir. Hetayra olarak adlandırılan kadınlar, Helen erkeklerinin evde bulamadıkları bazı özellikleri karşılamak üzere hizmet veriyorlardı. Hetayranın kelime anlamı dilimize “kadın kavalye” olarak çevrilebilir. Günümüzde hetayra sözcüğü sıklıkla “hayat kadını” olarak anlaşılsa da, bu kelimenin kavramın tam anlamını ihtiva etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz zira “fahişelik” yapan ve hetayra olmayan başka kadınlar da bulunmaktaydı. Eğer illa günümüz dilinde kullanılan bir sözcük ile karşılamak gerekiyor ise, bu işi yapanları “eskort” (veya bir çeşit metres) olarak tanımlamak daha yerinde olabilir.* Hetayra olarak yetiştirilen genç kızlar, -evli Helen kadınlarından çoğunlukla farklı olarak- iyi bir eğitim alırlardı. Öğrenim süreci, müzik, dans, felsefe ve teknik bazı işleri** (yün eğirmek gibi) kapsıyordu. Görevleri, erkeklere özgü toplantılarda, saki, müzisyen, arkadaş veya sevgili olarak hizmet vermekti. Azat edilmiş kölelerin ve yabancı kadınların çoğunlukta olduğu bir kesimdi.

Bugün bizim bilimsel bazı toplantıları adlandırmak için kullandığımız “sempozyum” kelimesi, Helen kültüründe, sadece erkeklerin iştirak ettiği, sulandırılmış şarap içilip yemek yenilen ve çok farklı konularda derin sohbetlerin yapıldığı ortamlara verilen isimdir. Evlerin erkekler için olan bölümünde gerçekleştirilen bu eğlenceler, yurttaş adayı gençler ve olgun erkeklerin oluşturduğu, küçük bir topluluğa hitap etmekteydi. Katılımcı sayısı mekânın alabileceği insan sayısı ile sınırlıydı. Pek çok sebeple gerçekleştirilen bu eğlenceler, döşekler üzerinde uzanan katılımcıların ellerinde şarap çanakları (küliks), etraflarında onlara sakilik yapan köleler ve müzik yapan hetayralar ile birlikte, Etrüsk, Helen ve Roma sanatında sıklıkla betimlenmiştir. Sosyalleşmenin önemli araçlarından biri olan bu toplantılar, günlük yaşamın bir parçasıydı. Kentin iyi eğitimli parlak beyinleri fikir alışverişinde bulunurken, gençler, görmüş geçirmiş yurttaşların arasında davranış ve düşüncelerini olgunlaştırmaktaydı.

Anlaşılacağı üzere, edebi ve felsefi konuşmaların ağırlıkta olduğu bu toplantıların kayda değer tek kadın katılımcıları hetayralardı. Onlardan yalnızca güzel müzik yapmaları ve dans etmeleri değil, aynı zamanda erkeklerin sohbetlerine katkı yapmaları da isteniyordu. Nükteli ve hazır cevap olmak, yeri geldiği zaman en derin konularda erkeklerle dişe diş tartışabilmek, onlardan beklenen özelliklerdi. Bütün bunlar doğal olarak çok iyi bir eğitimi gerektiriyordu. Yetenekli ve güzel genç kızlar, hetayra okullarına seçiliyordu. Eğitim esnasında genç kızların çalışmaya başladığını ve buna bağlı olarak eğlencelere katıldığını biliyoruz. Eğitim süresi boyunca okulun sahibi ile (genelde meslekten eski bir hetayra) bir çeşit efendi-köle ilişkisi yaşanırken, hetayra olduktan sonra artık kendi kendilerinin patronu oluyorlardı.* Mülk edinebiliyor, vergi veriyor ve geleneksek Helen kadını için pek çok olmaz işi yapabiliyorlardı. Mesleğin çekici getirileri nedeniyle, kentin yerlisi bazı Helen kızlarının da -oranı bilmek pek mümkün değil- bu türde eğitim aldıkları oluyordu. Cinsel ilişkinin mahiyeti ile ilgili kaynak metinlerde pek bilgi yoktur. Neden yoktur sorusuna yanıt olarak, Helen toplumunda bu kadınlara yönelik yaklaşımın seks üzerine kurulu olmaması gösterilebilir. Onların eğitimli ve yetenekli kadınlar olması daha fazla ilgi çekmektedir. Ayrıca biliyoruz ki kaba cinsellik, Helen kültüründe değer verilen bir konu değildir. İşin seks ile ilgili olan kısmı için, hetayranın kendisine kalmış bir seçim hakkının varlığından bahsedilebilir.** Bizim için önemli olan nokta ise, Helen kentinde çok iyi eğitilmiş kadınların olması ve bunun toplumda bir ihtiyaç olarak karşılık bulmasıdır.

Ünlü hetayralar arasında: Atinalı lider Perikles'in sevgilisi Miletli Aspasiya, genç Pilaton'un hayran olduğu Arkinasa, Aleksandıros'un doğu seferindeki generallerinden ve daha sonra Mısır'ın başına geçen Potelemi'nin sevgilisi Tağis ve yine bir Miletli Targeliya sayılabilir. Daha önce, siyasetle ilgilenen ve önemli roller üstlenmiş bazı kadın karakterlere örnekler vereceğimizi belirtmiştik. Bu saydığımız kadınların siyasi etkileri yabana atılır gibi değil. Aspasiya'nın, Perikles'i etkileyerek, Milet ile savaşan Samoslulara (Sisam) karşı Atina donanmasını gönderttiği söylenir. Targeliya, sevgilisi (belki de kocası) Antiyohos'un ardından Tesalya'nın (Orta Yunanistan'da bir bölge) hâkimi olur ve Pers kıralı Zerkses'in muhatap olduğu önemli bir siyasetçi hâline gelir. İyi bir eğitim almış bu etkileyici kadın, Helen kentlerinde Pers kıralı lehine siyaset yapar. Böylece pek çok kent, onun da katkıları ile Pers kıralına bağlılıklarını ilan etmiştir. Bu gelişmeler, M.Ö. 480'de Pers kıralı Zerkses'in bölgeyi ele geçirmesinde önemli rol oynamıştır. Bir diğer ünlü hetayra, Aleksandıros'un doğu seferinde ona eşlik edenler arasında bulunan Tağis'tir. Bir eğlencede yaptığı etkileyici konuşma ile, Aleksandıros'u Pers sarayını yakmaya teşvik eden Tağis, gerekçe olarak, Perslerin Atina akropolüne yaptıklarını (M.Ö. 480) hatırlatır ve imparatoru ikna eder. Görüldüğü gibi, kadının fendi, Pers sarayını bile kül eder. Uzun lafın kısası, şair, filozof, oyun yazarı veya siyasi lider, herkes, bu kadınların yarattığı çekim etkisinden nasibini almıştır.

Antik edebiyat içerisinde, erkekler üzerinde etkili olmuş çoğu kadının bir şekilde “hetayra” olarak adlandırıldığına çok sık rastlıyoruz. Tarihteki etkin kadın karakterlere yönelik, Helen kaynaklarında yapılan tasvirin ne ölçüde güvenilir olduğu tartışmaya açıktır. Bu sebeple, burada adını zikrettiklerimiz de dâhil olmak üzere, hetayra olarak tarif edilen pek çok kadının gerçekten o sınıfa ait kişiler olup olmadıklarını kesin olarak bilmemiz mümkün görünmüyor. Helen edebiyatının neredeyse tamamının “erkek” yazarlar tarafından oluşturulduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Kendileri ile pek çok açıdan denk bu kadınların varlığını açıklamak için, Helen erkeğinin aklına, onları hetayra olarak tanımlamaktan başka bir olasılık belki de gelmiyordu. Aldığı eğitimi ve kadınsı özelliklerini erkekler üzerinde kullanmasını bilen bazı kadınlar, öyle olmadıkları halde, erkek egemen bakış açısının bir tezahürüdür ki hetayra olarak yaftalanmış olabilir. Eğer öyle ise, bu haksız tutum, sosyal bilinçte hetayra kadınlarına hayranlığın bir göstergesi olarak da yorumlanabilir.

Elbette, Helen toplumunda, bir kadının kaderi yalnızca ev hanımlığı veya hetayra seçenekleri ile sınırlı değildi. Helen tarihi içinde farklı olanaklara sahip kadınlar her zaman olmuştur. Yaşadıkları kentin daha eşitlikçi geleneklere sahip olması, iyi eğitimli bir aileden gelmek veya göz ardı edilemez yeteneğe sahip olmak gibi nedenler, bazı kadınları tarih sahnesinde daha çok öne çıkarmıştır. En azından birkaçına kısa da olsa değinmeliyiz. Lesbos Adası'nın (Midilli) yerlisi olan Safo, Helen edebiyatında çok önemli bir yere sahip kadın şairdir.* Kıleğobuline, ilk büyük filozof kabul edilen Miletli Tales'in yakın çevresinde yaşamış bir şair ve filozoftur.** Telesila (M.Ö. 6. ve 5. yüzyıl arası), Pıraksila (M.Ö. 5. yüzyıl), Korina (M.Ö. 6. yüzyıl) gibi isimler ilk akla gelen ünlü kadın şairler arasındadır.*** Ünlü İyonyalı filozof, ilk felsefe geleneğinin ve okulunun kurucusu Pütagoras (M.Ö. 6. ve 5. yüzyıl arası), kendi ailesi başta olmak üzere pek çok kadının sıkı eğitimden geçmesine vesile olmuştur. Teyano, Pütagoras'ın karısı ve bir filozof olarak pek çok kaynakta zikredilmektedir. Pütagoras'ın kızları Damo, Arignote ve Müyiya da babalarının izinden gitmiş, okulun öğretisini devam ettirmişlerdir.* Pütagoras'ın okulunda kadın erkek iç içe bir yaşam sürmekte ve aynı eğitimi görmekteydi.

Mantineyalı (bugünkü Yunanistan'ın güneyinde yer alan bir kent) Diyotima etkileyici bir kadındır ve Pilaton'un “Sempozyum” adlı eserinde Sokrates'in hocası olarak adı geçer. Bu metinde, Sokrates, gençliğinde aşk (eros) ile ilgili Diyotima'nın öğreniminden geçtiğini ve onun hünerli bir sofist olduğunu belirtir.

Pek çok dile “pilatonik aşk” olarak geçen kavram, Ortaçağ sonlarında İtalyan düşünür Marsilyo Ficino tarafından ortaya atılmış ve Batı edebiyatına kazandırılmıştır.** Kavram, Pilaton'un Sempozyum adlı eserinde, Diyotima'nın aşk üzerine görüşlerinin yer aldığı bölümden esinlenerek ortaya çıkmıştır. Diyotima'ya göre aşk, bedensel güzelliğin ve zevklerin ötesindedir. Aşk, güzelliğin, insan aklı ve ruhuna esin kaynağı olmasıdır. Bunun sonucu olarak, aklın, ilahî güzelliğe yönelik derin bir düşünce (tefekkür) içine girmesi sağlanır. Pilaton'un Diyotima'nın ağzından dile getirdiği aşk (eros), somuttan soyuta doğru gelişen basamaklı bir yapıya sahiptir. Aşka yolculuk, bir sevgilinin fiziki özelliklerine duyulan tutkuyla başlar; zamanla güzel olan her şeye doğru yönelim gösterir. İlk aşamayı geride bırakamamak, aşkın “saplantılı” ve yüzeysel bir şekilde yaşanmasına neden olur. Bu noktadan daha ileriye gidebilmek için, soyut bir güzellik anlayışına erişmek gerekir. Farklı güzellikler üzerine düşünmek, bunların arasındaki benzerlikleri irdelemek, sonunda ilahî veya bilge olanın bilgisine ulaştırır. Güzelliği deneyimlemek ve onun üzerine düşünmektir aynı zamanda aşk. Felsefe-eros ilişkisi böyle filizlenir çünkü düşünmek de bir aşk işidir. Eros (aşk) ile felsefenin (bilgelik sevgisi) iç içeliği, Pilaton'un Kıratülos adlı eserinde, Sokrates'in dilinden aktarılmaktadır. Köken bilim (etimoloji) ve dil bilim konularının işlendiği Kıratülos diyaloğunda, Sokrates, eros (aşk) ile erotan (soru sormak) sözcükleri arasındaki ortak kökene vurgu yapar. Kahramanlık kültünün çok önemli olduğu Helen toplumunda, heros (kahraman) sözcüğü ile eros sözcüğü arasındaki yakınlığa da dikkat çekerek, bize eros kavramının Helen kültürel kodlarında ne kadar önemli bir rol oynadığını hatırlatmaktadır Sokrates.

Leyla ile Mecnun'un hikâyesi, Doğu edebiyatında önemli bir yere sahiptir. Bu verimli öykünün Fuzûlî tarafından yorumlanan biçimi, tanıdık özellikler içerir. Mecnun'un yaşadığı aşk, tam olarak Sempozyum'da Diyotima'nın dillendirdiği çerçevede yaşanmaktadır. Leyla'ya âşık olan Mecnun, onunla olmayı bir takıntı hâline getirir. Maşuğuna (Helence eromenes) bir türlü kavuşamayan âşık (erastes), “saplantılı” duyguları nedeni ile kendini dağlara ve çöllere vurur. Bir süre sonra her şeyde Leyla'yı görmeye başlayan Mecnun, âdeta Diyotima'nın anlattığı ikinci aşamaya doğru geçmektedir. Hikâyenin sonunda, Leyla ile Mecnun bir araya gelir ama Mecnun beklenmeyeni yapar ve Leyla'yı reddeder; çünkü o sonsuz ilahî güzelliğin peşindedir artık. Mecnun'un aşkı somuttan soyuta geçmiştir. Anlaşılan o ki, güzel ve bilge bir kadın olan Diyotima, yalnızca Sokrates'e hocalık etmemiştir.

Helen düşüncesinde, kusursuz aşk, felsefe (bilgelik/hikmet sevgisi) ile eş tutulmaktadır. Bu anlayışın, Doğu edebiyatı ve özellikle İslam tasavvuf geleneğinde kendine has bir şekilde sürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Eros, Orta Çağ sonlarına kadar evren bilimin de (kozmoloji) temel kavramlarından biri olmuştur. Helen mitolojik evren tasarımının önemli öğelerinden biri olan Eros, karanlıktan doğan ilk ışık ve her türlü yaratıcı dürtünün kaynağı sayılmaktadır. Boyetiyus ki Orta Çağ düşüncesine önemli etkilerde bulunmuş bir Geç Antik Çağ düşünürüdür; evren anlayışında, erosu maddeler arasındaki etkileşimin kaynağı olarak tasvir eder.* Kopernik, Kepler, Galiley ve Nivtın gibi günümüz fiziğinin kurucularının sisteminde, eros, çekim yasasına dönüşür ve matematiksel bir ifade kazanır. Eros'un Batı düşünce sistemine etkisi bu kadarla sınırlı değildir. Ondokuzuncu yüzyılda Sigmund Furoyd'un geliştirdiği ruh çözümleme (pisikanaliz) kuramı ve onu takip eden Karl Gustav Yung'un çözümleyici ruhbilim çalışmalarında eros kavramı ile yeniden karşılaşırız. Köklerine yaraşır bir şekilde, eros, şimdi de hayat enerjisinin kaynağı olan “libido” olmuştur. Doğanın yaratıcı dürtüsü eros, düşünce tarihimizin pek çok safhasında, kendisine atfedilen sıfatları hakkı ile taşır.

Aşk, felsefe ve insan üçgeninde yaptığımız bu kısa yolculuktan sonra, konuya uygun bir hayat hikâyesine daha değinerek, serüvene devam edelim. Maroneyalı (Yunanistan'ın kuzeyinde bir yerleşim) Hiparhiya, varlıklı bir ailenin kızıydı. Ailesi ile Atina'ya taşındıktan sonra burada dönemin en ünlü Künik filozoflarından biri olan Kırates'e âşık oldu. Felsefe ile dolu bir hayat sürmüş ve Diyogenes'in filozoflar kitabında yer alan tek kadın düşünür olmayı başarmıştır.* Künik düşünce, Helen felsefe geleneği içindeki en aykırı görüşlere sahip akımlardan biridir. Düşüncelerini uygulayarak yaşayan bu filozofların en önde gelen ilkesi, her türlü şatafat ve aşırı tüketimden uzak durmaktı. Felsefelerinin ana konusunu etik (ahlak) oluşturmaktaydı ve erdemin merkeze alındığı bir yaşam tarzını savunuyorlardı. Mutlu olmanın yolu, erdemli olmaktan geçiyordu. Kuşkusuz, erdem anlayışları da kendilerine özgüydü.

Künik, Helence “köpek gibi” anlamına gelen künikos sözcüğünden uyarlanmıştır. Geleneğin başlatıcısı olarak kabul edilen Antistenes'in, Atina'daki iki büyük gümnazyondan biri olan Künosarges'te (beyaz köpeğin yeri anlamına gelir) ders vermiş olması, bu akımın ad kökeni için ileri sürülmektedir. Yaşam tarzları da, bu ismi almalarında etkili görünüyor zira başıboş bir köpek gibi bağımsız, kendine yeterli ve sokaklarda yatıp kalkarak yaşıyorlardı. Antistenes ve Künik düşüncenin en ünlü karakterlerinden biri olan Sinopeli (günümüz Sinop) Diyogenes'in takma ismi “köpek” olup, kendileri tarafından da bu yakıştırmanın benimsendiği anlaşılmaktadır.

Künik düşünürler, “köpek” sembolünü yaşam tarzlarının bir ifadesi saymışlardır. Künik düşünce, Helen kent kültürü içinde oldukça ilginç ve anlamlı bir yere oturur. Ticaretle beslenen ve zenginleşen bir toplumda, özel mülkiyetin gelişmiş olması şaşırtıcı değildir. Künik düşünce ise, Helen kent kültürünün ana karakterine tam anlamıyla zıt bir özellik içerir. “Erdemli bir hayat”, Helen kültürünün içselleştirdiği bir ütopyadır ve Künikler bu amaca ulaşmadaki yöntemleri itibari ile toplumun genelinden ayrılırlar. Güzel ve rahat evlerde yaşamak isteyen kalabalıkların karşısında, bir fıçıda yatıp kalkan Diyogenes, hayatı çok başka algıladığını açıkça gösterir. Küniklerin tutumları zaman zaman tepki çekse de, toplumda saygı gördüklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Onların varlığı, kent halkı üzerinde nasıl bir etki yaratıyordu tam olarak bilemeyiz; ama toplumsal yaşantının olasılıklara ve farklı seçeneklere açık olduğunu hatırlatmaları belki de en önde gelen özellikleriydi. Hayatın bir başka şekilde, üstelik tutarlı ve erdemli olmaktan ödün vermeden yaşanabileceğini gösteriyorlardı. Bu “aykırı” insanlara karşı toplumun hoşgörü ve saygısı, büyük imparator Aleksandıros'un (Büyük İskender) sözlerinde ifadesini bulur. Dünyayı fethetmenin eşiğine gelmiş bu cesur liderin, “bir daha dünyaya gelseydim Diyogenes olmak isterdim”* sözü aynı zamanda Helen toplumunda içten içe saklı kalmış bir özlemi temsil ediyor olabilir.** Hayatlarımızı “olması gerektiği gibi yaşayıp”, tutarlı ve mutlu bir şekilde yaşlanırken biz, çok farklı yolları izleyip mutlu olabilen insanların varlığını da gözden kaçırmayız. Bu durum değişik duyguları aynı anda hissetmemizi sağlar. Gıpta, şaşkınlık, merak ve şüphe, “acaba daha farklı yaşanabilir miydi” sorusu çakılır zihinlere. Tarih boyunca, hemen hemen tüm kültürlerde, toplumun genelinden ayrı yaşayan ve düşünen küçük guruplar olmuştur. Öyle görünüyor ki, bu toplulukların önde gelen işlevi, başka dünyaların varlığını gerçek kılmak suretiyle, bir nebze de olsa toplumu ruhsal olarak rahatlatmaktır.

Hiparhiya'nın hikâyesine geri dönelim. Kırates'e olan aşkı o kadar yoğundur ki her şeyden vazgeçmeye hazırdır. Varlıklı ailesi çok karşı çıksa da, ona olan aşkından bir türlü vazgeçmez. Ailesi sonunda Kırates'e başvurarak, kızlarını bu sevdadan vazgeçirmesini ister. Kırates ailenin isteğini kırmaz ve bu âşık kızı caydırmaya çalışır ama o da başaramaz. Sonunda, Hiparhiya'nın karşısına geçer, üstündekileri çıkartır ve şöyle seslenir:

İşte damat, işte malı mülkü. Buna göre karar ver; çünkü benimle aynı yaşam biçimini paylaşmazsan, benim eşim olamazsın”.**

O andan itibaren, Hiparhiya ile Kırates'in uzun soluklu “künik” birlikteliği başlar. Hiparhiya, Kırates gibi giyinir ve onunla kentin her yerinde birlikte gezer artık. Geleneksel Helen anlayışında, bir yurttaş eşi olarak, kadının kalabalıklar arasında dolaşması uygun görülmezdi. Oysa Hiparhiya, sempozyum eğlenceleri de dahil olmak üzere, erkeklerin toplandığı pek çok yere Kırates ile beraber gidiyordu. Hitabet konusundaki yeteneği ile erkeklerden aşağı olmadığını göstermiş ve çevresinde hayranlık uyandırmıştır.

Hiparhiya'nın hayatından öğreneceğimiz bir şeyler var ise eğer, o da aşk ve felsefenin sadece sözde değil gerçekte de birbirinin içine girdiğidir.

Pilaton'un kadınlar konusunda açık fikirli düşüncelere sahip olduğunu belirtmiştik. Ayrıca, Pilaton'un kadın öğrencileri olduğunu biliyoruz. Mantineyalı Lasteniya ve Fileyoslu Aksiyoteya, ünlü Akademiya'da erkekler ile birlikte felsefe tutkusunu yaşamış iki kadın olarak tarihe geçmişlerdir. Bunlar Atina'ya sonradan gelmiş, yabancı (metik) kadınlardı. Aksiyoteya'nın erkek kılığında derslere katıldığı söylenir. Bu iki kadının hikâyesindeki önemli nokta, Helen toplumunda aşk (eros) ve tutkunun karşısında hiçbir engelin olmadığıdır.

Sonuç olarak, eğitimli kadınlar, Helen toplumunda ne siyaset yapmaktan ne de Helen mucizesini yaşamaktan uzak kalmışlardır. Koşullar izin verdiği ve erosları yettiği sürece.