Yüzyılları Etkileyen Bir Kültür Yaratmanın ABC’si
Farklı kültürlerin kaynaşması ile ortaya çıkan yapının yüksek bir değer kazanması ve sürdürülebilir niteliğe kavuşması nasıl gerçekleşir? Daha açık ifade edersek, Antik Helen dünyasının insanlık tarihindeki müstesna yerini sağlamış özellik nedir? Elbette bu süreç tek bir nedene dayanmıyor ama biz bu başarıdaki temel nüveyi ortaya koymak istiyoruz. Helen mirasının en önemli öğesi saydığımız bu özgün yapı, bugüne kadar pek çok araştırmacı tarafından öne sürülmüş nedenlerin de ana kaynağıdır. Yüzyılları etkileme kudretine sahip bu unsur, eğitimden başkası değildir. Antik dönemin Egelileri, oluşturdukları eğitim kültürü sayesinde, çağları aşmaya muktedir bir uygarlığın abc’sini yazmışlardır. Helen eğitim sisteminin özgün olan yönü, merkezî bir otoritenin hâkimiyetinde olmadan bilginin topluma yayılmasını sağlamasıdır. Diğer önemli artısı ise, eğitimin içeriğinde saklıdır. Bu tezimizi destelemek için, Helen eğitimine olduğu kadar, kültürel etkileşim alanı içindeki diğer (geçmiş, çağdaş ve sonraki) toplumların da bu konuda yaptıklarına göz atmamız gerekir. Bunu yaptığımızda anlaşılacaktır ki, tarih, daha önce zenginlik, kudret ve irade görmüş ama bir toplumun kendini bu kadar “eğittiğine” hiç şahit olmamıştır.
Eski çağların görkemli uygarlıkları (Mısır, Sümer, Hitit, Babil vs.) merkezi otoriteye doğrudan bağlı, iktidarın amaçlarına yardımcı olacak şekilde yapılanmış bir eğitim sistemine sahipti. Devletin idaresinden sorumlu bürokratlar, din adamları, askerler vs. gibi küçük topluluklar içinde kalan her tür bilgi, “üretim” odaklı değil “yönetim” amaçlıydı. Böyle bir idari ve sosyal yapılanmada, bilginin olabildiğince çok sayıda insana ulaşmasından ziyade, belli sınıflara özgü olması ve iktidar amaçlarına uygun kullanılması kaçınılmazdı. Helenler, eğitim denen kurumu icat etmedi ama bilginin işlenmesi ve topluma yayılması açısından, bu mirası çok farklı ve yerinde kullandı.
Uygarlık tarihine baktığımızda, uygar olmak ile eğitime verilen önemin yan yana gittiğini çok açık görmekteyiz. Eğitim anlayışındaki herhangi bir değişimin, toplumların ve tarihin akışını nasıl değiştirdiğine de şahit olmaktayız. Bu apaçık gerçekler, belki görece uzun bir döneme yayıldığı için, kolayca fark edilmiyor olabilir. Aşırı indirgemeci veya tek yönde ilerleyen bir neden-sonuç ilişkisi ile açıklamanın pek mümkün olmadığı kültür tarihi, eğitim konusunda da bu doğal yapısını korur. Toplumun eğitim ve öğretim düzeni, sosyo-ekonomik yapı ile yakından ilgilidir ve onun bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bununla birlikte, bir toplumun ulaşmayı başardığı eğitim düzeyi, aynı zamanda o toplumun sosyo-ekonomisini de şekillendirir. Bu etkileşim, toplumun özellikle zaman ile olan mücadelesinde en büyük silahı olur.
Marksist tarih anlayışındaki altyapı-üstyapı ilişkisine girecek değiliz ama tarih araştırması bilim mi değil mi sorusuna kendi çapımızda bir şerh düşmek, bu kitapta izlemeye çalıştığımız yöntemin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Tarih bir bilim midir? Bir araştırma sahasının bilim olarak kabul edilmesi için kabaca, deney, gözlem ve kuram üçlüsünün mümkün olması beklenir. Tarih alanında çeşitli kuramsal yaklaşımlar mevcuttur, bir tanesinin adını yukarıda zikrettik. Kuramlar, tarihsel olguları yorumlarken kullandığımız yöntemlerdir. Peki tarih araştırması içerisinde deney ve gözlem var mıdır? Kesinlikle. Hiç abartmadan belirtebiliriz ki tarihin kendisi zaten tamamen bir deneydir. Genel anlamda tarih mefhumu, eş zamanlı ve art arda gelen olgular silsilesinin bir ürünüdür. Tarihsel süreçler, ister parça parça isterse bütün olarak ele alınsın, gözlem yapmaya açık “sonuçlanmış” birer deneydirler. Geçmiş, bize kalsa belki hayal bile edemeyeceğimiz çeşitlilikte deneylerin olduğu bir alandır. Tarih araştırmasının doğa bilimlerinden tek bariz farkı, ortada doğrudan deneyi tasarlayan birinin olmamasıdır. Tarihçinin yaptığı, yalnızca, deney koşullarını tutarlı şekilde belirlemek (tarih bilgisi) ve izlediği yöntem bilgisine uygun bir yorum (tarihsel açıklama) geliştirmektir. Bu yaklaşım, laboratuvardaki fizikçinin, kendi hazırladığı koşullarda gerçekleştirdiği deneyi gözlemleyip yorumlamasından farksız ve bir o kadar da bilimseldir. Üstelik tarih biliminde, Parçacık Fiziği'nin tersine, gözlemcinin “yalnızca” gözlemde bulunarak, deney sonucuna etki etmesi mümkün değildir. Bu yorumu, okuyucu, “ciddi” yapılmış bir şaka olarak değerlendirmelidir. Bir tarihçinin, tarihi olayları irdelerken geçmişi “gerçekten” değiştirmesi mümkün değildir. En kötü ihtimal, tarihçinin geçmişi yanlış yorumlaması olabilir ki bir başkasının hatayı düzeltme olanağı baki kalır. Tarih araştırmasının elbette kendine özgü sorunları var ama unutmamak gerekir ki “sorunsuz” bilim de olmaz.
Velhasıl, kültürün kesintiye uğramadan değişerek devam edebilmesi, “uygarlık” oluşumunun temel gereksinmelerinden biridir. Süreklilik talep eden bu durumun bekası, sahip olunan birikimi geliştirmeye ve aynı zamanda bu mirası yeni nesillere “sağlıklı” bir şekilde aktarabilmeye bağlıdır.
Vurgulamaya çalıştığımız doğru orantıyı, İslam coğrafyası ve Hıristiyan Batı dünyası içinde de saptayabiliriz. Helen mirasını bonkörce harcayan Batı Roma’nın çöküşü ile yükselişe geçen Orta Doğu kültürleri, İslam düşüncesinin devrimci yenilikleri ve Helen kültür mirası sayesinde çok üretken bir döneme girdi. Daha sonra Batı’ya da ilham ve temel olacak bu gelişme çizgisi, bilindiği üzere kabaca M.S. 8. ve 12. yüzyıllar arasında gerçekleşmiştir. Orta Çağ’ın sonlarına doğru bu gelişim, Güney Avrupa’ya kaymış ve oradan kıtaya yayılarak, Avrupa’nın bütüncül ve ortak değerleri biçim kazanmaya başlamıştır. Medrese sistemi, İslam coğrafyasında yüksek eğitim kurumları olarak işlev gören ve Batı’nın üniversite sistemine örnek olmuş bir yapı arz eder. İslam coğrafyasından Batı toplumlarına geçen uygarlık bayrağı, Yeniden Doğuş (Rönesans) ve Aydınlanma devirleri ile pekişir. Batı’nın İslam coğrafyasından farkı, geçirdiği yükselişin ardından inişe geçmeyip, bu süreçte elde ettiği kazanımları kalıcı hâle getirmesidir. Reform ve Aydınlanma dönemlerinin, Avrupa'daki toplumların kültürel anlamda yaşadığı yükselişin uzun soluklu olmasına büyük katkısı olmuştur. Hangi coğrafyanın bugün evrensel değerler üretmek bakımından daha zinde olduğunu tartışmaya gerek yok. Bu noktada, bize yol gösterecek soruyu sormamız gerekiyor: Batı’daki kültürel istikrar İslam coğrafyasına göre neden daha uzun sürmüştür? Bunun oluşmasında en önemli etkenlerden biri, Avrupa’nın, Helen kültürünün keşfettiği bir unsuru kısmen fark etmiş olmasıdır ki o da eğitimdir. Bilginin, toplumun katmanlarına yayılmasını sağlayacak şekilde örgütlenmiş bir eğitim sistemidir bu. Batı, Helen kültür kaynaklarını temel alarak düşünce alanında yeni ufuklar ile tanışmış, ekonomik gelişme ile birlikte, bilgi sahibi ve üreticisi burjuva sınıfının ortaya çıkması mümkün olmuştur.
Avrupa ve İslam coğrafyasındaki kültürel süreçler bazı noktalarda benzerlik gösterir. Medreseler, başta bilimsel çalışmaların ve bilim eğitiminin yapıldığı yerler iken, daha sonra din öğretimi ve felsefesi ile sınırlı bir içeriğe indirgenmiştir. Çarpıcı bir örneği paylaşalım:
“14-16. yüzyıllar arasındaki 200 yıllık dönemde, Osmanlı uleması tarafından kaleme alınan toplam 256 kitabın %86.3'üne karşılık gelen 221'inin daha önce yazılmış olan değişik eserlerin şerh, haşiye, talik, tasnif ve çevirisinden ibaret olduğu; diğer %13.7'yi oluşturan 35 kitabın ise telif olduğu bilinmektedir. Söz konusu dönemde, Osmanlı ulemasının kaleme aldığı ve çoğu şerh, haşiye ve tercüme olarak adlandırılan toplam 256 kitap arasında pozitif bilimlere ait olanların oranı sadece %21.4'tür.”*
Batı’da ise benzer şekilde, bilgi, Ortaçağ’da manastır yapılanması içine sıkışmış,** daha sonra üniversitelerin kurulmasına rağmen, uzun süre katı Hıristiyan düşünce sistematiğinin baskısı altında kalmıştır. Yüksek öğrenim dışında, örgün eğitime dönük yapılandırılmış kurumlarda da benzer süreçler izlenmiştir. Örgün eğitim, İslam coğrafyasında özellikle din eğitimi ile sınırlı kalmıştır. Avrupa'da kiliseye bağlı örgün eğitim verilmiş, fakat içerik, büyük ölçüde Hıristiyan inancını güçlendirmekten başka bir amaç taşımamıştır. Bu uygulamalar, kalabalıkların, insanlığın bilgi birikiminden yararlanmasını ve dolayısıyla fikir zenginliğinin gelişimini engellemiştir. Oysa yine Batı’da, özellikle 16. yüzyıldan sonra, eğitim, bilgi ve bu kavramların toplum ile olan ilişkisinde, özgün fikirlerin ortaya atıldığına şahit oluyoruz. Bilgi, artık yeni toplumsal ütopyaların ana kavramlarından biri hâline gelir. Yavaş yavaş gelişmekte olan ulus bilinci, Rusya’dan İngiltere’ye kadar Kıta Avrupası’nda yayılmaya başlar. Toplumsal çatıyı oluşturabilmek adına, bireylerin, örgün bir eğitim sistemi içinde, ortak amaç ve bilinç etrafında toplanması hedeflenir. Ne büyük ordular ne ticaret ne de başka bir şey, tarih ve zamana karşı en büyük silahın eğitim olduğu fark edilmiş gibidir.
Batı’daki kültürel ivmenin İslam coğrafyasındakine benzer bir düşüşe girmemiş olmasının ana nedenlerinden biri, eğitimin, toplumun sınıf gözetmeksizin tüm katmanlarına uygulanması gereken bir olgu olduğunun anlaşılmasıdır. Avrupa’nın genelinde, 17. yüzyıldan başlayarak örgün eğitim kurumlarının açılmaya başladığını görmekteyiz. Bu eğitim kurumlarında, ana dilin yanında Latince öğretilmekte ve dönemin eğitim bilim (pedagoji) ilkeleri doğrultusunda bir örgün eğitim sistemi yapılandırılmaktaydı. O tarihe kadar, Avrupa’daki gelişmelerin merkezi konumunda olan kıtanın güneyi aşılarak, bu bölge ile sınırlı kalmayan bir yenilenme başlamıştır. Bu yeni uygarlık adımlarına, Kuzey ve Orta Avrupa’dan da katılımlar olur (Almanya, İngiltere, Polonya* ve hatta Rusya gibi). Böylece bugünkü Avrupa uluslarının oluşmasında son aşamaya geçilir. Tarih çözümlemeleri, ekonomik gelişmeleri olduğu kadar, toplumsal yapıların özelliklerini de değerlendirmek mecburiyetindedir ve eğitim, bu toplumsal yapıların en belirleyici öğesi olarak karşımıza çıkar.
Bu noktada, bir önemli vurguyu daha yapmak gerekiyor. Kabaca betimlemeye çalıştığımız, ayrıntılarına bu kitabın sınırları itibari ile giremeyeceğimiz Avrupa’daki eğitim sisteminin tarihi, yalnız örgün eğitimin kurumsallaşması ile kalmamıştır. Eğitimin içeriği giderek dinî söylemden uzaklaşmış, uhrevi olduğu kadar dünyevi birikimlere de yer verilmeye başlanmıştır. Aristoteles’i Akademi anlayışına ters düşürüp, kendi yoluna gitmek durumunda bırakan fikirlerin özüne, Batı ancak 1500 yıl sonra gelebilmiş ve oldukça pahalı bir bedel ödemiş gibidir. Batı düşüncesindeki Aristotelesçi etki yabana atılır gibi değildir. Bununla birlikte, olgulara dayalı akılcı araştırma alışkanlığı, Batı'da ancak Rönesans ile başlamıştır. İlginç bir tesadüf, Aristoteles’in birkaç mantık çalışması dışında, diğer eserleri 12. yüzyıla kadar Hıristiyan Batı’da bilinmiyordu. Oysa, bu eserlerin çevirilerine sahip İslam dünyası, ellerindeki bilgi birikimini önemli ölçüde geliştirmiştir. İslam kültüründeki bu yükselişin temel unsurlarından biri, eğitim sisteminin din bilgisi ile sınırlı tutulmamasıdır. İslam toplumlarında, ancak “doğa bilimleri ve felsefeye” yer verilmesi sayesinde, evrensel nitelikte ürünler ortaya konabilmiştir. Tarihe “İslam Aydınlanması” olarak geçen bu dönemde (8-12. yüzyıllar arası) yaşananlar, sadece İslam dininin toplumsal hayata getirdiği yenilikçi yaklaşımlar ile değil, aynı zamanda tasvir etmeye çalıştığımız şekilde biçimlenmiş bir “eğitim bilincinin”, pıtrak gibi yayılmasıyla açıklama bulabilir. İster Hıristiyanlık ister İslam veya başka bir inanç olsun, mesele dinler değil “kurumlar” meselesidir. Toplumları ayakta tutup geleceğe taşıyan, kurumlardır.
Sosyo-kültürel gelişmelerin bir alt yapısı olduğu unutulmamalı. İslam coğrafyası söz konusu gelişimi yaşarken, aynı birikime hem coğrafi hem de dil bakımından çok daha yakın olan Doğu Roma’da, bu tür bir fikirsel zenginlik ile karşılaşmayız. Bunun nedenleri arasında, Justinyen’in Hıristiyanlığı yüceltmek ve pagan inançları köreltmek adına, tüm felsefe okullarını kapatması (M.S. 529) ilk sırada gelir. Yüzlerce yıldır araştıran ve düşünce üreten bir gelenek sonlandırılmış, ortaya çıkan eğitim boşluğu, Hıristiyanlık söylemi ile doldurulmak istenmiştir. Helen kültürünü geleceğe taşıyan zengin düşünce atmosferi ve üretkenlik ortadan kaldırıldıktan sonra, onunla denk veya kâfi derecede verimli bir başka yapı uzun süre ortaya konamamıştır. Hıristiyanlık, devletin de desteğini aldıktan sonra, toplum ve birey üzerinde güçlü bir hâkimiyet sağlamıştır. Hıristiyanlığın, sosyal hayattaki yararlarını veya bütünleştirici etkisini bir tarafa bırakırsak, düşünce dünyamıza nasıl bir katkı yaptığı şüphelidir. Hıristiyan Batı toplumları, çok sonra, yok sayılıp unutulan Helen kaynaklarına ve kurumlarına bir şekilde geri dönerek atılım yapabilmiştir. Bu ayrıntı, üzerinde durulması gereken manidar bir etkidir.
Assos kentindeki gümnazyon (gymnasion), insanlık tarihi açısından çok verimli geçen bir dönemin son bulmasına şahitlik eder. Aristoteles’in olasılıkla ders verdiği yapının bulunduğu yerde, Roma hâkimiyetinin getirdiği zenginlik ile olsa gerek, M.Ö. 2. yüzyılda bir gümnazyon inşa edilir. Bu yapı, M.S. 6. yüzyılda kendi taşları kullanılarak bir kiliseye dönüştürüldüğünde, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Tarihi tecrübeler gösteriyor ki örgün eğitimin topluma kattığı değer, eğitim içeriğinin zenginleşmesi ile birlikte daha da artar. Eğitimin olabildiğince çok bireye ulaştırılması ve sunulan içeriğin fikir zenginliğine olanak verecek şekilde, herhangi bir din, öğreti veya geleneğin dayatmasından uzak şekillendirilmesi ana hususlardır. Bunların ikisi birden olmadan, eğitim faaliyetinden bir yarar beklenemez. Bunun tipik örneklerinden biri, Osmanlı'da ortaöğrenim maksadı ile açılan Sıbyan okullarıdır. Sıbyan okulları, örgün eğitim açısından dönemin çağdaş uygulamalarından olsa da, içerik bakımından aynı medrese eğitiminin paylaştığı kader gibi, din odaklı bir çerçeveye indirgenmiştir.* Yönetici sınıfın siyasi emellerine uygun bir din eğitimi vermenin ötesine gidilememiştir. Pek çok toplumun düştüğü bir yanılgıdır bu. Sorun, iktidarın, eğitim kurumunu devletin varlığını korumak için bir araç olarak görmesinden ileri gelmektedir. Halkın aydınlanması gibi bir düşünce baki değildir. Onyedinci yüzyılda, Avrupa Aydınlanma Çağı'na hazırlanırken, Osmanlı coğrafyasında Kâtip Çelebi'nin yaptığı tespit vurucudur. Şöyle demektedir:
“(Osmanlı Devleti'nde) ilk çağlardan Sultan Süleyman Han zamanına gelinceye kadar hikmet ile şeriat ilimlerini uzlaştıran gerçek araştırıcılar ün almışlardı; fakat sonradan nice boş kafalı insanlar bunlara karşı tavır alarak, salt taklit ile donup kaldılar ve felsefeyle ilgili bütün dersleri öğretim programlarından çıkarttılar. Sonuç olarak da Osmanlı ülkesinde ilim pazarına kesat gelip, bunları okutacak olanların kökü kurumaya yüz tuttu.”**
Doğu Roma'nın yaptığı hatayı, mirasçısı (Devleti Aliyye) tekrarlamış görünüyor. Bu konudaki süreçlerin tarihteki gelişimi izlendiğinde, eğitimin yapısı ile ilgili yukarıda verdiğimiz olumsuz örneklerin -uygulayıcıların beklentilerinin tersine- siyasi yapıya en azından uzun vadede bir yarar sağlamadığı rahatlıkla söylenebilir. Eğitimin iskeleti bu şekilde kurulduğunda, bizi her defasında verimsiz bir toplumsal yapıya götürmüştür (ilerleyen bölümlerde Hıristiyanlık ile ilgili olarak bu konuya değineceğiz). Halkı yönetmek isterken, aslında kültürel bir zafiyetin yaratıldığı ve bunun geleceği kaybetmek anlamına geldiği kavranamamıştır. İlginçtir, toplumun iyi eğitilmesi sayesinde, o toplumu bir arada tutan siyasi yapının daha sağlam temellere oturacağı çok seyrek anlaşılmış ve uygulanmıştır. Bu söylem, toplumu “tek tipleştirme” olarak algılanmamalıdır. Tam tersine, eğitimden kastımız, belli bir düşünceyi değil “düşünmeyi” öğreten bir sistemdir. Diğer yandan, eğitim, birey olmanın yolunu açtığı için, merkeziyetçi ve tek sesli hiçbir iktidar -doğası gereği- kendisi dışında bir iradenin toplum içinde gelişmesine göz yummaz. Eğitim, insanları ortak değerler üretmek bakımından destekleyen bir unsurdur ama eğer iktidarın kudretini beslemiyor ise, hiçbir anlam ifade etmez. Dolayısı ile, tarih boyunca, eğitim kurumlarının içeriği her fırsatta kısırlaştırılmış ve toplumları yönetmek adına bir araç olarak kullanılmıştır. Bu yaşanan süreçler, eğitimde olabildiğince çok insana ulaşıp, bilgiyi özgür bir şekilde aktarmanın ne kadar önemli olduğunu tartışmasız ortaya koymaktadır.